| |

Engelsiz Bilişim Gündemi (8. bölüm)

 

Engelsiz Bilişim TV’de yayımlanan Engelsiz Bilişim Gündemi programının sekizinci bölümünde, Emre Taşgın ve Süleyman Doğan tarafından dünyanın farklı bölgelerinde engellilik, yapay zekâ, yardımcı teknolojiler, dijital erişilebilirlik ve engelli hakları alanlarında yaşanan gelişmeler değerlendirildi.

 

Görme engelli ebeveynler bebeklerinin ultrason görüntülerini dokunarak algılıyor

Programın ilk haberinde Birleşik Krallık’ta Guide Dogs tarafından başlatılan First Hello adlı proje ele alındı. Projenin görme engelli anne ve babaların, ayrıca görme engelli aile yakınlarının gebelik sürecindeki ultrason görüntülerine dokunarak erişebilmelerini sağlamayı amaçladığı belirtildi. Geleneksel ultrason görüntülerinin görsel biçimde sunulması nedeniyle görme engelli bireylerin bu görüntülerde yer alan bilgilere doğrudan erişemedikleri, First Hello projesinin ise bu soruna dokunsal bir çözüm geliştirmeyi hedeflediği ifade edildi.

Proje kapsamında gebeliğin yirminci haftasında elde edilen iki boyutlu ultrason görüntülerinin dijital yöntemlerle üç boyutlu modellere dönüştürüldüğü anlatıldı. Hazırlanan modellerin üç boyutlu yazıcılarda üretilerek dokunsal kalıplar haline getirildiği belirtildi. Böylece görme engelli ebeveynlerin bebeklerinin ultrason görüntülerini yalnızca başka kişilerin anlatımları üzerinden öğrenmek yerine dokunarak inceleyebilmelerinin amaçlandığı ifade edildi. Pilot uygulama kapsamında yaklaşık elli kişiye özel dokunsal ultrason modeli sunulmasının planlandığı aktarıldı. Guide Dogs tarafından gerçekleştirilen araştırmada görme kaybı yaşayan katılımcıların yüzde 54’ünün standart gebelik ultrasonlarının daha kapsayıcı hale getirilmesini istediği belirtildi. Bu sonucun görme engelli bireylerin gebelik sürecindeki sağlık hizmetlerine ve görsel bilgilere erişim ihtiyaçlarını ortaya koyduğu ifade edildi.

Emre Taşgın, kendisinin ebeveyn olmadığını, ancak haberde anlatılan deneyimi önemli bulduğunu belirtti. Daha önceki yıllarda da ultrason görüntülerinin üç boyutlu yazıcılarla dokunsal modellere dönüştürülmesine yönelik çalışmalarla karşılaşıldığını hatırlattı. Haberde yer alan görme engelli bir annenin açıklaması üzerinde özellikle duruldu. Annenin ultrason görüntüsünü arkadaşlarına ve ailesine gösterdiğinde diğer kişilerin bebeği hakkında kendisinden daha fazla bilgi sahibi olabildiklerini söylediği aktarıldı. Emre Taşgın, bu ifadenin görme engelli ebeveynlerin karşılaştıkları bilgiye erişim eşitsizliğini açık biçimde ortaya koyduğunu belirtti.

Gebelik sürecinde ebeveynlerle bebekleri arasında kurulan bağın önemine değinildi. Bebeğin anne karnındaki hareketleri, tekmelemeye başlaması ve gebeliğin ilerleyen haftalarında yaşanan değişimlerin ebeveynler açısından özel anlamlar taşıdığı ifade edildi. Ancak görme engelli bir annenin ultrason görüntülerini ailesine veya arkadaşlarına gösterdiğinde görüntüdeki ayrıntıları yalnızca onların anlatımları üzerinden öğrenebilmesinin eşit olmayan bir deneyim oluşturduğu belirtildi. Dokunsal ultrason modellerinin bu açıdan önemli bir alternatif sunduğu ifade edildi. Görme engelli ebeveynlerin bebeklerinin yüzüne, başına veya ultrason görüntüsünde modellenebilen diğer ayrıntılara dokunarak bilgi edinmelerinin, görüntüyü yalnızca sözlü anlatımla öğrenmekten farklı bir deneyim oluşturabileceği değerlendirildi.

Bununla birlikte bütün görme engelli bireylerin dokunsal modelleri tercih etmek zorunda olmadığı da vurgulandı. Bazı kullanıcıların ultrason görüntülerini yapay zekâ uygulamalarına yükleyerek betimleme almayı tercih ettikleri belirtildi. ChatGPT, Gemini veya benzer yapay zekâ sistemlerine görüntülerin gönderilmesi ve görüntü hakkında ayrıntılı sorular sorulması yoluyla da bilgi edinilebildiği ifade edildi. Bu nedenle erişilebilirliğin tek bir yöntemle sağlanmasının yeterli olmadığı belirtildi. Bazı görme engelli bireylerin üç boyutlu dokunsal modelleri daha yararlı bulabilecekleri, bazılarının ise ayrıntılı sesli betimlemelerle bilgi edinmekten memnun olabilecekleri ifade edildi. Kullanıcıların tercih ettikleri yöntemi seçebilmelerinin erişilebilirlik açısından önemli olduğu vurgulandı.

