Görme Engelliler Beyin Çipleri İle Görebilir Mi?
Bu söyleşi, “Görme engellilerin bir gün gözü açılır mı, beyne çip ya da implant takıldığında körlük tarihe karışır mı?” sorusu etrafında ilerliyor. Emre Taşgın, bu konunun Türkiye’de ve dünyada çok konuşulduğunu, doğru bilgiyle yanlış bilginin birbirine karıştığını belirtiyor ve bu nedenle konuyu bir göz doktoru ve akademisyen olan Uzman Doktor Ayşe Turan’dan dinlemek istediğini söylüyor.
Ayşe Turan hakkında
Ayşe Turan da önce kendi mesleki geçmişini anlatıyor. Çok küçük yaşlardan beri göz doktoru olmak istediğini, üniversite sınavlarından sonra göz ihtisasını altı yıl Belçika’da burslu olarak yaptığını, Belçika’da Leuven Katolik Üniversitesi’nde göz ihtisası sırasında Türk Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa Birliği Sağlık Hukuku yüksek lisansı yapması için kendisine ikinci bir burs verdiğini anlatıyor. Jean Monnet bursuyla Avrupa Birliği sağlık hukukunu çalıştığını, Türkiye’ye döndükten sonra Sağlık Bakanlığı Avrupa Birliği Koordinasyon Dairesinde mevzuat uyum çalışmalarında yoğun görev aldığını ifade ediyor. Daha sonra Ankara Numune Hastanesi’nde Körlükle Mücadele Referans Merkezi’ni, yani KÖMER’i kurduklarını söylüyor. Bu süreçte Hikmet Hasıripi’nin kendisine çok yardımcı olduğunu, Numune Hastanesi’nde büyük bir binaya yerleştiklerini, Avrupa Birliği projeleri aldıklarını ve bu projeler sayesinde çok iyi cihazların geldiğini belirtiyor.
Ayşe Turan, bu cihazlar ve projeler sayesinde Türkiye’deki körler okullarının uzun süre kendisine bağlı olduğunu, bütün Türkiye’deki körler okullarına bizzat gittiğini, yatılı körler okullarında çocuklarla ve gençlerle kaldığını, onların tek tek muayenelerini yaptığını anlatıyor. Bu muayenelerde, kör olarak kabul edilen çocukların arasında az görenlerin de bulunduğunu fark ediyor. Bu farkındalık üzerine yurt dışından alınan uluslararası desteklerle kaynaştırma eğitimlerini başlatıyor. O dönemde Gazi Üniversitesi’nden Profesör Ayşegül Ataman, Hacettepe Üniversitesi’nden Profesör Esra Akı ve başka uzmanlarla birlikte multidisipliner bir ekip kurduklarını söylüyor. Göz doktorları, eğitimciler, rehabilitasyon ve ergoterapi alanındaki akademisyenler birlikte büyük bir proje yürütüyor. Bu proje daha sonra dünya göz kongrelerinde ve Birleşmiş Milletler’de sunuluyor, birçok ödül alıyor. Turan, daha sonra altı yıllığına New York’a sağlık ataşesi olarak gönderildiğini, burada Amerika’daki temel göz eğitimi ve göz rehabilitasyon merkezlerini, Helen Keller, Lighthouse ve American Foundation for the Blind gibi kurumları bizzat gezip incelediğini aktarıyor. Harvard ve Stanford’dan göz doktorluğu denklik diplomaları aldığını, Türkiye’ye döndüğünde bu birikimin çok işine yaradığını söylüyor. Amerika’dan Profesör Demers Turko ve Lea Hyvärinen gibi isimleri Türkiye’ye getirdiklerini, Türkiye’deki körler vakıfları ve Altı Nokta Körler Derneği ile projeler yürüttüklerini de ekliyor.
