Engelsiz Bilişim Gündemi (4. bölüm)
Engelsiz Bilişim Gündemi’nin 4. bölümünde, Emre Taşgın ve Süleyman Doğan, geride kalan üç haftada engellilik ve teknoloji alanında yaşanan gelişmeleri değerlendiriyor.
5. Erişilebilir Kütüphaneler Çalıştayı
Programın ilk bölümünde 15-16 Haziran’da Erzurum’da düzenlenen Erişilebilir Kütüphaneler Çalıştayı konuşuluyor. Bu çalıştay, Atatürk Üniversitesi’nin ev sahipliğinde, Engelsiz Bilişim Platformu’nun organizasyonuyla gerçekleşiyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı gibi kurumlar da düzenleyici kurumlar arasında yer alıyor. Emre, çalıştayın beşincisinin yapıldığını ve bugüne kadar düzenlenen beş çalıştayın üçünün Ankara dışında; Aydın, Bartın ve Erzurum’da gerçekleştiğini belirtiyor. Bu durumun bölgesel farkındalık açısından önemli olduğunu söylüyor. Ona göre farklı şehirlerde yapılan çalıştaylar, halk kütüphanelerinde ve üniversitelerde görev alan kişilerin erişilebilirlik, kütüphaneye erişim ve engellilik farkındalığı konularında gelişmesine katkı sağlıyor. Erzurum’daki çalıştayda bunu daha açık biçimde gözlemlediğini ifade ediyor.
Süleyman, çalıştayın özellikle hazırlık aşamasında öğrenciler açısından önemli olduğunu anlatıyor. Çalıştaya katılan öğrencilerin bilgi ve belge yönetimi alanından geldiğini, bu süreçte erişilebilirlik kavramıyla tanıştıklarını ve bölgede bir farkındalık oluştuğunu belirtiyor. Emre de bilgi ve belge yönetimi öğrencilerinin gönüllü olarak katılımını değerli buluyor. Çünkü bu öğrencilerin müfredatlarında erişilebilirlik ve engellilikle ilgili kapsamlı dersler görmemiş olabileceklerini, bu çalıştayın en azından onların kulağına bu konularda “su kaçırdığını” söylüyor.
Çalıştayla ilgili eksik kalan yönlerden biri olarak yayınevlerinin görünürlüğü gündeme geliyor. Sonuç raporunun Türkiye Engelsiz Bilişim Platformu internet sitesinden takip edilebileceğini, çalıştayın birinci gününe ait videoların ise Engelsiz Bilişim TV kanalında yayımlandığını belirtiyor. Emre, yayınevlerinin kitaplara erişim konusunda güçlü bir lobiye sahip olduğunu ve engellilik alanındaki aktörlerin de bu konuda daha güçlü hale gelmesi gerektiğini vurguluyor. Önceki çalıştaylarda, özellikle Aydın ve Ankara’daki etkinliklerde yayınevlerinin daha görünür olduğunu, ilerleyen yıllarda bu konunun yeniden ele alınabileceğini ifade ediyor.
Yeni Windows 11 erişilebilirlik özellikleri
Microsoft’un Windows 11 için test etmeye başladığı yeni erişilebilirlik geliştirmeleri ele alınıyor. Süleyman, bu güncellemeler arasında ekran rengini yumuşatan “screen tint” özelliğinin, braille ekran desteğindeki iyileştirmelerin, Voice Access güncellemelerinin ve büyüteç tarafındaki yeni özelliklerin bulunduğunu anlatıyor. Özellikle Human Interface Device yani HID standardını destekleyen braille ekranlarda tak-çalıştır mantığının kolaylaştırıldığını belirtiyor. Bu sayede Microsoft’un görme engelli ve sağır-kör kullanıcılara daha erişilebilir bir Windows deneyimi sunmayı hedeflediğini söylüyor.