Projenin Türkiye’de de uygulanabilecek bir çalışma olduğu değerlendirildi. Üç boyutlu yazıcılarla üretim teknolojilerinin Türkiye’de kullanıldığı, iki boyutlu görüntülerin üç boyutlu modellere dönüştürülmesine yönelik teknik olanakların bulunduğu belirtildi. Süleyman Doğan, Türkiye’de üç boyutlu üretim ve tarama alanlarında çalışmalar gerçekleştirildiğini, bu teknolojilerin sağlık alanındaki uygulamalara uyarlanabileceğini ifade etti. Yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesiyle görüntülerin üç boyutlu modellere dönüştürülmesinin daha kolay hale gelebildiği belirtildi. Bu nedenle First Hello benzeri bir uygulamanın Türkiye’de geliştirilmesinin teknik açıdan ulaşılması imkânsız bir hedef olmadığı savunuldu.

 

Erişilebilir haritalama çalışmaları

Programın ikinci haberinde Estonya’nın başkenti Tallinn’de gerçekleştirilen erişilebilirlik haritalama çalışması değerlendirildi. Bolt tarafından elektrikli scooterlarda bulunan sensörlerden yararlanılarak tekerlekli sandalye kullanıcıları için şehirlerin erişilebilirliğinin haritalanmasına yönelik bir sistem geliştirilmeye başlandığı belirtildi. Wheels for Wellbeing ile ilişkilendirilen çalışma kapsamında scooterların hareket sırasında elde ettikleri verilerin erişilebilir güzergâhların belirlenmesinde kullanılması amaçlanmaktadır. Projenin elektrikli scooterlarda bulunan ivmeölçer, GPS ve kamera gibi donanımlardan elde edilen verilerin değerlendirilmesine dayandığı anlatıldı. Scooterların kullandıkları güzergâhlarda kaldırım yüzeylerinin durumu, yolların eğimi, yüzeylerin düzgünlüğü, yol çalışmaları ve geçişi güçleştirebilecek koşullar hakkında bilgi toplanmasının hedeflendiği belirtildi. Bu verilerin şehir planlamasında ve navigasyon hizmetlerinde kullanılabilmesi için OpenStreetMap gibi açık veri temelli sistemlerle paylaşılmasının planlandığı ifade edildi. Böylece tekerlekli sandalye kullanan bireylerin de şehir içerisinde daha uygun güzergâhlar belirleyebilmelerine katkı sağlanabileceği belirtildi. Tallinn’de gerçekleştirilen pilot uygulamada elektrikli scooterların sekiz bölgede yaklaşık 550 kilometre yol katettiği aktarıldı. Bu süreçte 40 milyondan fazla ivmeölçer verisinin toplandığı ve 66 binden fazla yol yüzeyi değerlendirmesi oluşturulduğu belirtildi.

Emre Taşgın, şehir içi navigasyon sistemlerinin başlangıç ve varış noktaları arasında güzergâh oluşturabildiğini, ancak bu güzergâhların engelli bireyler açısından gerçekten kullanılabilir olup olmadığına ilişkin yeterli bilgi sunmayabildiğini ifade etti. Özellikle tekerlekli sandalye kullanıcılarının kaldırım yüksekliği, rampa bulunup bulunmadığı, eğim, yol yüzeyinin bozukluğu ve yol çalışmaları gibi koşullara ihtiyaç duydukları belirtildi. Bir navigasyon uygulamasının kişiyi hedef noktaya yönlendirmesinin yeterli olmadığı, önerilen güzergâhın fiziksel olarak erişilebilir olması gerektiği vurgulandı. Örneğin yol üzerinde yüksek bir kaldırım, uygun olmayan bir rampa veya tekerlekli sandalyenin ilerlemesini güçleştirecek bir eğim bulunmasının yolculuğu engelleyebileceği ifade edildi.

Programda daha önce ele alınan benzer bir uygulama hatırlatıldı. ABD’de teslimat robotlarının hareket ederken çevrelerindeki engelleri tespit etmek amacıyla topladıkları verilerin görme engelli bireyler için geliştirilen bir yön bulma uygulamasıyla paylaşıldığı belirtildi. Teslimat robotlarının kendi hareketlerini güvenli biçimde gerçekleştirebilmek için kullandıkları çevresel verilerin, görme engelli bireylerin navigasyon ihtiyaçları açısından da değerlendirildiği ifade edildi. Tallinn’deki çalışmanın ise benzer bir yaklaşımı tekerlekli sandalye kullanıcıları için geliştirdiği belirtildi. Elektrikli scooterların zaten kullandıkları sensörlerin, başka bir kullanıcı grubunun erişilebilirlik ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla değerlendirilmesinin önemli olduğu vurgulandı.