Ayşe Turan, son 30-40 yıllık mesleki birikiminin önemli bir bölümünü görme rehabilitasyonu, az görenler, körlükle mücadele ve gaziler rehabilitasyonu üzerine kuruyor. Gaziler Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Hastanesi’nde başhekim yardımcılığı yaptığını, Bilkent Şehir Hastanesi’nde başhekim yardımcılığı ve fizik tedavi bölümünde Az Görenler Merkezi kuruculuğu görevlerinde bulunduğunu anlatıyor. TÜSEB’in kurucularından biri ve yönetim kurulu üyesi olduğunu, Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı’nın açılışı ve dış ilişkiler daire başkanlığı süreçlerinde yer aldığını söylüyor. Bütün bu birikimin, dünyadaki göz ve görme teknolojilerini yakından takip etmesini sağladığını belirtiyor. En son, önceki eylül ayında İtalya ve Fransa’da yapılan Dünya Göz Kongresi’nde İspanyol, Alman ve Çinli araştırmacıların beyin çipiyle görmeyi sağlamaya yönelik vakalarını bizzat takip ettiğini, bundan çok mutlu olduğunu ve büyük umut duyduğunu söylüyor. Türkiye’ye döner dönmez bu işin başlaması için ilgili merkezleri bir araya getiren bir inisiyatif başlattığını, ancak bunun ilerleyebilmesi için en üst düzeyde “haydi başlayın” diyecek bir siyasi iradeye ihtiyaç duyduğunu ifade ediyor.
Beyin görme çipi nedir?
Ayşe Turan, beyinle görme çalışmalarının yaklaşık 100 yıl önce başladığını söylüyor. Vücudun bazı bölgelerinin elektriksel olarak yoğun sinyaller ürettiğini, kalp grafisi örneğinde olduğu gibi kalpten gelen elektrik dalgalarının okunarak kalp rahatsızlıkları hakkında teşhis konduğunu anlatıyor. Benzer şekilde kafatasına yerleştirilen EEG elektrotlarıyla beyinden dışarıya gönderilen elektrik dalgalarının algılandığını, bu dalgalara bakılarak beynin nasıl çalıştığı hakkında fikir edinildiğini söylüyor. İnsan kafatasının içine teorik olarak bir ampul yerleştirilebilse, beyinden çıkan elektrik enerjisinin 40 watt gücünde bir ışık yayabilecek kadar güçlü olduğunu ifade ediyor. Bilim insanlarının bu bilgiden hareketle, eğer beyinden dışarıya anlamlandırılabilir elektrik dalgaları çıkıyorsa, anlamlı bazı bilgilerin de beyne gönderilebileceğini düşündüklerini aktarıyor. Son 100 yılda farklı bilim gruplarının beyne elektriksel uyaranlar göndererek kişinin küçük ışık kıvılcımları hissetmesini sağlamaya çalıştığını anlatıyor.
Turan, bunu daha anlaşılır kılmak için kanaviçe ve Braille benzetmesi yapıyor. Braille’de nokta noktaların farklı yerleşiminden anlam çıkarıldığını, beyne gönderilen noktasal ışık uyaranlarından da beynin anlam çıkarabileceğini söylüyor. Ekranda gösterilmek üzere bir papatya görselinden söz ediyor. Siyah ve beyaz küçük karelerin pozitif-negatif, var-yok biçiminde anlamlı şekilde yerleştirilmesiyle papatya yapraklarını andıran bir şekil oluşturulduğunu anlatıyor. Önceden papatyayı görmüş ve tanımış kişilerde, beyne “ışık var, ışık yok” gibi dijital uyaranlar gönderildiğinde beynin bu şekli tamamlayıp papatya olarak yorumlayabildiğini söylüyor. Almanya’da Frankfurt’taki Max Planck Enstitüsü’nde beynin nöroplastisite özelliğinin kendisine çok güzel anlatıldığını belirtiyor. Örneğin, kişi daha önce atı tanıyorsa, atın dört bacağı, başı, kuyruğu, boynu ve gövdesi olduğunu biliyorsa, görüntünün bazı parçaları eksik olsa bile beyin bunu tamamlayabiliyor.