Emre, Windows’un erişilebilirlik konusunda hiçbir zaman tamamen kör kullanıcıları diğer işletim sistemleri kadar tatmin etmediğini; ancak az görenler, büyüteç kullananlar, ekran rengi ve kontrast ayarlarından yararlananlar açısından Windows’taki yerleşik özelliklerin önemli olduğunu ifade ediyor. Bu özelliklerin Windows Insider programı kapsamında test edildiğini belirtiyor. Braille ekranların, ekrandaki metinleri braille hücreler aracılığıyla okunabilir hale getiren cihazlar olduğunu açıklıyor. Modern braille ekranlarda HID standardının yaygınlaştığını, Windows’un yerleşik ekran okuyucusu Narrator ile bu desteğin güçlendirildiğini söylüyor. Bunun Windows’un kendi yerleşik erişilebilirlik yapısı açısından olumlu olduğunu ancak başka ekran okuyucularda bu tür desteklerin zaten uzun süredir bulunduğunu da ekliyor.
Bu noktada Emre, farklı işletim sistemlerinde ekran okuyucu deneyimlerini karşılaştırıyor. iOS ve macOS’te VoiceOver’ın yerleşik olarak geldiğini, Android’de uzun yıllar TalkBack’in kullanıldığını, sonrasında farklı ekran okuyucuların da geliştiğini anlatıyor. Android tarafında yapay zekâ destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla Google altyapısını kullanarak kendi ekran okuyucusunu geliştirenlerin bile ortaya çıktığını belirtiyor. Windows tarafında ise 1990’ların sonundan beri JAWS gibi ekran okuyucuların bulunduğunu, daha sonra açık kaynak kodlu NVDA’nın geliştiğini ve yapılan anketlerde bu iki ekran okuyucunun yaygın biçimde kullanıldığını söylüyor. Narrator’ın ise hiçbir zaman görmeyen kullanıcıların birincil ekran okuyucusu haline gelmediğini, bunun kişisel bir yorum değil, anket ve araştırma verileriyle desteklenen bir durum olduğunu ifade ediyor.
Windows 11’deki ekran tonu özelliği de ayrıntılı olarak konuşuluyor. Emre, “screen tint” özelliğinin ekran yoğunluğunu yumuşatmaya, parlaklığı ve renk etkisini azaltmaya, gün içinde gözleri daha az yormaya yönelik olduğunu aktarıyor. Süleyman, incelediği kadarıyla bu özelliğin ekrandaki renklerin yoğunluğunu değiştirdiğini, örneğin mavi renge karşı hassasiyeti olan bir kullanıcının mavi rengin etkisini azaltabileceğini söylüyor. Windows’ta parlaklık ve renklerle ilgili ayarların eskiden sınırlı olduğunu, yeni özellikle bunun daha etkin hale geldiğini belirtiyor. Emre, bu tür yerleşik erişilebilirlik özelliklerinin özellikle az görenler ve görsel hassasiyet yaşayan kullanıcılar için daha kullanışlı göründüğünü söylüyor.
Büyüteç tarafındaki güncelleme de açıklanıyor. Yeni özellikte, büyüteçte kaydırma için kullanılan dokunmatik çubukların varsayılan olarak kapalı olacağı belirtiliyor. Süleyman, bunun büyütülmüş alanın yanında çıkan kaydırma efektleri ve butonlarının kaldırılması anlamına geldiğini; böylece kullanıcıya daha sade ve dikkat dağıtmayan bir okuma alanı sunulduğunu anlatıyor. Özellikle dokunmatik ekranlarda büyüteç kullanırken istenmeyen kaymalar yaşanabildiğini, yeni düzenlemeyle büyütecin sadece odaklanılan noktayı büyüttüğünü ve dikkatin daha az dağıldığını ifade ediyor.
Görme engelli oyuncu senaryolarını akıllı gözlük sayesinde okuyor
Uzun süredir görme kaybıyla mücadele eden usta oyuncu Dame Judi Dench’in senaryo okuma sürecinde yapay zekâ destekli akıllı gözlüklerden yararlanması konuşuluyor. Haberde 300 sterlinlik Ray-Ban akıllı gözlükten söz ediliyor. Bu gözlüklerin metinleri tanıma, çevreyi algılama ve kullanıcıya sesli destek sunma potansiyeline sahip olduğu belirtiliyor. Süleyman, burada önemli olanın yalnızca ünlü bir oyuncunun kişisel deneyimi olmadığını; görme kaybı yaşayan bireylerin eğitim, çalışma, kültür ve sanat hayatında yapay zekâ destekli giyilebilir teknolojilerden nasıl yararlanabileceğinin de görünür hale gelmesi olduğunu söylüyor.