Emre Taşgın, robot ve yapay zekâ teknolojilerinin engelli bireylere katkı sağlamasının yalnızca birebir asistanlık hizmetleriyle sınırlı olmadığını ifade etti. Robotların her zaman insanların yanında yürüyen veya doğrudan onların işlerini gerçekleştiren yardımcılar olarak düşünülmemesi gerektiğini belirtti. Farklı amaçlarla geliştirilmiş teknolojilerin topladıkları verilerin başka kullanıcı gruplarının yaşamlarını kolaylaştıracak biçimde kullanılmasının da önemli olduğunu vurguladı. Bu yaklaşımın teknolojinin farklı alanlarda yeniden kullanılabilme potansiyelini gösterdiği ifade edildi. Elektrikli scooterlar ulaşım amacıyla kullanılırken üzerlerindeki sensörlerden elde edilen bilgilerin kent erişilebilirliğinin geliştirilmesine katkı sağlayabileceği belirtildi.

Süleyman Doğan da donanım ve GPS verileriyle çalışan sistemler geliştirdiğini anlattı. Yol eğimi, yüzey durumu ve çevresel koşullara ilişkin verilerin yalnızca erişilebilirlik alanında değil, farklı yazılım ve donanım uygulamalarında da kullanılabileceğini ifade etti. Örneğin belirli bir eğimi aşamayacak araçların alternatif güzergâhlara yönlendirilmesinin bu tür verilerle mümkün olabileceğini belirtti. Yol çalışmaları, bozuk zeminler ve farklı yüzey koşulları hakkında elde edilen bilgilerin navigasyon sistemlerini daha işlevsel hale getirebileceği ifade edildi. Böylece tek bir teknolojik sistemden elde edilen verilerin farklı kullanıcı gruplarının ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kullanılabileceği vurgulandı.

Programda Tallinn’deki uygulamanın başarılı olması halinde başka şehirlerde de benzer çalışmaların gerçekleştirilebileceği belirtildi. Erişilebilirlik verilerinin açık biçimde paylaşılmasının şehir planlaması ve navigasyon hizmetleri açısından önemli fırsatlar sunabileceği değerlendirildi.

 

Yapay zeka işitme engellilerin istihdam olanaklarını arttırıyor

Programın üçüncü haberinde yapay zekâ destekli iletişim araçlarının işitme engelli çalışanların iş yaşamındaki koşullarına etkisini inceleyen bir araştırma ele alındı. UC Santa Barbara, Toronto Üniversitesi ve farklı araştırma kurumlarından akademisyenler tarafından gerçekleştirilen çalışmanın Çin’deki büyük bir yemek teslimat platformunda çalışan sağır ve işitme güçlüğü yaşayan kuryelere odaklandığı belirtildi. Araştırmada işitme engelli kuryelerin müşterilerle iletişim kurarken karşılaştıkları sorunların iş performanslarını, müşteri değerlendirmelerini ve kazançlarını etkileyebildiği ifade edildi. Yapay zekâ destekli iletişim sistemi kullanılmadan önce işitme engelli kuryelerin saatlik gelirlerinin engelli olmayan çalışanlara göre yaklaşık yüzde 10 daha düşük olduğu belirtildi. Ayrıca işitme engelli kuryelerin müşterilerden daha fazla olumsuz geri bildirim alabildikleri ifade edildi. Programda bu farkın yaklaşık yüzde 30 düzeyinde olduğu aktarıldı. Müşterilerle iletişimde yaşanan güçlüklerin teslimatın değerlendirilmesine yansıyabildiği, bu durumun da çalışanların gelirlerini olumsuz etkileyebildiği belirtildi.

Araştırmada kuryelerin müşterilerle iletişim kurmalarını sağlayan metinden sese dönüştürme temelli bir telefon sisteminin kullanıldığı anlatıldı. Bu sistem sayesinde işitme engelli kuryelerin yazılı olarak ilettikleri bilgilerin sesli biçimde müşterilere aktarılabildiği, müşterilerle gerçekleştirilen iletişimin kolaylaştırıldığı ifade edildi. Sistemin kullanılmaya başlanmasının ardından işitme engelli ve engelli olmayan çalışanlar arasındaki saatlik gelir farkının yaklaşık üçte birinin ortadan kalktığı belirtildi. Müşteri değerlendirmelerindeki olumsuz farkın ise yaklaşık üçte ikisinin azaldığı aktarıldı. Böylece yapay zekâ destekli iletişim sisteminin çalışma yaşamındaki bazı erişilebilirlik engellerini azaltabildiği ifade edildi.