Ardından “barış” kelimesi örneği üzerinden aynı mantığı anlatıyor. Barış kelimesindeki her harfin siyah-beyaz noktacıklarla belirtildiğini, harfleri tanıyan kişinin bu görüntüyü gördüğünde b, a, r, ı, ş harflerinden oluşan kelimeyi okuyabildiğini söylüyor. Bu görüntüyü bir kanaviçe ya da dijital Braille uyarısı gibi tarif ediyor. Son 20 yılda teknolojide çok büyük ilerlemeler olduğunu, dünya tarihini değiştiren büyük buluşlara “disruptive innovation” dendiğini anlatıyor. Ateşin, tekerleğin, tunç elde edilmesinin, elektriğin ve bilgisayarın dünyayı değiştiren buluşlar olduğunu; beyin çipi ve görme çipi alanındaki gelişmelerin de bu ölçekte bir kırılma yaratabileceğini ifade ediyor.
Askerlere beyin görme çipi takmak suç mu?
Ayşe Turan, 2024 yılında Birleşmiş Milletler’de yayımlanan 40 sayfalık bir rapordan söz ediyor. Bu raporda, Amerika Birleşik Devletleri askeriyesinde sağlıklı askerlere beyin çipi takılmasının insan haklarına aykırı olduğu, bunun karşı taraftaki askerlere karşı orantısız güç oluşturduğu yönünde değerlendirmeler bulunduğunu aktarıyor. Buradan, bu çiplerin yalnızca görme engellilere değil, sağlıklı askerlere de bazı amaçlarla takıldığının anlaşıldığını söylüyor. Böyle bir çipin, gece karanlığında infrared görme sağlayabileceğini, ormanda gizlenmiş düşmanların vücut ısısından fark edilebileceğini, hatta 360 derece görüş imkânı yaratabileceğini belirtiyor. Normalde insanların doğrudan karşısında yaklaşık 180 derecelik bir görüş alanı olduğunu, ancak çip ve kamera sistemleriyle arka tarafı da algılamanın mümkün hale gelebileceğini söylüyor. Özellikle pilotlar gibi kişiler için 360 derece görmenin askeri açıdan çok önemli olabileceğini anlatıyor.
Turan, Floransa’daki Dünya Göz Kongresi’nde bizzat gördüğü kişilerden birinin genç bir İspanyol asker olduğunu söylüyor. Avrupa Birliği’nin bu konuda Türkiye’den yaklaşık 20 yıl ileride olduğunu, İspanyollar ve Almanların oluşturduğu güçlü bir konsorsiyum bulunduğunu, bu ekibin Avrupa Birliği fonlarını kullandığını anlatıyor. İspanyol ve Alman devletlerinden seçilmiş kişilere bu çiplerin takıldığını, kendisinin bu kişilerden dördünü bizzat gördüğünü söylüyor. Bu kişilerden birinin kafatasının arkasına takılmış kordonla, sırtında taşıdığı elektronik çanta üzerinden kafatasının içindeki çipi kullandığını ve gözlüğündeki kamerayla sistemin iletişim kurduğunu aktarıyor. Bu kişinin alışveriş merkezinde dolaştığını, kahvaltı masasında muz, süt ve pasta gibi nesneleri ayırt edip anlatarak yediğini söylüyor. İspanyol askerin ekrandaki görüntülerden kuşu, çiçeği ve bazı cümleleri okuyabildiğini, bir hanımefendinin de eline verilen kitabı okuduğunu anlatıyor. Bunların henüz yaygın biçimde piyasaya çıkmadığını, ancak çok önemli örnekler olduğunu vurguluyor.
Neuralink görme engellilere ne sağlayacak?