Dame Judi Dench’in 91 yaşında olduğunu, son yıllarda görme probleminin ilerlediğini ve artık neredeyse asistansız gezemediğini anlatıyor. Hayatının büyük bölümünü görerek geçirmiş, ileri yaşta görme kaybı yaşamış bir kişiye bir anda beyaz baston verip bağımsız hareket etmesini beklemenin kolay olmadığını ifade ediyor. Bu nedenle Ray-Ban gözlükleriyle senaryolarını okuyabilmesinin önemli bir örnek olduğunu söylüyor. Gözlüğün kamerayla metne odaklandığını, yazılı içeriği tanıdığını ve kulağa sesli olarak aktardığını açıklıyor.
Emre, Ray-Ban türü akıllı gözlüklerin dünyada kör kullanıcılar arasında ciddi ilgi görmeye başladığını belirtiyor. Türkiye’de de bu gözlükleri yurt dışından getirten kör kullanıcıların bulunduğunu söylüyor. Kendisinin de bu gözlükleri deneyimlemeyi merak ettiğini ve ilerleyen yıllarda en önemli giyilebilir teknolojilerden biri olabileceğini ifade ediyor. Daha önce de programda Ray-Ban gözlüklerden söz ettiklerini, ileride yalnızca Ray-Ban değil, başka akıllı gözlüklerin de gündeme geleceğini söylüyor. Google ve Apple gibi şirketlerin de gözlük teknolojileri üzerinde çalıştığını, ayrıca yalnızca körlere veya belirli engel gruplarına yönelik tasarlanan gözlüklerin de bulunduğunu belirtiyor.
Bu haber üzerinden ünlü bir kişinin görme kaybı yaşamasının toplumsal farkındalığa etkisi de konuşuluyor. Emre, popüler bir insan kör olduğunda kamuoyunun körlerin yaşadığı sorunlara ve kullandıkları teknolojilere daha fazla dikkat kesildiğini söylüyor. Bunun sadece Türkiye’ye özgü değil, dünyanın her yerinde görülen bir durum olduğunu ifade ediyor. Türkiye’de de popüler bir kişinin kör olması halinde görme engellilikle ilgili farkındalığın hızla artabileceğini belirtiyor. Sabancı ve Koç aileleri üzerinden de örnek veriyor. Sabancı ailesinin engellilik konusundaki duyarlılığının, ailelerinde engelli birey bulunmasıyla ilişkilendirildiğini; bu nedenle engellilik meselesine daha duygusal ve kişisel hikâyeler üzerinden yaklaşabildiklerini anlatıyor. Bu tür haberlerin gündeme gelmesini olumlu bulduğunu söylüyor.
Yapay zeka kas hareketlerini kontrol ediyor
Üçüncü haber MIT kaynaklı bir gelişme üzerine kuruluyor. 48 saatlik bir hackathon sürecinde “Home Operator” adlı dikkat çekici bir prototip geliştiriliyor. Süleyman, bu sistemin kamera, görüntü dil modeli ve elektriksel kas uyarımı teknolojilerini bir araya getirdiğini anlatıyor. Sistemde yapay zekâ kullanıcının çevresini analiz ediyor, verilen komuta göre hangi el veya bilek hareketinin yapılacağını belirliyor ve kaslara küçük elektriksel uyarılar göndererek hareketi yönlendiriyor. Cihazın şu anda prototip aşamasında olduğunu, ileride rehabilitasyon, fiziksel öğrenme ve hareket desteği gibi alanlarda kullanılabileceğini ifade ediyor.
Emre, Süleyman’ın yazılımcı ve mühendislik geçmişi olduğu için bu tür sistemlere nasıl baktığını soruyor. Bu haberin bir yanıyla heyecan verici, bir yanıyla da ürkütücü olduğunu söylüyor. Yapay zekânın kullanıcının ne yapmak istediğini anlaması, buna göre karar vermesi ve fiziksel hareketi yönlendirmesi fikrinin özellikle beyin-bilgisayar arayüzleri bağlamında distopik tartışmaları da beraberinde getirdiğini belirtiyor. Süleyman ise bu tür teknolojilerin ilk bakışta insanlara zarar verebilecek sistemler gibi görünebildiğini ama temelde insanların hayatını kolaylaştırmak amacıyla geliştirildiğini söylüyor. Robot teknolojilerinin de bu yönde ilerlediğini, insanların giyilebilir teknolojiler ve beyin kontrol sistemleriyle uzaktaki robotları yönetebileceğini, fiziksel iş gücünün robotlara aktarılabileceğini ve insan sağlığının korunabileceğini ifade ediyor. Ayrıca sinir ve kas hareketleri sınırlı olan kişiler için uyarıcı sistemlerin artırılabileceğini belirtiyor.
Emre, hareket kabiliyeti sınırlı bireyler açısından bu teknolojilerin elbette önemli olduğunu kabul ediyor ancak distopik tarafın da yok sayılmaması gerektiğini söylüyor. Sistemlerde vision language model yani görüntü-dil modeli kullanıldığını; kafa bandına takılı kamerayla çevrenin analiz edildiğini, kullanıcının kolundaki kasların uyarıldığını ve sesli komutların fiziksel tepkiye dönüştürüldüğünü anlatıyor. Şu anda bunun bir prototip olduğunu, benzer prototiplerin zaman içinde gelişip herkesin kullanımına açılabileceğini belirtiyor. Geliştiricilerin iddiasına göre kullanıcı ne istiyorsa yapay zekâ bunu algılayıp kasları harekete geçirebiliyor. Emre, bu noktada yapay zekânın insanın beynini veya niyetini ele geçirmesi, kişinin yerine başka şeyler yapması gibi etik ve felsefi soruların da gündeme geldiğini söylüyor.
Bu bağlamda transhümanizm ve posthümanizm tartışmaları da açılıyor. Emre, bu tür teknolojilerin transhümanizm yani insan aşırıcılık tartışmalarıyla bağlantılı olduğunu ifade ediyor. Kendi kitabı olan “Engellilik, Posthümanizm ve Türkiye”de bu gelişmelere, bunların engelliler için sağlayabileceği katkılara ve aynı zamanda doğurabileceği distopik meselelere yer verdiğini belirtiyor. Bilim kurgu filmleri ve kitaplarında da bu konuların işlendiğini söylüyor. Süleyman, kendisinin daha olumlu tarafta durmaya çalıştığını; bu teknolojilerin kötüye kullanılabilecek yönleri olsa da genel olarak olumlu bir çizgide ilerlediğini ifade ediyor.
Türkiye’de dijital erişilebilirlik çalışmaları
Dördüncü haber Türkiye’den, dijital erişilebilirlik alanından geliyor. Süleyman, Kayseri Melikgazi Belediyesi’nin resmi web sitesini WCAG standartlarıyla uyumlu hale getirdiğine dair bir haber olduğunu aktarıyor. Emre ise “öyle söylüyorlar diyelim” diyerek temkinli yaklaşıyor ve bundan sonra söyleyeceklerinin yalnızca bu belediyeye değil, benzer uygulamaları yapan üniversitelere, bankalara ve diğer kurumlara da yönelik olduğunu özellikle vurguluyor. Web siteleri ve mobil uygulamaların erişilebilirliğiyle ilgili Cumhurbaşkanlığı Genelgesi’nin 21 Haziran 2025’te yayımlandığını, kamu kurumlarının bir yıl içinde sitelerini WCAG 2.2 A standardına uygun hale getirmesi gerektiğini hatırlatıyor.
Emre, bu süreçte bazı firmaların kurumlara erişilebilirlik widget’ları veya overlay çözümleri pazarladığını anlatıyor. Bu firmaların “sitenize tek satırlık bir kod koyacağız, siz hiçbir şey yapmadan erişilebilir hale geleceksiniz ve yasal yükümlülüklerinizi yerine getirmiş olacaksınız” şeklinde vaatlerde bulunduğunu söylüyor. Ancak bunun doğru olmadığını vurguluyor. Web sitesi erişilebilirliğinin tek satırlık bir kodla çözülemeyeceğini, erişilebilirlik katmanı, widget, overlay veya erişilebilirlik aracı olarak adlandırılan bu çözümlerin sınırlı faydalar sunabileceğini ama WCAG standartlarının tamamını karşılayamayacağını ifade ediyor. Bu araçların kontrast ayarı, metin boyutu büyütme, renk körlüğüne yönelik bazı ayarlar gibi işlevler sağlayabileceğini kabul ediyor. Fakat sitenin altına bir erişilebilirlik logosu koymanın siteyi gerçekten erişilebilir hale getirmediğini söylüyor.
Emre’ye göre dijital erişilebilirlik, tasarım ve kodlama aşamasında ele alınması gereken bir konu. Site en baştan erişilebilir geliştirilmeli; eğer böyle yapılmadıysa sonradan mümkün olduğunca düzeltilmeli. Widget kullanımını genel olarak tavsiye etmediğini açıkça söylüyor. Bu konuda yalnızca kendi görüşünü aktarmadığını, dünyada “Overlay Fact Sheet” olarak bilinen ve binlerce kişinin imzaladığı bir deklarasyon bulunduğunu ifade ediyor. Bu bildiride erişilebilirlik katmanlarının bazı kullanıcılar için sınırlı iyileştirmeler sunsa da temelde WCAG standartlarının karşılandığı anlamına gelmediği belirtiliyor. Bildiriyi imzalayanlar arasında engelliler, erişilebilirlik uzmanları, avukatlar, sivil toplum temsilcileri ve WCAG standardının geliştirilmesinde yer alan kişiler de bulunuyor. Emre, bu nedenle widget eleştirisinin öznel bir yorum değil, dünya çapında kabul gören bir görüş olduğunu söylüyor. ABD’de widget çözümleriyle ilgili davalar ve cezalar olduğunu da belirtiyor. Türkiye’de benzer sorunların yaşanmaması için kurumlara bu araçları kullanmamalarını, kullanacaklarsa da bunları yalnızca kapsayıcılık adımı olarak görmelerini ve yasal yükümlülükleri karşıladıklarını sanmamalarını öneriyor.
Emre, widget’larda otomatik metin düzenleme, bağlantı ve buton adlandırma, yapay zekâ destekli alternatif metin üretme gibi özellikler bulunabildiğini ama bunların güvenlik ve doğruluk riski taşıdığını ifade ediyor. Yapay zekânın hâlâ halüsinasyon üretebildiğini, görsel betimlemelerde yanlış bilgi verebileceğini söylüyor. Türkiye’de web erişilebilirliği konusunda geliştirme yapan herkesin bu araçlar konusunda ihtiyatlı olması gerektiğini vurguluyor.
Yapay zeka web site erişilebilirliğinde nasıl kullanılıyor?
Beşinci haber Applause’un 2026 erişilebilirlik raporu üzerine kuruluyor. Süleyman, raporun dijital erişilebilirlik alanında önemli bir çelişkiye işaret ettiğini söylüyor. Kuruluşların yüzde 78’i web siteleri ve uygulamalarının erişilebilirliğini iyileştirmek için yapay zekâ kullandığını belirtiyor. Buna karşılık yardımcı teknoloji kullanan kullanıcıların yüzde 56’sı hâlâ uygulamaların ve web sitelerinin erişilebilir olmadığını söylüyor. Emre, WebAIM gibi araştırma kuruluşlarının da özellikle ekran okuyucu uyumluluğu ve web erişilebilirliği konusunda ciddi sorunlara işaret ettiğini hatırlatıyor. Dünya genelinde popüler bir milyon sitenin yüzde 94’ünde erişilebilirlik problemi bulunduğunu gösteren araştırmalardan söz ediyor.
Applause raporundaki veriler ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Emre, yapay zekânın erişilebilirlik alanında nasıl kullanıldığını rakamlarla açıklıyor. Kuruluşların yüzde 60’ı erişilebilirlik sorunlarını gidermek için yapay zekâdan destek alıyor. Yüzde 58’i yeni bir özellik geliştirirken bunun erişilebilirliğini değerlendirmek için yapay zekâyı kullanıyor. Yüzde 56’sı yapay zekâ destekli hizmetleri doğrudan kullanıcılara sunuyor. Yüzde 54’ü erişilebilirlik test senaryoları yazdırmak için yapay zekâdan yararlanıyor. Yüzde 50’si alternatif metin üretiminde yapay zekâ kullanıyor. Emre, yapay zekâ ile üretilen görsel betimlemelerin doğru olup olmadığının insan kontrolünden geçmesi gerektiğini vurguluyor. Çünkü yapay zekâ, bağlamı yanlış yorumlayabiliyor veya uydurma bilgi üretebiliyor.
Erişilebilirlik testleri konusunda otomatik ve manuel test ayrımı yapılıyor. Emre, otomatik testlerin önemli olduğunu ama tek başına yeterli olmadığını söylüyor. Manuel testlerin de ikiye ayrılabileceğini ifade ediyor: biri erişilebilirlik uzmanı veya tasarımcı gözüyle yapılan test, diğeri ise engelli kullanıcıların yaptığı gerçek kullanım testi. Otomatik testlerin de artık klasik kod analizi yapan araçlar ve yapay zekâ destekli bağlam analizi yapan sistemler olarak ikiye ayrılabileceğini belirtiyor. Axe, Google Lighthouse gibi araçların sitedeki sorunların yaklaşık yüzde 20 ila yüzde 40’ını yakalayabildiğini; yapay zekânın bağlam analizi sayesinde bu oranı artırma potansiyeli olduğunu kabul ediyor. Ancak günün sonunda engelli kullanıcı testinin hâlâ gerekli olduğunu söylüyor. Bu nedenle, genelgeye uyum sağlamaya çalışan kurumların yalnızca otomatik testlere, widget’lara veya yapay zekâya güvenmemesi gerektiğini vurguluyor.
Raporun yaklaşık 1000 yardımcı teknoloji kullanıcısı ve 500 ürün geliştiricisinin katılımıyla hazırlandığı belirtiliyor. Katılımcıların yüzde 90’ının otomatik test araçları kullandığı ama aynı zamanda insan testinden de yararlandığı ifade ediliyor. Emre, otomatik araçların kullanılabileceğini, yapay zekâdan yararlanılabileceğini ama bunların engelli kullanıcı testinin ve kod düzeyinde erişilebilir geliştirme yaklaşımının yerine geçmediğini tekrar ediyor.
Görme engelliler için erişilebilir oyun standartları
Altıncı haber oyun sektöründe erişilebilirlik üzerine yoğunlaşıyor. Süleyman, İngiltere merkezli Royal National Institute of Blind People yani RNIB’nin oyun sektörü için daha tutarlı ve uygulanabilir erişilebilirlik standartları çağrısında bulunduğunu anlatıyor. Kurumun yayımladığı beyaz kitapta görme engelli ve az gören oyuncuların oyunlara ilgisiz olmadığı, asıl engelin oyunların erişilebilir tasarlanmaması olduğu vurgulanıyor. Oyunların yüksek fiyatlara satıldığı halde erişilebilirlik özellikleri hakkında yeterli bilgi sunulmadığı belirtiliyor. RNIB, yeni oyunlarda erişilebilirlik etiketlerinin, açık bilgilendirmenin ve engelli oyuncuların gereksinimlerini dikkate alan tasarım süreçlerinin önemine dikkat çekiyor.
Emre, daha önceki programlarda Star Wars oyunundan söz ettiklerini, bu oyunun İngilizce erişilebilirlik özelliği kazandığını hatırlatıyor. PlayStation’da artık ekran okuyucu desteğinin gelişmeye başladığını, bazı oyunların erişilebilir hale geldiğini ifade ediyor. Özellikle strateji oyunlarında metin tabanlı yapı nedeniyle erişilebilirliğe daha fazla ağırlık verilebildiğini söylüyor. Ancak asıl önemli olanın ana akım oyunlarda erişilebilirliğin gelişmesi olduğunu belirtiyor.
RNIB’nin kraliyet destekli, güçlü bütçesi ve iletişim kapasitesi olan bir körler örgütü olduğunu söyleyen Emre, bu kurumun oyun erişilebilirliği konusunda standart oluşturma çabasını çok kıymetli buluyor. Kör kullanıcıların oyun oynamayı sevdiğini ama mevcut durumda çoğunlukla üç boyutlu ses odaklı oyunlar, kart oyunları veya sınırlı erişilebilir oyunlar oynayabildiğini ifade ediyor. Bu oyunların da bir kitlesi olduğunu kabul ediyor ancak kör oyuncuların herkesin oynadığı ana akım oyunlara da erişmek istediğini belirtiyor. Türkçe dil desteği olan bazı erişilebilir oyunlar bulunsa da kendisinin ilgisini çeken, tam anlamıyla erişilebilir bir ana akım oyunla henüz karşılaşmadığını söylüyor. Dünyada körlerin artık daha yüksek sesle “biz oyun oynamak istiyoruz” dediğini ve bunun beş yıl öncesine göre daha görünür hale geldiğini ifade ediyor.
Arjantin’de elektrik kesintileri ölümcül risk doğuruyor
Son haber elektrik kesintilerinin engelli bireyler ve tıbbi cihaza bağımlı kişiler açısından oluşturduğu yaşamsal riskler üzerine kuruluyor. Süleyman, Open Global Rights’ta yayımlanan bir yazıdan söz ediyor. Yazı, elektrik kesintilerinin bazı aileler için yalnızca konfor kaybı değil, doğrudan yaşamsal risk anlamına geldiğini hatırlatıyor. Oksijen makineleri, beslenme pompaları, ventilatörler ve benzeri elektrikle çalışan tıbbi cihazlara bağımlı bireyler için enerji kesintisinin ölümcül sonuçlar doğurabileceği belirtiliyor. Yazı Arjantin örneği üzerinden ilerliyor. Arjantin’de elektriğe bağımlı bireyler için yasal düzenlemeler olsa da uygulamada bürokrasi, jeneratör temini, bölgesel eşitsizlikler ve bakım yükü gibi sorunların devam ettiği anlatılıyor.
Emre, yakın geçmişte bir bölgede yaşanan büyük elektrik kesintisini hatırladığını; havaalanları, bankacılık sistemleri ve farklı hizmetlerin çöktüğünü ancak olayın nerede olduğunu hatırlayamadığını söylüyor ve izleyicilerden hatırlayanların yorumlara yazmasını istiyor. Ardından elektrik kesintisinin sıradan kullanıcılar için bile nasıl bir krize dönüşebileceğini anlatıyor. 12 saatlik bir kesintinin bir şekilde idare edilebileceğini, 24 saatte telefon ve bilgisayar şarjlarının bitmeye başlayacağını, powerbank’lerin devreye gireceğini, 36-48 saatlerde ise kişisel kullanım açısından bile krizin büyüyeceğini belirtiyor. Kurumlar içinse bu sürenin çok daha kısa olduğunu, hastaneler, okullar ve bankacılık sistemleri gibi yerlerde beş dakikalık kesintinin bile büyük sorunlara yol açabileceğini söylüyor.
Emre, günümüzde elektriğin her şey haline geldiğini ve bu bağımlılığın alternatif enerji kaynakları tartışmasını zorunlu kıldığını söylüyor. Ancak bazı insanlar için elektrik kesintisinin doğrudan ölüm riski anlamına geldiğini vurguluyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada 1,3 milyar engelli insan bulunduğunu, bunların yaklaşık 85 milyonunun Latin Amerika’da yaşadığını belirtiyor. Ardından küresel eşitsizlik meselesine dikkat çekiyor. Kuzey yarımkürede, örneğin İngiltere’de engelliler için oyun erişilebilirliği standartları konuşulurken, Amerika’da yapay zekâ destekli bileklikler, kas uyarıcı cihazlar ve ileri teknolojiler geliştiriliyor. Buna karşılık güney yarımkürede, örneğin Arjantin’de, elektrik kesintileri ve yaşamsal cihazlara erişim gibi çok daha temel meseleler konuşuluyor. Emre, bu çelişkiyi kitabında da ele aldığını söylüyor.
Arjantin’in ekonomik durumuna da değiniliyor. Emre, Arjantin’de yıllık enflasyonun yaklaşık yüzde 33, Türkiye’de ise yüzde 32,6 civarında olduğunu, iki ülkenin bu açıdan birbirine yakın durumda bulunduğunu ifade ediyor. Arjantin’de 2017’den bu yana elektriğe bağımlı yaşayan, yani oksijen cihazı, ventilatör veya benzeri cihazlar olmadan hayatını sürdüremeyecek kişiler için ücretsiz elektrik temini uygulaması bulunduğunu anlatıyor. Ayrıca elektrik kesintisi durumunda mağduriyet yaşanmaması için jeneratör veya alternatif enerji kaynağı sağlanabildiğini belirtiyor. Her yerde iyi uygulanmasa da bu yaklaşımın elektriği bir insan hakkı olarak görme açısından Arjantin’i öncü bir konuma getirdiğini söylüyor.
Emre, bir yanda ileri protezler, yapay zekâ destekli cihazlar ve oyun erişilebilirliği konuşulurken, diğer yanda bir insanın elektrik faturasını ödeyemediği ve evinde jeneratör bulunmadığı için elektrik kesintisi sonucunda ölebileceğini vurguluyor. Bu nedenle engelsiz bilişim alanının yalnızca yüksek teknoloji ürünlerini değil, elektrik, enerji, bakım, sosyal politika ve yaşam hakkı gibi temel konuları da kapsaması gerektiğini savunuyor. Teknoloji, bilim ve sosyal çalışmalar alanında engellilik boyutunun daha fazla ele alınması gerektiğini söylüyor. Türkiye’de STS yani Science, Technology and Society çalışan akademisyenlerin engellilik konusuna yeterince eğilmediğini, bu alanda çalışmaları halinde yazabilecekleri çok önemli meseleler olduğunu ifade ediyor.
İklim değişikliği de elektrik kesintileri bağlamında gündeme geliyor. Emre, iklim değişikliğine bağlı fırtınaların ve olağanüstü hava olaylarının elektrik kesintilerini artırdığını söylüyor. Türkiye’de de iklim değişikliği ve yapay zekâ konusunda kamuda alt çalışma grupları kurulacağının konuşulduğunu, bunun iyi bir adım olduğunu belirtiyor. Ancak politikaların gerçekten ilgili kişilerin katkısıyla oluşturulması ve uygulanması gerektiğini vurguluyor. Türkiye’de elektriğe yaşamsal olarak bağımlı olan bireyler için de düzenlemeler yapılmasını temenni ediyor.
Programın sonunda elektrik ve internet bağımlılığı üzerine genel bir değerlendirme yapılıyor. Süleyman, elektrik ve internete bağımlılığın çok arttığını; kendilerinin de bilişim alanında çalıştıkları için uzun süreli elektrik kesintilerinde ciddi sıkıntılar yaşadıklarını söylüyor. Emre, elektriğin alternatif kaynaklarla üretilmesi, yeşil dönüşüm ve dünyayı tüketmeden enerji sağlama konularının daha fazla önem kazanacağını ifade ediyor. Yapay zekânın da çok fazla elektrik ve su tükettiğini hatırlatıyor. Süleyman, yapay zekâ sistemlerinin soğutulması için büyük enerji ve su kaynakları kullanıldığını, hatta büyük veri merkezlerinin fan sesleri ve soğutma ihtiyacı nedeniyle şehirleri yaşanması zor hale getirebilecek boyutlara ulaşabildiğini söylüyor. Emre, yapay zekâya basit bir “teşekkür ederim” yazmanın bile arka planda enerji ve su tüketimi anlamına geldiğine dair tartışmalara değiniyor. Çip üretiminin de ayrı bir çevresel ve teknolojik mesele olduğunu, bu konuların ilerleyen bölümlerde daha ayrıntılı konuşulabileceğini belirtiyor.