Emre Taşgın, bu araştırmanın yapay zekânın engelli bireylerin istihdamına olumlu katkı sağlayabileceğini gösteren önemli bir örnek olduğunu belirtti. Ancak araştırmada ortaya çıkan istihdam ilişkilerinin başka sorunlara da işaret ettiğini ifade etti. Yemek teslimat platformlarında çalışanların kazançlarının müşteri değerlendirmeleriyle ilişkili olabildiği belirtildi. Müşterilerden alınan düşük puanların çalışanların gelirlerini olumsuz etkileyebildiği, iletişim güçlüğü yaşayan işitme engelli kuryelerin bu nedenle dezavantajlı konuma düşebildikleri ifade edildi. Örneğin çok katlı bir binaya yemek teslimatı yapan işitme engelli bir kuryenin müşteriye telefonla ulaşmakta güçlük yaşayabileceği anlatıldı. Müşterinin hangi katta veya hangi dairede bulunduğunu öğrenmek için iletişim kurma ihtiyacı doğabileceği, ancak işitme engelli kuryenin telefon görüşmesini diğer çalışanlarla aynı biçimde gerçekleştirememesi nedeniyle teslimat sürecinde sorunlarla karşılaşabileceği belirtildi. Bu tür durumlarda müşterilerin iletişim güçlüklerini dikkate almadan olumsuz puan verebilecekleri ifade edildi. Sonuç olarak çalışanın engellilikten kaynaklanan iletişim engeli nedeniyle daha düşük değerlendirme almasının gelir kaybına yol açabileceği belirtildi.

Emre Taşgın, işitme engelli kuryelerin neden işverenler tarafından çalıştırılmaya devam edildiği sorusunu da gündeme getirdi. Araştırmada bu çalışanların işten ayrılma oranlarının daha düşük olduğu ve daha fazla çalışma saatine sahip olabildikleri yönündeki değerlendirmelere değindi. Engelli bireylerin işten ayrıldıklarında yeniden iş bulmakta güçlük yaşayabilecekleri için mevcut işlerini korumaya daha fazla önem verebileceklerini ifade etti. Bu durumun kapitalist üretim ilişkileri açısından da ele alınması gerektiği savunuldu. İşitme engelli çalışanların daha düşük gelir elde etmelerine rağmen daha fazla çalışmak zorunda kalabilmelerinin, engelli bireylerin istihdam alanındaki dezavantajlarını ortaya koyduğu belirtildi. Yapay zekâ destekli metinden sese dönüştürme sisteminin ise iletişim engelini azaltarak müşteri memnuniyetini ve çalışanların gelirlerini iyileştirebildiği ifade edildi.

Programda önceki haftalarda yapay zekânın veri güvenliği, mahremiyet, ayrımcılık ve engelli bireylerin işten çıkarılma riskleri üzerindeki olumsuz etkilerinin tartışıldığı hatırlatıldı. Yapay zekâ teknolojilerinin bu tür riskler oluşturabileceği, ancak doğru biçimde tasarlandığında engelli çalışanların karşılaştıkları engelleri azaltabilecek çözümler de sunabileceği vurgulandı. Bu nedenle yapay zekâ teknolojilerinin yalnızca olumlu veya yalnızca olumsuz yönleri üzerinden değerlendirilmemesi gerektiği ifade edildi. Kamu kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının ve araştırmacıların farklı etkileri birlikte inceleyerek politika ve uygulama geliştirmeleri gerektiği belirtildi.

 

Yeni nesil el protezi

Programın dördüncü haberinde protez teknolojileri alanında faaliyet gösteren Ottobock şirketinin Speedhand adlı yeni nesil el protezi çözümü ele alındı. Sistemin üst ekstremite protezi kullanan bireyler için geliştirildiği, farklı donanım ve yazılım bileşenlerini bir araya getirdiği belirtildi. Süleyman Doğan, sistemin kompakt Speedhand protez eli, farklı bilek seçenekleri, kas sinyallerinin yorumlanmasına yardımcı olan MyoSmart kontrol sistemi, değerlendirme ve eğitim amacıyla kullanılan MyoSmart Clinical Feedback ve ConnectGrip uygulamalarını bir ekosistem içerisinde birleştirdiğini anlattı. Speedhand’in şirket tarafından bugüne kadar geliştirilen en kısa miyoelektrik el olarak tanımlandığı belirtildi. Protezin 24 kilograma kadar kavrama kuvveti ve saniyede 300 milimetreye kadar açılma-kapanma hızı sunduğu aktarıldı.