Neuralink bağlamında ise Elon Musk’ın kurduğu şirketin Amerikan FDA kurumuna piyasaya çıkış ve satış için başvurduğunu söylüyor. FDA’yı Türkiye’deki Hıfzıssıhha ve Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu gibi düzenleyici yapılarla karşılaştırıyor. Daha önce retinaya takılan bazı modellerin yeterince başarılı olmadığını, geri çekildiğini ve bazı şirketlerin kapandığını anlatıyor. Beyin çipiyle çalışan gruplarda ise sistemin çok farklı olduğunu, beklentinin de bambaşka olduğunu belirtiyor. Hiç ışık görmeyen bir insan için yalnızca “ışık var” ve “ışık yok” ayrımını yapabilmenin bile çok kıymetli olduğunu söylüyor. Çip takılan kişilerin çip takılır takılmaz mükemmel görmeye kavuşmadığını, beynin rehabilitasyonla görmeyi yavaş yavaş öğrendiğini vurguluyor.
Beyin görme çipinin tarihçesi
Söyleşide beyin görme çipinin tarihçesine de değiniliyor. 1950’li yıllarda bu alanda önemli ilerlemeler olduğunu, özellikle Alman ve Amerikalı araştırmacıların çok çalıştığını anlatıyor. Slaytta beynin arka kısmına, ense bölgesine yerleştirilen çok küçük bir çipin gösterildiğini belirtiyor. Bu çipin binlerce tırmık gibi çıkıntısı bulunduğunu, parmak ucunda taşınabilecek kadar küçük olduğunu ve kafatasının içine yerleştirildiğini söylüyor. Eski modellerde bu çipler doğrudan beyne takıldığında yaklaşık altı ay sonra beyinde nasırlaşma oluşturduğunu, bu nedenle birçok kişiden çiplerin çıkarıldığını anlatıyor. Yeni modellerde doğrudan beynin içine girmek yerine, beynin ortasından geçen işaret parmağı kalınlığında bir ana damar içine yerleştirme yönteminin de mümkün olduğunun görüldüğünü ve tercih edilen modeller arasında yer almaya başladığını belirtiyor.
Görme engellilere beyin çipi ne zaman takılmaya başlandı?
Emre Taşgın, ilk olarak bir görmeyen kişiye çipin yaklaşık kaç yıl önce takıldığını soruyor. Ayşe Turan, bir İspanyol kadına yaklaşık 20 yıl önce çip takıldığını bildiğini, ancak o kadının hâlâ hayatta olup olmadığını veya çipin çıkarılıp çıkarılmadığını bilmediğini söylüyor. Bu kişilerin genellikle gönüllü olduğunu, gönüllü olduklarında kendilerine gelebilecek zararları da kabul ettiklerini ifade ediyor. Eski dönemlerde beyin içinde nasırlaşma oluştuğu için bu çiplerin çıkarıldığını, hatta bu alanda çalışan bir doktorun kendi beynine de çip taktırdığını, onda da nasırlaşma oluştuğu için çipin çıkarıldığını literatürden bildiğini anlatıyor. Çalışmaların hiç durmadığını, daha az zararlı modeller geliştirildiğini ve nihai hedefin insana zarar vermeyecek biçimde çipi kafatası kemiğinin altına, bir plaka gibi, televizyon antenine benzer şekilde yerleştirmek olduğunu söylüyor. Böylece doğrudan beyne dokunmadan hassas elektriksel uyaranların beyin hücrelerine iletilmesi hedefleniyor.