Emre Taşgın, teknolojik özelliklerden çok protezin kullanıcıların günlük yaşamında ne işe yaradığının önemli olduğunu belirtti. Haberde yer alan bir kullanıcının protez sayesinde aynı anda çatal ve bıçak kullanabildiğine ilişkin açıklaması üzerinde duruldu. Bu ifadenin protezin günlük yaşamda sağladığı işlevselliği anlamak bakımından daha somut bir örnek oluşturduğu belirtildi. Protezlerin kişinin kas hareketlerine ve bedensel özelliklerine göre özelleştirilebilmesinin önemli olduğu ifade edildi. Kas sinyallerinin yorumlanması, hareketlerin kontrol edilmesi ve protezin farklı ihtiyaçlara uyarlanabilmesi gibi özelliklerin kullanıcı deneyimini geliştirebileceği belirtildi. Mobil uygulamalar aracılığıyla protezlerin bazı özelliklerinin yönetilebilmesinin de teknolojik gelişimin bir parçası olduğu değerlendirildi. Yapay zekâ ve elektronik sistemlerdeki ilerlemelerin protez teknolojilerine katkı sağladığı ifade edildi.

Emre Taşgın, protez teknolojilerinin son yıllarda hızlı gelişen alanlardan biri olduğunu düşündüğünü belirtti. Özellikle el ve bacak protezlerinde kullanıcıların daha önce gerçekleştiremedikleri bazı faaliyetleri yapabilir hale gelmelerinin önemli olduğunu söyledi. Bu kapsamda Türkiye’de bir gazinin protez teknolojisindeki gelişmeler sayesinde yeniden motosiklet kullanabildiğine ilişkin bir haberi hatırlattı. Bacağını kaybeden gazinin daha önce motosiklet kullanabileceğini düşünmediğini, ancak geliştirilen protez sayesinde motosiklet kullanmaya ve yüzmeye başladığını söylediği aktarıldı. Ayrıca söz konusu kişinin protezini günde yaklaşık on saat kullanabildiği belirtildi.

Programda protezlerin gelişiminde yapay zekâ ve kontrol yazılımlarının da önemli rol oynadığı vurgulandı. Kullanıcıların bedensel özelliklerini ve kas hareketlerini değerlendiren sistemlerin daha işlevsel protezler geliştirilmesine katkı sağlayabileceği belirtildi.

 

Görme engelli banka müşterilerine Braille banka kartı

Programın beşinci haberinde Umman’da görme engelli müşteriler için Braille özellikli banka kartlarının kullanıma sunulması ele alındı. BankDhofar tarafından geliştirilen uygulamanın görme engelli bireylerin bankacılık işlemlerini daha bağımsız biçimde gerçekleştirmelerini amaçladığı belirtildi. Yeni banka kartlarında kart numarası, güvenlik kodu ve son kullanma tarihi gibi temel bilgilerin Braille veya dokunsal işaretlerle erişilebilir biçimde sunulmasının hedeflendiği ifade edildi. Böylece görme engelli müşterilerin kart bilgilerini başka bir kişinin yardımına ihtiyaç duymadan okuyabilmelerinin amaçlandığı belirtildi. Uygulamanın yalnızca banka kartının tasarımıyla sınırlı olmadığı aktarıldı. Bankanın şube çalışanlarına başvuru ve kart aktivasyonu süreçlerinde eğitim verdiği, ayrıca şube ve ATM erişilebilirliğini geliştirmeye yönelik çalışmalar yürüttüğü ifade edildi.

Emre Taşgın, bu uygulamanın teknik açıdan çok büyük veya geliştirilmesi imkânsız bir teknoloji olmadığını belirtti. Buna rağmen görme engelli bireylerin günlük yaşamlarında önemli kolaylıklar sağlayabileceğini ifade etti. Bu nedenle Türkiye’deki bankaların da benzer uygulamalar geliştirmelerinin mümkün olduğunu düşündüğünü söyledi. Programda banka kartlarında bulunan bilgilerin görme engelli bireyler açısından erişilebilir olmamasının oluşturduğu sorunlar değerlendirildi. Özellikle kart numarası, son kullanma tarihi ve güvenlik kodunun çevrim içi veya telefonla gerçekleştirilen işlemlerde gerekli olabildiği belirtildi.

Emre Taşgın, geçmişte kullandığı kredi kartlarının numaralarını ezberlediğini anlattı. Telefonla alışveriş yaptığı dönemlerde on altı haneli kart numarasını hızlıca söyleyebildiğini, ancak kartların belirli aralıklarla yenilenmesi nedeniyle zaman içerisinde bu bilgileri ezberlemeyi bıraktığını ifade etti. Yeni bir banka veya kredi kartı geldiğinde kart üzerindeki bilgileri öğrenmek için gören bir kişiden yardım istemek zorunda kalabildiğini belirtti. Kart numarasını bilgisayarına kaydetmek veya gerektiğinde kullanmak için başka bir kişinin okumasına ihtiyaç duyulmasının bağımsızlık açısından sorun oluşturduğunu ifade etti. Braille özellikli banka kartlarının bu ihtiyacı azaltabileceği belirtildi. Görme engelli bireyin kartını eline alarak numarasını ve diğer bilgilerini doğrudan okuyabilmesinin, gören bir kişinin kartın üzerindeki bilgileri gözleriyle okumasına benzer bir bağımsızlık sağlayabileceği ifade edildi.

Emre Taşgın, Braille alfabesini bilen bir kişi olarak böyle bir kartı kullanmak isteyeceğini belirtti. Kart üzerindeki bilgileri başka bir yere kaydetmesine bile gerek kalmayabileceğini, ihtiyaç duyduğunda doğrudan kartını çıkararak okuyabileceğini anlattı. Süleyman Doğan, kartın yüzeyinde yeterli alan bulunmaması durumunda Braille bilgilerin kartla birlikte gönderilecek ayrı bir belge üzerinde de sunulabileceğini önerdi. Emre Taşgın ise Umman’daki uygulamada bu bilgilerin doğrudan kart üzerinde sunulmasının hedeflendiğini, kartın tasarımının nasıl gerçekleştirildiğinin incelenmesi gerektiğini belirtti.

Türkiye’deki bankaların mobil uygulamalarını ve şube hizmetlerini erişilebilir hale getirmek için çeşitli çalışmalar yaptıkları, ancak Braille özellikli banka kartı konusunda benzer bir uygulamayla karşılaşılmadığı ifade edildi. Bu nedenle görme engelli banka müşterilerinin ve sivil toplum kuruluşlarının böyle bir hizmeti talep edebilecekleri belirtildi. Programda bu gelişmenin Türkiye’de de uygulanabilecek somut bir erişilebilirlik örneği olduğu vurgulandı. Büyük teknolojik yatırımlar gerektirmeyen bazı düzenlemelerin de engelli bireylerin bağımsız yaşamlarına önemli katkılar sağlayabileceği ifade edildi.

 

BM Genel Kurulu’ndan destek teknolojileri kararı

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun destek teknolojilerine erişim konusunda kabul ettiği karar değerlendirildi. Pakistan tarafından sunulan karar tasarısının tekerlekli sandalyelerden protezlere, işitme cihazlarından ekran okuyuculara ve iletişim teknolojilerine kadar geniş bir alanı kapsadığı belirtildi. Kararda kaliteli ve uygun maliyetli destek teknolojilerine sürdürülebilir erişimin artırılmasının önemine dikkat çekildiği ifade edildi. Ayrıca ülkelerin ulusal stratejiler ve öncelikli ürün listeleri geliştirmeleri, araştırma ve yenilik çalışmalarını desteklemeleri, veri toplama sistemlerini güçlendirmeleri ve satın alma süreçlerini iyileştirmeleri yönünde çağrılar bulunduğu aktarıldı. Destek teknolojilerinin eğitim, istihdam, sağlık, sosyal koruma ve toplumsal katılım açısından önemli olduğu vurgulandı. Bu teknolojilere erişimin yalnızca sağlık hizmetlerinin bir parçası olarak değerlendirilmemesi gerektiği, bireylerin yaşamlarını farklı alanlarda etkileyen temel bir konu olduğu belirtildi.

Emre Taşgın, Türkiye’de de yapay zekâ ve engelli bireylerin kullandıkları destek teknolojilerine ilişkin politika geliştirme çalışmalarının yürütüldüğünü ifade etti. Bu alanda gelecekte hangi teknolojilerin engelli bireylerin yaşamlarını kolaylaştırabileceğine ilişkin tartışmalar bulunduğunu belirtti. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun böyle bir dönemde destek teknolojilerine erişim konusunda karar kabul etmesini önemli bulduğunu söyledi. Programda dünya genelinde yaklaşık 2,5 milyar kişinin destek teknolojilerine ihtiyaç duyduğu veya bu teknolojilerden yararlandığı yönündeki bilgiye değinildi. Destek teknolojileri kapsamına yalnızca gelişmiş elektronik cihazların değil, günlük yaşamı kolaylaştıran farklı ürünlerin de girdiği ifade edildi.

Emre Taşgın, yardımcı teknoloji yerine destek teknolojisi kavramını kullanmayı tercih ettiğini belirtti. Kullanılan kelimelerin insanların bir konuya yaklaşımını yansıttığını düşündüğünü ifade etti. Destek teknolojilerinin bireylerin yaşamlarını kolaylaştıran ve bağımsızlıklarını güçlendiren araçlar olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Gözlükler, protezler, işitme cihazları, ekran okuyucular, bastonlar ve yapay zekâ yazılımları destek teknolojilerine örnek olarak gösterildi.

Programda destek teknolojilerine ekonomik erişimde dünya genelinde önemli eşitsizlikler bulunduğu ifade edildi. Özellikle ekonomik bakımdan daha az gelişmiş ülkelerde yaşayan engelli bireylerin bu ürünlere ulaşmakta daha fazla güçlük yaşayabildikleri belirtildi. Yeni nesil ve kişiselleştirilebilir protezlerin teknolojik açıdan etkileyici özellikler sunmasına rağmen bu ürünlerin dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan bireyler için ulaşılabilir olup olmadığı sorgulandı. Afrika’nın bazı bölgelerinde veya ekonomik açıdan daha sınırlı olanaklara sahip ülkelerde bu teknolojilerin yaygın biçimde kullanılmasının güç olabileceği ifade edildi.