Beynin kapasitesi
Ayşe Turan, beyinde yaklaşık 8 milyar hücre olduğunu, bunların bazılarının aktif çalıştığını, bazılarının kenarda beklediğini ifade ediyor. Beynin kapasitesinin artırılabileceğini söylüyor. Kendi ifadesiyle, beynini ve duyularını kullanmayan, köşede pasif kalan kişilerde beyin ağırlığının 850 grama kadar küçülebileceğini; sürekli çalışan, konuşan, etrafıyla ilişki kuran sosyal insanların beyin ağırlığının 1350 grama kadar artabileceğini aktarıyor. Bu nedenle sağlıklı ve aktif bir beyinle çalışmanın çip uygulamalarında avantaj sağladığını belirtiyor. Gaziler arasında golbol oynayan, müzikle uğraşan, spor yapan ve kitap yazan çok sayıda aktif kişi olduğunu, bunun çip çalışmaları için büyük bir avantaj oluşturduğunu söylüyor. Emre Taşgın da bu kişilerin algılarının yüksek olduğunu belirtiyor. Turan, bu kişilere özellikle koku egzersizleri önerdiklerini, gece yatmadan önce hakiki nane, kekik, gül yağı ve gül suyu gibi doğal kokuların koklanmasının beyni güçlendirdiğini söylüyor. Parfüm ve kolonya önermediğini, çünkü bunların içinde alkol bulunduğunu belirtiyor.
Beyin nasırlaşırsa ne olur?
Ayşe Turan, elektrodun girdiği çevrede tıpta sikatris denilen yara nedbesi, yani nasırımsı bir doku oluştuğunu anlatıyor. Bu bölgede artık elektrik akımının geçmediğini, duyu akımının azaldığını ve ısrar edilirse beynin o bölgesinin zarar görebileceğini söylüyor. Emre Taşgın, bunun konuşamama, yürüyememe veya hafıza kaybı gibi etkileri olup olmayacağını soruyor. Turan, yabancı cismin gereksiz şekilde beynin içinde kalmasında ısrar edilirse bunların olabileceğini, bu yüzden tıp dilinde komplikasyon denen yan etkilerden kaçınmak için yeni teknikler geliştirildiğini anlatıyor. Artık doğrudan beynin içine tarak gibi sokulan elektrotlar yerine, kafatası kemiğinin altına levha veya plaka gibi yerleştirilen sistemlere yönelik çalışmalar yapıldığını belirtiyor.
nöral ve kortikal görme çipleri
Söyleşide nöral ve kortikal görme çiplerinin yapay zekâ ve makine görüşüyle entegrasyonunun büyük bir sıçrama yarattığı anlatılıyor. Beyin-bilgisayar arayüzü, yani brain-computer interface alanının özel bir mühendislik dalı haline geldiği belirtiliyor. Bu alanda çalışan uzman mühendislerin bulunduğu, hatta sıvı beyin gibi daha ileri teknolojilere ilişkin bazı bilgilerin geldiği, ancak bunların artık göz hekimliğinin çalışma alanının dışına taştığı ifade ediliyor. Sistem, gözlük şeklindeki kameranın ensenin üst kısmındaki arka beyin bölgesine kablosuz uyarı göndermesiyle şematik olarak anlatılıyor. İspanyolların kafatasına taktığı kablolu model, savunma sanayinde küçük nano robotların beyin gücüyle yönetilmesi ve çekirge büyüklüğündeki askeri dronların beyin çipleriyle kullanılması gibi örnekler de gündeme geliyor. Kafatasına takılan çiplerle gözlüklerin nasıl uyumlu çalıştığını gösteren fotoğraflar anlatılıyor. Floransa’daki sunumdan alınan slaytlarda beynin üzerine yerleştirilen elektrotlarla önce beynin gücünün hesaplandığı, her kişinin beyin haritasının çıkarıldığı söyleniyor.
Görme korteksinin önemi
Emre Taşgın, Neuralink ve benzeri akademik grupların sıkça söylediği bir noktayı gündeme getiriyor: Görme merkezinin, yani görme korteksinin çalışıyor olması gerekiyor mu? Her görme engelli bu kapsamda mı, yoksa sadece belirli kişiler mi uygun? Ayşe Turan, bu modelde beyin yapısının sağlam olmasının yeterli olduğunu söylüyor. Gözlerin bulunmamasının engel olmadığını, hatta kendi gözüyle ışık gören kişilerin beyin çipine alışmasının daha zor olabileceğini belirtiyor. Çünkü beyin, gözden gelen ışık uyaranını daha baskın kabul ediyor ve arkadan, ensedeki oksipital bölgeden gelen yapay uyaranları baskılayabiliyor. Bu nedenle iki gözün de hiç ışık görmemesi gerektiğini, böylece arka beyinden verilen uyaranların beyin tarafından tercih edilebileceğini söylüyor.
Beyin yapısının haritalandırılması çalışmaları
Ayşe Turan, beyin yapısını haritalandırmak için hâlen TÜBİTAK projesi yürüttüklerini anlatıyor. Bilkent Üniversitesi UMRAM Merkezi’nde fonksiyonel MR denilen çok değerli bir cihaz bulunduğunu, gazilere ve hiç ışık görmeyen gönüllülere çeşitli uyaranlar vererek herkesin beyin haritasını çıkardıklarını söylüyor. Beynin hangi bölümlerinin daha gelişmiş ve işlevsel olduğunu tespit ettiklerini, çocuklar, erişkinler, sonradan iki gözünü kaybedenler, hastalık nedeniyle görmesini kaybedenler ve savaşta görmesini kaybeden gaziler gibi grupları karşılaştırdıklarını anlatıyor. Herkesin beyin kapasitesini ortaya koyup daha sonra bu verileri yapay zekâya yüklemeyi ve ortak somut kurallar çıkarmayı hedeflediklerini söylüyor. Bu çalışmalara paralel olarak rehabilitasyona da devam ettiklerini belirtiyor. Üç boyutlu rehabilitasyon kapsamında spor yapmak, şarkı söylemek, müzik dinlemek, müzik yapmak ve dans etmek gibi etkinlikleri önemli görüyor.
Bu noktada ressam Eşref Armağan’dan söz ediliyor. Ayşe Turan, Eşref Armağan’ın çok kıymetli bir sanatçı olduğunu, Amerika’da onun beyninin incelenmesine kendisinin de şahit olduğunu anlatıyor. Amerikalıların özellikle onu davet ettiğini, dokunarak cisimlerin mükemmel resimlerini yapabilen bir beynin nasıl çalıştığını anlamaya çalıştıklarını söylüyor. Eşref Armağan’ın dokunarak algıladığı nesneleri yağlı boya tabloya dönüştürebilmesinin bilim insanları tarafından çok ilgi çekici bulunduğunu belirtiyor. New York Üniversitesi’nde bu konuda çalışan Amerikalı profesörlerle görüşme imkânı olduğunu, Eşref Armağan’ın Türkiye’yi çok iyi temsil eden dünya çapında bir değer olduğunu ifade ediyor.
Türkiye’de beyin çipi çalışmaları
Türkiye’deki çalışmalar bölümünde Ayşe Turan, Alman ve İspanyol bilim insanlarının yürüttüğü, çip takılan kişilerle işbirliği yapılan üniversite projesinden söz ediyor. Türkiye’de hedeflerinin Orta Doğu Teknik Üniversitesi olduğunu söylüyor. ODTÜ’nün Türkiye’nin en büyük ve en ileri elektrik-elektronik mühendisliği bölümlerinden birine sahip olduğunu, dünya literatürünü taradıktan sonra Türkiye’de bu çiple ilgili en ehil yerin ODTÜ olduğuna karar verdiğini anlatıyor. ODTÜ’de Profesör Nevzat Güneri Gençer’in beyin konusunda çok bilgili olduğunu, beyin laboratuvarı bulunduğunu, ayrıca Haluk Külah ve diğer değerli profesörlerin daha önce Avrupa Birliği projelerine katılarak işitme çipi yaptıklarını söylüyor. Bu nedenle ODTÜ’de çip konusunda güçlü bir altyapı ve deneyim bulunduğunu belirtiyor. Arzusunun, ODTÜ laboratuvarlarının demirbaşlarının yenilenmesi, çip yapabilecek ekibin bir arada tutulması, siyasi iradenin gösterilmesi ve bu ekibin altı ay içinde İspanyol-Alman çip ekibine entegre edilmesi olduğunu ifade ediyor.
Turan, Türkiye’nin hukuken Avrupa Birliği projelerine katılma hakkı olduğunu söylüyor. COST, EU, JEYDI ve Horizon gibi programların içinden bu beyin çipi ve görme çipi ekiplerinin çıktığını, Türkiye’nin bu ekiplere hukuken dahil olma ve onlarla birlikte çip üretme hakkı bulunduğunu belirtiyor. Böylece Türkiye’nin 20 yıl geriden gelmek yerine bu teknolojiyi transfer ederek uygulamaya geçebileceğini savunuyor. En büyük umudunun, bu siyasi iradenin ortaya konması olduğunu söylüyor.
Sistemi şarj etmek gerekiyor mu?
Emre Taşgın, sistemin bataryalı olup olmadığını, sürekli şarj edilip edilmeyeceğini soruyor. Ayşe Turan, fotoğraftaki ilk takılma aşamasında sistemin enerjiye bağlı olduğunu, çipe uyarı gönderildiğini, ancak laboratuvardan çıktıktan sonra kablosuz modelin kullanılabileceğini söylüyor. Başka bir İspanyol erkekten söz ediyor; sırtında mini bir çanta, kafatasının üstünde kablo, gözünde gözlük bulunduğunu ve alışveriş merkezinde rahatça dolaştığını anlatıyor. Bu kişi kahvaltı masasında neleri gördüğünü anlatıyor, gözlüğündeki kameradan gelen bilgiler beyin çipine gidiyor, önündeki muzu ve kahvaltısını görerek kaşıkla yemeğini yiyor. İspanyol asker örneğinde ise kafatasına takılmış çiple önündeki kedi ve kuş resimlerini tanımladığı, “bu bir kedidir”, “bu bir kuştur” diyebildiği anlatılıyor. Çipin parmak ucunun ortasında duracak kadar küçük bir parça olduğu, Çinlilerin de bu alanda “biz de varız” dediği belirtiliyor. Noktasal uyarılarla yazıların nasıl okunduğu, insan yüzlerinin örneklendiği ve elektrik akımlarının nereden nereye gittiğini gösteren teknik diyagramların bulunduğu aktarılıyor. Ayrıca devletlerin bu konuyu bir insan hakları meselesi olarak ele almaları gerektiğini vurguluyor.
OECD ülkeleri beyin çipi ile ilgileniyor
Emre Taşgın, Çin dışında Japonya ve Kore gibi teknolojiyle çok iç içe ülkelerde de bu tür çalışmalar olup olmadığını soruyor. Ayşe Turan, OECD ülkelerinin tamamının bu konuyla ilgilendiğini, kimsenin geri kalmak istemediğini söylüyor. Savunma sanayinde kullanıldığı için çipi takamasalar bile nasıl çalıştığını bilmenin her devlet için önemli olduğunu belirtiyor. Artık cep telefonlarından elektrikli otomobillere, çamaşır makinelerinden bulaşık makinelerine kadar bütün elektronik cihazlarda çip bulunduğunu anlatıyor. Elektrikli bir otomobilde 3500 kadar çip olabileceğini söylüyor. Dünyada çip kıtlığı ve çip krizi yaşandığını, Türkiye’de “Yonga” adlı grubun çip ürettiğini ama Türkiye’nin daha ileri bir seviyeye ulaşmasını arzu ettiğini ifade ediyor. Tayvan’ın dünyanın en büyük çip üretim merkezlerinden biri olduğunu, Amerika Birleşik Devletleri’nin orta bölgesinde trilyonlarca dolarlık yatırımla bir çip üretim tesisleri şehri kurulduğunu anlatıyor.
Ayşe Turan, çip teknolojisinin hayatımıza büyük bir dönüşüm olarak girdiğini, gelecekte bir çip takarak 36 dil konuşmanın bile mümkün hale gelebileceğini söylüyor. Çiplerin kime, nerede, hangi amaçla takılacağını şimdiden tam olarak bilemediklerini; robotların hayatımıza yavaş yavaş girdiği gibi çiplerin de hem vücudumuza hem hayatımıza gireceğini belirtiyor. Bütün üretilen çipler arasında en ileri teknoloji, en küçük nano ve mikro uygulamanın görme çipleri olduğunu özellikle vurguluyor. Ona göre bir devlet görme çipi yapabiliyorsa diğer çipleri çok daha rahat yapabilir. Bu nedenle Türkiye’ye ve ODTÜ’ye görme çipi yapma teknolojisinin getirilmesini istediklerini söylüyor.
Temel amaç savunma sanayi mi?
Emre Taşgın, buradaki birincil amacın aslında savunma sanayi ve askeri kullanım olup olmadığını soruyor. Ayşe Turan, yurt dışında birçok ileri teknolojinin son 100 yılda askeri amaçlarla geliştirildiğini, daha sonra sivil alanlara yayıldığını söylüyor. Askeri amacın teknoloji geliştirmede büyük bir itici güç olduğunu, internetin de önce askeriyede kullanıldığını hatırlatıyor. Taşgın da Braille alfabesinin kökeninde bile askeriye bulunduğunu ekliyor. Turan, tekerleğin de savaş arabalarında kullanıldığını, Hititler, Asurlular ve Sümerler gibi toplumların savaşlarında kimin tekerleği daha hafif ve savaş arabası daha hızlıysa onun avantaj kazandığını anlatıyor. Çelik sanayi gibi alanların da savaşlar üzerinden gelişip daha sonra başka alanlara geçtiğini, savaşın ne yazık ki teknoloji transferinde itici güç olduğunu söylüyor.
Türkiye’de ne yapılmalı?
Son bölümde Ayşe Turan, Türkiye’de ne yapılması gerektiğini anlatıyor. En üst düzeyde emir verecek iradenin, yani Cumhurbaşkanı’nın bu konuyu sahiplenmesi gerektiğini düşündüğünü söylüyor. Hatta Cumhurbaşkanı’yla bir gün asansörde bir saat takılı kalıp, çiple ilgili bütün bilgileri ve ihtiyacı kendisine anlatmak istediğini ifade ediyor. Türkiye’de 622 görme engelli gazi bulunduğunu söylüyor. Bu çip teknolojisi geliştiğinde yalnızca görme engelliler için değil, bel kemiği kırığı, boyun omurları kırığı ve felç gibi durumlarda da vücudun farklı bölgelerine çipler takılarak hareket kabiliyetinin desteklenebileceğini ve ortopedik yürümeye katkı sağlanabileceğini belirtiyor. Türkiye’de sivil olarak çip takıldığında hemen fayda görebilecek yaklaşık 7500 kişi olduğunu tahmin ettiğini, hiç ışık görmeyen toplam kişi sayısının ise 15-20 bin civarında olabileceğini söylüyor. Ancak bunların hepsinin çip için uygun olmayabileceğini, gerçekçi olarak 7500 kadar sivil kişinin bu teknolojiden faydalanabileceğini düşündüğünü ifade ediyor. Bu tahminini, yıllar önce Numune Hastanesi ekibiyle birlikte yaptıkları büyük göz taramalarından gelen istatistiklere dayandırıyor.
Ayşe Turan, şu anda emir verilse altı ay sonra belli bir noktaya gelinebileceğini ve çip takımlarına başlanabileceğini savunuyor. Ancak bunun “hemen başlayalım” denilerek yapılabilecek küçük bir iş olmadığını, çok büyük bir irade gerektirdiğini söylüyor. Gerekli maddi destek için Türkiye’deki 85 milyon insanın böyle bir kampanyaya koşarak destek vereceğine inandığını, kendi milletiyle her zaman gurur duyduğunu ve herkesin taşın altına elini koyacağından emin olduğunu belirtiyor.