Türkiye’de de birçok destek teknolojisinin yüksek fiyatlarla satıldığı belirtildi. Emre Taşgın, kullanmak istediği bütün destek teknolojilerini satın almaya çalışması durumunda ekonomik olanaklarının büyük bölümünü bu ürünlere ayırmak zorunda kalabileceğini ifade etti. Bu örnek üzerinden teknolojik ürünlerin geliştirilmesinin tek başına yeterli olmadığı, kullanıcıların bu ürünlere ekonomik olarak erişebilmelerinin de önemli olduğu vurgulandı.

Destek teknolojilerine erişim eşitsizliğinin afet ve olağanüstü durumlarda daha belirgin hale gelebildiği belirtildi. Deprem, sel ve benzeri afetlerde engelli bireylerin kullandıkları cihazları kaybedebildikleri veya bu cihazların zarar görebildiği ifade edildi. 6 Şubat depremleri örnek gösterilerek bazı engelli bireylerin beyaz bastonlarını, tekerlekli sandalyelerini, telefonlarını veya diğer destek araçlarını kaybettikleri hatırlatıldı. Bu ürünlerin yeniden temin edilmesinin bazı kişiler açısından ekonomik olarak güç olabildiği belirtildi. Emre Taşgın, bir görme engelli bireyin telefonunun veya beyaz bastonunun lüks tüketim ürünü olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurguladı. Benzer biçimde işitme cihazı, protez veya tekerlekli sandalye gibi ürünlerin de bireylerin günlük yaşamlarını sürdürebilmeleri açısından temel ihtiyaçlar arasında bulunduğunu ifade etti. Bu nedenle Birleşmiş Milletlerin kararının ülkelerin sosyal politikalarına ve engellilik alanındaki eylem planlarına yansıtılması gerektiği belirtildi. Kararların yalnızca politika belgelerinde yer almasının yeterli olmadığı, uygulamaya nasıl geçirileceğinin de planlanması gerektiği vurgulandı.

Programda destek teknolojilerinin yerel üretimi konusu da ele alındı. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu bütün teknolojileri dışarıdan satın almak zorunda olmadığı, bazı ürünlerin yerel olanaklarla geliştirilebileceği ifade edildi. Bununla birlikte bütün bileşenlerin tek bir ülkede üretilmesinin her zaman gerekli veya mümkün olmadığı belirtildi. Bazı ürünlerin dışarıdan temin edilebileceği, bazı bileşenlerin ithal edilip diğer parçaların yerel olarak üretilebileceği anlatıldı. Günümüz üretim sistemlerinde birçok teknolojik ürünün farklı ülkelerde geliştirilen bileşenlerden oluştuğu hatırlatıldı. Bu nedenle destek teknolojilerinin geliştirilmesinde yerel üretim ve uluslararası iş birliğinin birlikte değerlendirilebileceği ifade edildi.

 

Avrupa Birliği dijital erişilebilirlik standardı güncellendi

Avrupa Birliği’nin bilgi ve iletişim teknolojileri erişilebilirlik standardı olan EN 301 549’un yeni sürümü ele alındı. Eylül 2026 döneminde standardın 4.1.1 sürümünün yayımlandığı belirtildi. Güncellemenin en önemli değişikliklerinden birinin web siteleri, yazılımlar ve dijital belgeler açısından WCAG 2.1 yerine WCAG 2.2’nin esas alınması olduğu ifade edildi. Yeni sürümle birlikte WCAG 2.2 kapsamında bulunan altı yeni başarı ölçütünün erişilebilirlik değerlendirmelerine dâhil edildiği belirtildi. Bu değişikliğin dijital erişilebilirlik standartlarının güncellenmesi açısından önemli olduğu vurgulandı.

Emre Taşgın, EN 301 549’un yalnızca internet siteleriyle sınırlı bir standart olmadığını anlattı. Standardın bilgi ve iletişim teknolojilerinin erişilebilirliğine ilişkin geniş bir alanı kapsadığını belirtti. Kiosklar, bankamatikler, televizyonlar, beyaz eşyalar, yazılımlar ve diğer bilgi teknolojileri ürünlerinin de bu kapsam içerisinde değerlendirilebildiğini ifade etti. EN 301 549’un Avrupa Birliği tarafından kullanılan bir erişilebilirlik standardı olduğu, ancak başka ülkelerin de bu standardı kendi sistemlerine uyarlayabilecekleri belirtildi. Türkiye’deki standart geliştirme süreçleriyle karşılaştırma yapılarak ulusal standart kuruluşlarının benzer düzenlemeler oluşturabileceği ifade edildi.

Kanada örneği üzerinden Avrupa’da geliştirilen standartların başka ülkelerde de referans alınabildiği anlatıldı. Böylece bir erişilebilirlik standardının yalnızca geliştirildiği coğrafyayla sınırlı kalmayabileceği, farklı ülkelerin kendi mevzuat ve standart sistemlerine uyarlanabileceği belirtildi.

Programda WCAG 2.2’nin Ekim 2023’te yayımlandığı hatırlatıldı. EN 301 549’un önceki sürümünde WCAG 2.1’e dayanan ölçütlerin bulunduğu, yeni sürümde ise WCAG 2.2’nin esas alındığı ifade edildi. Bu gelişmenin web siteleri ve mobil uygulamaların erişilebilirliği açısından önemli olacağı belirtildi. Ancak bir standardın teknik olarak güncellenmesiyle hukuken bağlayıcı hale gelmesinin aynı süreç olmadığı özellikle vurgulandı. Emre Taşgın, EN 301 549’un yeni sürümünün yayımlanmış olmasına rağmen Avrupa Birliği Resmî Gazetesi’nde ilgili hukuki atıf veya kararın henüz yayımlanmadığını belirtti. Bu nedenle standardın yeni sürümünün doğrudan bütün hukuki yükümlülüklerin değiştiği anlamına gelmediği ifade edildi. Avrupa Birliği’nin ilgili mevzuat süreçlerinin tamamlanması ve gerekli kararların Resmî Gazete’de yayımlanması gerektiği belirtildi.

Söz konusu gelişmenin bu ülkelere hizmet sunan Türkiye merkezli şirketler açısından da önem taşıyabileceği belirtildi. Türkiye’de faaliyet gösteren bir şirketin aynı zamanda Avrupa Birliği ülkelerine dijital hizmet sunması durumunda ilgili ülkenin erişilebilirlik yükümlülüklerini de dikkate alması gerekebileceği ifade edildi. Programda Türkiye’deki yazılım geliştiricilerin ve dijital hizmet sağlayıcılarının uluslararası erişilebilirlik standartlarını takip etmelerinin önemli olduğu vurgulandı. Özellikle farklı ülkelere hizmet sunan şirketlerin hizmet sundukları ülkelerdeki teknik ve hukuki gerekliliklere de dikkat etmeleri gerektiği belirtildi.

 

Uluslararası Engelsiz Bilişim Kongresi 2026

Türkiye Engelsiz Bilişim Platformu tarafından düzenlenecek Uluslararası Engelsiz Bilişim Kongresi hakkında bilgi verildi. Kongrenin 26-27 Kasım tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirileceği belirtildi. Bildiri özetlerinin 15 Ekim tarihine kadar gönderilebileceği aktarıldı. Ayrıca kongrede özel oturum düzenlemek isteyenlerin de önerilerini iletebilecekleri belirtildi.

Kongre kapsamında Engelsiz Bilişim Ödüllerinin de sahiplerine verileceği açıklandı. Bu ödüllerin yıl boyunca gerçekleştirilen başarılı erişilebilirlik ve bilişim uygulamalarını teşvik etmek amacıyla düzenlendiği ifade edildi. Ödüllerde kamu hizmetleri, eğitim, özel sektör ve öğrenci projeleri gibi farklı kategorilerin bulunabildiği aktarıldı. Erişilebilir bir hizmet geliştiren kişi veya kurumların kendi çalışmalarını aday gösterebilecekleri gibi, başarılı buldukları başka hizmetleri de aday gösterebilecekleri ifade edildi.

Emre Taşgın, erişilebilirliğin zaten yerine getirilmesi gereken bir yükümlülük olduğunu düşündüğünü belirtti. Buna rağmen başarılı uygulamaların ödüllendirilmesinin kurumları teşvik edebileceğini ifade etti. Erişilebilir hizmetlerin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için ödüllerin yararlı olabileceği değerlendirildi. Ödüllerin değerlendirilmesinde jüri üyelerinin önemli rol üstlendikleri belirtildi. Her yıl başvuruların incelendiği ve gerçekten erişilebilir çözümler geliştiren çalışmaların ödüllendirilmesine özen gösterildiği ifade edildi. Öğrenci projelerinin de ödül kapsamına alınmasının önemli olduğu vurgulandı. Üniversite öğrencilerinin veya farklı eğitim kurumlarında öğrenim gören gençlerin geliştirdikleri bazı projelerin yalnızca ders veya ödev kapsamında hazırlanabildiği, değerlendirme tamamlandıktan sonra ise geliştirilmeye devam edilmediği belirtildi. Bu tür projelerin ödüllendirilmesinin ve daha fazla kişiye tanıtılmasının, geliştiricileri çalışmalarını sürdürmeye teşvik edebileceği ifade edildi. Başlangıçta küçük bir öğrenci projesi olarak ortaya çıkan bir çalışmanın ilerleyen süreçte daha fazla kullanıcıya ulaşabilecek erişilebilir bir hizmete dönüşmesinin mümkün olduğu belirtildi.

Paylaş: