Engellilik ve Posthümanizm İnsan Merkezci Düşünceyi Nasıl Sorguluyor?
Sözümüz Var programının bu bölümünde, Kapadokya Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Akıllı ile insan kavramının tarihsel ve felsefi olarak nasıl tanımlandığı, bu tanımın hangi toplumsal ve kültürel kabuller üzerine kurulduğu, posthümanist düşüncenin insan merkezci anlayışa yönelttiği eleştiriler ve engellilik çalışmalarıyla eleştirel hayvan çalışmaları arasındaki ilişkiler ele alındı. Programda insanın ne olduğu, kimin insan olarak kabul edildiği, insan olmanın ölçütlerinin kimler tarafından belirlendiği ve bu ölçütlerin farklı bedenleri, canlıları ve yaşam biçimlerini nasıl dışarıda bıraktığı tartışıldı.
Doç. Dr. Sinan Akıllı hakkında
Sinan Akıllı, kendisini tanıtırken temel akademik alanının İngiliz edebiyatı olduğunu, ancak yaklaşık on beş yıldır çevresel beşerî bilimler alanında uzmanlaşarak çalışmalar yürüttüğünü anlattı. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimlerini Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde tamamladığını belirtti. Son yıllardaki araştırmalarının edebiyat, kültür ve çevre ilişkileri üzerinde yoğunlaştığını, özellikle eleştirel hayvan çalışmaları ve dijital kültürler konularıyla ilgilendiğini ifade etti. Kapadokya Üniversitesinde görev yaptığını ve Lisansüstü Eğitim, Öğretim ve Araştırma Enstitüsünün müdürlüğünü yürüttüğünü söyledi. Ayrıca Prof. Dr. Serpil Oppermann ile birlikte Çevresel Beşerî Bilimler Araştırma Merkezinde yönetsel sorumluluklar üstlendiğini belirtti. Üniversitede lisans ve lisansüstü düzeylerde dersler verdiğini, Kültürel Çalışmalar programının da bu akademik faaliyetleri arasında bulunduğunu anlattı.
İnsan nedir?
Programın ilk temel sorusu insanın ne olduğu üzerine kuruldu. Sinan Akıllı, engellilik çalışmaları ile eleştirel hayvan çalışmalarının ilk bakışta birbirinden oldukça uzak alanlar gibi görülebileceğini, ancak posthümanizm çerçevesinde değerlendirildiklerinde aynı temel soruya yöneldiklerini ifade etti. Bu sorunun engelliliğin ne olduğu veya hayvanın nasıl tanımlanması gerektiğinden önce insanın ne olduğu sorusu olduğunu belirtti. İnsan kavramının nasıl oluşturulduğunun, hangi özelliklerle tanımlandığının ve hangi varlıkların bu tanımın dışında bırakıldığının her iki alan açısından da belirleyici olduğunu vurguladı.
Engellilik çalışmalarının insan kavramına farklı bir perspektiften yaklaşılmasını sağladığı belirtildi. Geleneksel insan tanımlarının hangi bedensel ve zihinsel özellikleri esas aldığının sorgulanmasının engellilik çalışmalarının temel katkılarından biri olduğu ifade edildi. Eleştirel hayvan çalışmalarının da benzer biçimde insan ile insan olmayan hayvanlar arasındaki sınırları ve bu sınırların dayandığı üstünlük anlayışını tartışmaya açtığı anlatıldı. Böylece iki alanın farklı toplulukları incelemekle birlikte insanın kendisini merkeze alan düşünce sistemine yönelik ortak bir eleştirel yaklaşım geliştirdikleri ifade edildi.
Sinan Akıllı, modern insan anlayışının en güçlü tarihsel kaynaklarından birinin Batı hümanizmi olduğunu belirtti. İnsan kavramının kökenlerinin Antik Yunan mitolojisine, Roma kültürüne ve daha eski tarihsel dönemlere kadar uzandığını, hatta yaklaşık on bin ile on iki bin yıl öncesinde gerçekleşen tarım devrimi ve Neolitik dönemin sonuyla ilişkili dönüşümlerin de insanın kendisini tanımlama biçiminde etkili olduğunu söyledi. Ancak modern anlamdaki insan idealinin özellikle Rönesans ve erken hümanizm dönemlerinde belirginleştiğini ifade etti. Batı hümanizminin ortaya koyduğu insan anlayışında belirli özelliklerin ideal kabul edildiği anlatıldı. Bu idealin Batılı, erkek, beyaz, bedensel ve zihinsel açıdan eksiksiz, sağlıklı, akılcı, özerk ve kendi kendine yetebilen bir insan figürü üzerine kurulduğu belirtildi. Bu anlayışın daha sonraki tarihsel süreçlerde Anglo-Sakson ve Protestan kimlikleriyle de ilişkilendirilebildiği ifade edildi. Bununla birlikte bu özelliklerin bütün insanlığı temsil eden tarafsız ölçütler olmadığı, belirli tarihsel ve kültürel koşullarda oluşturulmuş bir insan tasavvurunu yansıttığı vurgulandı. Bu ideal insan anlayışının en bilinen görsel temsillerinden biri olarak Leonardo da Vinci’nin Vitruvius İnsanı çizimi ele alındı. Sinan Akıllı, söz konusu çizimin insan bedeninin kusursuz oranlara ve simetriye sahip olduğu düşüncesini görselleştirdiğini belirtti. Rönesans döneminin klasik Antik Çağ kültürünün yeniden keşfi ve yorumlanmasıyla ilişkili olduğunu, hümanizmin de insanı evrenin merkezine yerleştiren yaklaşımlarla geliştiğini anlattı. Antik Yunan ve Roma kültürlerinde insan bedeninin ideal güzellik ve mükemmellik ölçütlerinden biri olarak kabul edilmesinin Rönesans düşüncesi üzerinde etkili olduğunu ifade etti.
Vitruvius İnsanı çiziminin neden modern insan idealinin sembollerinden biri olarak değerlendirildiği ayrıntılı biçimde tartışıldı. Akıllı, çizimde insan bedeninin geometrik bir düzen içerisinde, kusursuz denge ve simetri anlayışıyla temsil edildiğini belirtti. Bu temsilin belirli bedensel oranları ve fiziksel bütünlüğü ideal kabul ettiğini söyledi. Böylece insan bedeninin yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil, mükemmelliği temsil eden estetik ve düşünsel bir model olarak da konumlandırıldığı ifade edildi.
Vitruvius İnsanı’nın yalnızca çizildiği dönemin estetik anlayışını yansıtmadığı, sonraki yaklaşık üç yüz yıl boyunca gelişen felsefi ve düşünsel akımlar açısından da sembolik önem taşıdığı belirtildi. Bu nedenle çizimin günümüzde engellilik çalışmaları ve posthümanist düşünce içerisinde sıklıkla eleştirel bir referans olarak kullanıldığı ifade edildi. İdeal insan bedeninin bu biçimde tanımlanmasının, söz konusu ölçütlere uymayan bedenleri eksik, farklı veya norm dışı olarak değerlendiren yaklaşımların gelişmesiyle ilişkili olduğu vurgulandı.
İnsan olmanın ölçütlerini kim belirliyor?
Programda insan olmanın ölçütlerini kimin belirlediği sorusu da ele alındı. Batı düşüncesinin insan kavramını tanımlamada tarihsel olarak güçlü bir konuma sahip olduğu, ancak bu durumun insanlığın bütün farklılıklarını temsil ettiği anlamına gelmediği ifade edildi. Özellikle Aydınlanma felsefesinin insanın akıl, düşünme ve özerklik gibi özelliklerle tanımlanmasında önemli rol oynadığı belirtildi. René Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü üzerinden akıl ve düşünme yetisinin modern insan anlayışındaki merkezi konumu değerlendirildi. Bu yaklaşımda düşünme kapasitesinin insanın varlığını ve öznel konumunu anlamlandırmada temel ölçütlerden biri haline geldiği ifade edildi. Ancak insanı belirli zihinsel veya bedensel yetenekler üzerinden tanımlamanın, bu yeteneklere farklı düzeylerde sahip olan bireyleri ve diğer canlıları dışarıda bırakabilecek bir düşünsel çerçeve oluşturabileceği belirtildi.
On sekizinci yüzyılda yaşamış İngiliz filozof Jeremy Bentham’ın yaklaşımı ise bu tartışmaya farklı bir perspektif sundu. Sinan Akıllı, Bentham’ın bir eserinde dipnot olarak dile getirdiği düşüncenin insan ve hayvan ilişkilerine dair felsefi tartışmalarda önemli bir yere sahip olduğunu anlattı. Bentham’ın belirleyici sorunun bir varlığın konuşup konuşamadığı veya düşünüp düşünemediği değil, acı çekip çekemediği olduğunu savunduğunu belirtti. Bentham’ın faydacı felsefesinin canlıların acıdan kaçınma ve hazza yönelme eğilimlerini temel aldığı ifade edildi. Bu yaklaşımın, bir varlığın ahlaki açıdan dikkate alınabilmesini yalnızca akıl veya konuşma gibi insan merkezli özelliklerle ilişkilendirmediği belirtildi. Acı çekebilme kapasitesinin önemsenmesinin insan olmayan canlıların da ahlaki değerlendirmelerin kapsamına alınabilmesine olanak sağladığı anlatıldı.
İnsan kavramının tarihsel süreçte değiştiği, günümüzde ise kapitalist üretim ve tüketim sistemlerinin bu kavramın şekillenmesinde önemli rol oynadığı belirtildi. Sinan Akıllı, son sanayi devrimleriyle birlikte üretkenlik ve ekonomik verimlilik ölçütlerinin toplumsal değerler içerisinde belirleyici hale geldiğini ifade etti. Kapitalist sistemin sağlıklı, güçlü ve yüksek üretim kapasitesine sahip bedenleri daha değerli görme eğiliminde olduğunu belirtti. Bu yaklaşımın engelli bireylerin çalışma yaşamında karşılaştıkları ayrımcılıkla doğrudan ilişkili olduğu vurgulandı. İnsanın değerinin üretim kapasitesine göre belirlenmesi durumunda, farklı bedensel veya zihinsel özelliklere sahip bireylerin dezavantajlı konuma getirilebildiği ifade edildi. Kapitalist üretim anlayışının yalnızca insan emeğini değil, insan bedeninin kendisini de belirli verimlilik ölçütlerine göre değerlendirdiği belirtildi. Bu çerçevede üretken bedenin ideal beden olarak kabul edilmesinin sağlamcı düşünceyle ilişkili olduğu ifade edildi.
Engellilik çalışmaları ve eleştirel hayvan çalışmaları
Sonraki bölümde engellilik çalışmaları ile eleştirel hayvan çalışmalarının nasıl bir araya getirilebileceği tartışıldı. Emre Taşgın, engelli bireylerin tarihsel olarak hayvanlaştırılmaya, aşağılayıcı benzetmelere ve insan dışı varlıklar olarak görülmeye maruz kaldıklarını hatırlattı. Engelli bireylerin geçmişte ucube olarak nitelendirilmeleri, sirklerde ve çeşitli gösterilerde teşhir edilmeleri ve hayvanlarla karşılaştırılarak aşağılanmaları gibi tarihsel deneyimlerin bulunduğunu belirtti. Bu nedenle engellilik çalışmaları ile hayvan çalışmalarını aynı tartışma içerisinde ele almanın ilk bakışta rahatsız edici veya riskli görünebileceği ifade edildi. Engelli bireylerin zaten insanlık tanımının dışında bırakılmaya karşı mücadele ettikleri bir tarihsel bağlamda hayvanlarla aynı düşünsel çerçevede değerlendirilmelerinin yanlış anlaşılabileceği belirtildi.
Sinan Akıllı, bu çekincenin anlaşılabilir olduğunu, ancak eleştirel hayvan çalışmaları ile engellilik çalışmalarının bir araya getirilmesinin engelli bireyleri hayvanlarla aynı statüde değerlendirmek anlamına gelmediğini özellikle vurguladı. Her iki alanın da temel sorusunun insan kavramının nasıl tanımlandığı ve bu tanımın hangi dışlayıcı sonuçları ortaya çıkardığı olduğunu ifade etti. Bu nedenle tartışmanın farklı varlıkları birbirine benzetmekten çok onları dışlayan düşünsel mekanizmaları incelemeye odaklandığını belirtti. Posthümanizmin bu ortak tartışma için önemli bir kuramsal çerçeve sunduğu anlatıldı. Posthümanist yaklaşımın insanı bütün varlıkların üzerinde ve merkezinde konumlandıran düşünceyi sorguladığı, insan ile insan olmayan canlılar arasındaki ilişkileri yeniden değerlendirdiği ifade edildi. Engellilik çalışmalarının sağlamcı insan idealini eleştirmesi ile eleştirel hayvan çalışmalarının insan türünün üstünlüğü düşüncesini sorgulaması arasında benzerlikler bulunduğu belirtildi. Vitruvius İnsanı figürünün hem insan merkezci hem de sağlamcı düşüncenin sembolik bir temsilini oluşturduğu ifade edildi. Batılı, beyaz, erkek, sağlıklı, güçlü ve üretken bedenin ideal kabul edilmesinin bu özelliklere sahip olmayan insanları dışarıda bıraktığı, aynı düşünsel yaklaşımın insan olmayan varlıkların da daha aşağı konumlarda değerlendirilmesine yol açabildiği belirtildi. Böylece engellilik çalışmaları ile hayvan çalışmalarının insanın merkezî konumuna ilişkin ortak eleştiriler geliştirdikleri anlatıldı.
Bu dışlayıcı düşüncenin yalnızca engellilik ve hayvan çalışmalarıyla sınırlı olmadığı, sömürgecilik, toplumsal cinsiyet ve yaşlanma çalışmalarıyla da ilişkili olduğu ifade edildi. Belirli bir insan bedeninin ideal olarak kabul edilmesinin farklı ırksal, kültürel, bedensel, cinsiyete dayalı ve yaşa bağlı özelliklere sahip bireyleri dışarıda bırakabilecek sonuçlar doğurduğu belirtildi. Posthümanist yaklaşımın bu farklı dışlama biçimlerini birbirinden bağımsız olaylar olarak değil, ortak düşünsel temelleri bulunan süreçler olarak incelemeye çalıştığı anlatıldı.
engellenmiş ekolojiler
Sinan Akıllı, sağlamcı insan idealinin yalnızca farklı insan bedenlerini veya insan olmayan hayvanları dışlamadığını, insan merkezci faaliyetlerin diğer canlıların ve ekolojik sistemlerin işleyişlerini de olumsuz etkilediğini ifade etti. İnsan faaliyetlerinin doğal çevre üzerinde yarattığı tahribatın, farklı canlıların yaşamlarını sürdürebilme ve kendi işlevlerini yerine getirebilme kapasitelerini sınırlayabildiği belirtildi. Bu açıdan engellilik kavramının yalnızca insan bedenlerinin belirli işlev kayıpları üzerinden değil, çevresel ve ekolojik sistemler üzerinde oluşturulan kısıtlamalar üzerinden de tartışılabildiği ifade edildi. İnsan merkezci ekonomik ve kültürel faaliyetlerin diğer canlıları ve ekosistemleri engelleyen veya işlevsizleştiren sonuçlar doğurabildiği anlatıldı.
Programda engelli bireylerle hayvanlar arasındaki gündelik ilişkiler de ele alındı. Rehber köpekler, terapi ve rehabilitasyon amacıyla kullanılan atlar ve yunuslar üzerinden insan-hayvan ilişkilerinin engellilik alanındaki farklı boyutları değerlendirildi. Bazı hayvanların engelli bireylerin bağımsız hareket etmelerine, gündelik yaşamlarını sürdürmelerine veya rehabilitasyon süreçlerine katkı sağlayabildikleri belirtildi. Bununla birlikte engelli bireylerin hayvanlarla ilişkilerinin her zaman olumlu deneyimlerden oluşmadığı ifade edildi. Özellikle görme engelli bireylerin tanımadıkları bir hayvana yaklaşırken veya çevrelerinde bir hayvanın bulunup bulunmadığını bilmediklerinde kaygı yaşayabilecekleri belirtildi. Sahipsiz hayvanların, özellikle sokak köpeklerinin, bazı durumlarda engelli bireyler açısından güvenlik riski oluşturabildiği ifade edildi. Bu konuda yaralanmalarla sonuçlanan olayların bulunduğu hatırlatıldı. Sinan Akıllı, sahipsiz hayvanların saldırgan davranışlarının yalnızca engelli bireyleri hedef alan bir durum olmadığını, böyle bir hayvanın karşısındaki kişinin engelli olup olmadığını ayırt ederek saldırmadığını ifade etti. Ancak engelli bireylerin tehlikeyi önceden fark etme veya kendilerini koruma olanaklarının farklılaşabileceğini kabul etti. Bu nedenle sahipsiz hayvanlarla ilgili güvenlik sorunlarının, engellilik çalışmaları ile eleştirel hayvan çalışmalarının felsefi kesişiminden ayrı bir düzlemde değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.
Hayvanların rehabilitasyon ve destek amacıyla kullanılması konusunda da eğitimli hayvanlarla kurulan ilişkilerin önemli yararlar sağlayabildiği ifade edildi. İyi eğitilmiş rehber köpeklerin ve diğer destek hayvanlarının engelli bireylerin yaşamlarında olumlu roller üstlenebilecekleri belirtildi. Ancak bu ilişkinin insan ile hayvan arasındaki daha geniş etik ve felsefi tartışmaların tamamını açıklamadığı vurgulandı.
Sağlamcılık ve türcülük
Programın devamında sağlamcılık ve türcülük kavramları ayrıntılı biçimde ele alındı. Türcülük, insan türüne mensup olmanın veya insana atfedilen belirli yeteneklere sahip bulunmanın diğer türler üzerinde üstünlük gerekçesi olarak kabul edilmesiyle ilişkilendirildi. Homo sapiens türünün diğer canlılardan üstün görülmesi ve insanların bütün varlıklar üzerinde ayrıcalıklı bir konumda değerlendirilmesi türcü düşüncenin temel özellikleri arasında gösterildi. Sağlamcılık ise belirli fiziksel ve zihinsel özelliklerin normal, sağlıklı veya ideal kabul edilmesi ve bu özelliklere sahip olmayan bireylerin dışlanmasıyla ilişkili bir yaklaşım olarak açıklandı. İngilizcede ableism olarak adlandırılan bu kavramın engellilik çalışmalarında önemli bir tartışma alanı oluşturduğu belirtildi. Sağlamcı düşüncenin belirli bedenleri ölçüt alarak farklı bedensel ve zihinsel özellikleri eksiklik veya sapma şeklinde değerlendirebildiği ifade edildi. Sinan Akıllı, sağlamcılık ile türcülüğün posthümanist düşünce açısından ortak bir temele sahip olduğunu belirtti. Her iki yaklaşımın da belirli bir varlığı veya belirli özellikleri merkeze alarak diğerlerini ikincil konuma yerleştirdiğini anlattı. Türcülükte insan türü diğer canlılara göre üstün kabul edilirken sağlamcılıkta belirli bir insan bedeni diğer insan bedenlerine göre ideal kabul edilmektedir. Bu nedenle her iki yaklaşımın da insan merkezci düşüncenin farklı yönlerde ortaya çıkan sonuçları olarak değerlendirilebileceği ifade edildi. Engellilik ve hayvan çalışmalarının kesişiminde yürütülen araştırmaların, bu ortak düşünsel temellerin daha iyi anlaşılmasına katkı sağladığı belirtildi. Özellikle yaralanmış, engellenmiş veya bedensel işlevleri sınırlanmış hayvanlara ilişkin çalışmaların farklı canlıların nasıl değerlendirildiğini ve hangi ölçütlere göre değerli kabul edildiğini sorgulamaya olanak sağladığı ifade edildi.
Programda engellilik çalışmalarının hayvanları engelli insanlarla özdeşleştirmeyi amaçlamadığı, eleştirel hayvan çalışmalarının da engelli bireyleri hayvanlaştırmayı hedeflemediği tekrarlandı. Ortak noktanın farklı varlıkları dışlayan ideolojik süreçlerin incelenmesi olduğu vurgulandı. Posthümanist yaklaşımın bu dışlama mekanizmalarını görünür kılarak insan ve insan olmayan canlılar arasındaki ilişkilerin yeniden değerlendirilmesine katkı sağladığı belirtildi.
Beden politikaları
Bu tartışma beden politikaları kavramına bağlandı. Sinan Akıllı, bedenin yalnızca et, kemik ve DNA gibi biyolojik bileşenlerden oluşan fiziksel bir yapı olarak değerlendirilemeyeceğini ifade etti. Bedenin aynı zamanda kültürel, toplumsal ve siyasal anlamlar yüklenen bir kavram olduğunu belirtti. Hangi bedenlerin sağlıklı, üretken, güzel, güçlü, normal veya değerli kabul edildiğinin tarihsel ve ideolojik süreçler içerisinde belirlendiği anlatıldı. Beden politikalarının merkezinde hangi bedenin değerli olduğu sorusunun bulunduğu ifade edildi. İnsan bedeninin yalnızca biyolojik gerçekliğiyle değil, toplumun o bedene yüklediği anlamlarla da şekillendiği belirtildi. Farklı bedenlere yönelik toplumsal beklentilerin eğitim, çalışma yaşamı, kültür, hukuk ve gündelik yaşam gibi birçok alanda etkili olduğu vurgulandı. Kapitalist üretim ve tüketim sistemleri bu konuya örnek gösterildi. Sinan Akıllı, günümüz ekonomik sisteminde en fazla üretim yapabilen bedenin daha değerli görülme eğiliminde olduğunu belirtti. Bu yaklaşımın engelli bireylerin istihdam alanında karşılaştıkları dezavantajlarla ilişkili olduğu ifade edildi. Engelli bireylerin üretkenlik ölçütleri üzerinden değerlendirilmesinin sağlamcı düşüncenin ekonomik alandaki yansımalarından biri olduğu anlatıldı. Aynı üretkenlik anlayışının insan olmayan hayvanlar üzerinde de etkili olduğu belirtildi. Endüstriyel hayvancılık uygulamaları üzerinden hayvan bedenlerinin ekonomik verimlilik amacıyla nasıl dönüştürüldüğü tartışıldı. Sinan Akıllı, Gallus gallus domesticus olarak bilinen evcil tavukların endüstriyel üretim süreçlerinde maruz kaldıkları koşulları örnek gösterdi. Tavukların doğal bedenlerinden beklenenden çok daha fazla üretim yapmaya zorlandıkları, aşırı üretim hedefleri nedeniyle sağlıklarının ve bedensel işlevlerinin olumsuz etkilenebildiği ifade edildi. Endüstriyel hayvancılıkta kullanılan çeşitli yöntemler, ilaçlar ve hormonlara ilişkin değerlendirmeler üzerinden hayvanların ekonomik amaçlarla doğal yaşam koşullarından uzaklaştırıldıkları anlatıldı. Üretimin artırılması amacıyla hayvan bedenlerinin aşırı biçimde zorlanmasının, hayvanların hareket etme ve doğal işlevlerini sürdürme kapasitelerini olumsuz etkileyebileceği belirtildi. Böylece kapitalist üretim anlayışının insan olmayan canlıları da engelleyici ve sakatlayıcı sonuçlar ortaya çıkarabilecek biçimde etkilediği ifade edildi. Bu örnek üzerinden kapitalist sistemin insan ve hayvan bedenlerini üretkenlik ölçütleri üzerinden değerlendirmesi arasında bir ilişki kuruldu. Engelli bireylerin çalışma yaşamında karşılaştıkları ayrımcılık ile hayvanların endüstriyel üretimde maruz kaldıkları koşulların aynı olaylar olmadığı, ancak üretkenliği esas alan düşünce biçiminin farklı alanlardaki sonuçları olarak incelenebileceği belirtildi.
Antroposen çalışmaları
Programda çevresel tahribatın bütün ekosistemleri etkilediği de vurgulandı. İnsan faaliyetlerinin doğal yaşam alanlarını bozabildiği, ekolojik sistemlerin kendilerini yenileme kapasitelerini sınırlayabildiği ve farklı canlıların yaşamlarını sürdürebilmelerini güçleştirebildiği ifade edildi. Bu nedenle engellilik ve engellenme kavramlarının ekolojik sistemler üzerinden de tartışılmaya başlandığı belirtildi. Antroposen kavramı bu tartışmanın önemli bir parçasını oluşturdu. Sinan Akıllı, Antroposen’in insan faaliyetlerinin gezegenin jeolojik, ekolojik ve fiziksel süreçleri üzerinde belirleyici etkiler oluşturduğu dönemi tanımlamak amacıyla kullanıldığını ifade etti. İnsanlığın çevre üzerinde kalıcı izler bıraktığı, doğal sistemleri dönüştürdüğü ve gezegenin işleyişinde önemli değişikliklere neden olduğu düşüncesinin Antroposen tartışmalarının merkezinde bulunduğu belirtildi.
Antroposen kavramına alternatif olarak önerilen farklı yaklaşımlar da ele alındı. Bunlardan birinin Jason W. Moore tarafından ortaya konulan Kapitalosen kavramı olduğu belirtildi. Kapitalosen yaklaşımının ekolojik krizin nedenlerini bütün insanlığın faaliyetlerine eşit biçimde yüklemek yerine kapitalist üretim ilişkilerine ve ekonomik sistemlere dikkat çekerek açıklamaya çalıştığı ifade edildi. Donna Haraway’ın da bu alanda farklı kavramsallaştırmalar geliştirdiği hatırlatıldı. Bununla birlikte programda özellikle Disableosen olarak adlandırılan yaklaşım üzerinde duruldu. Disableosen’in içinde bulunulan dönemi engellenme veya sakatlanma çağı olarak değerlendiren bir kavram olduğu ifade edildi. İnsan faaliyetlerinin ekosistemler ve gezegensel sistemler üzerinde oluşturduğu tahribatın canlıların ve doğal süreçlerin işlevlerini sınırlaması nedeniyle bu kavramın anlamlı bir eleştirel çerçeve sunabileceği belirtildi. Disableosen yaklaşımının, insan merkezci faaliyetlerin bütün gezegeni engelleyici sonuçlar doğurabildiği düşüncesine dayandığı anlatıldı. Doğal sistemlerin kendilerini yenileme ve işlevlerini sürdürme kapasitelerinin insan faaliyetleri nedeniyle azalmasının bu kavram üzerinden incelenebileceği ifade edildi.
Bağımsızlık ve karşılıklı bağımlılık
Emre Taşgın, engelli hakları hareketinin temel taleplerinden birinin bağımsız yaşam olduğunu hatırlattı. Engelli bireylerin bağımsız hareket edebilmeleri, kendi kararlarını verebilmeleri ve yaşamlarını başkalarının yönlendirmesi olmadan sürdürebilmeleri için hak savunuculuğu yürüttüklerini belirtti. Buna karşılık posthümanist düşüncenin bütün varlıkların birbirleriyle ilişkili ve karşılıklı bağımlı olduğunu savunduğu ifade edildi. Bu durumun engelli hakları hareketinde savunulan bağımsız yaşam anlayışıyla çelişip çelişmediği sorusu gündeme getirildi. Bağımsızlığın yalnızca engelli bireyler için değil, bütün insanlar için bir mit olup olmadığı tartışıldı.
Sinan Akıllı, bağımsızlığın nasıl tanımlandığına bağlı olarak bu soruya farklı yanıtlar verilebileceğini söyledi. Bağımsızlığın bireyin kendi kararlarını verebilmesi, iradesini kullanabilmesi veya fiziksel olarak hareket edebilmesi anlamında kullanılmasıyla varoluşsal açıdan bütünüyle bağımsız olmak anlamında kullanılmasının birbirinden farklı olduğunu belirtti. Aydınlanma felsefesinin merkezinde yer alan özerk ve kendi kendine yeten insan anlayışının, özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllardan itibaren gelişen postmodern kuramlar tarafından eleştirildiği ifade edildi. İnsan benliğinin bütünüyle bağımsız, kendi anlamını tek başına belirleyen ve dış dünyadan ayrı bir varlık olarak görülmesinin romantik bir düşünce olduğu belirtildi.
Posthümanizmin karşılıklı bağımlılık anlayışının ise insanın gerçek varoluş koşullarını hatırlattığı ifade edildi. Hiçbir insan bedeninin çevresindeki maddeden, diğer canlılardan, doğal sistemlerden veya teknolojik ortamdan tamamen bağımsız olmadığı vurgulandı. İnsanların yaşamlarını sürdürürken hava, su, besin, mikroorganizmalar, diğer canlılar ve çeşitli teknolojik sistemlerle sürekli ilişki içerisinde bulundukları belirtildi.
Sinan Akıllı, özellikle Bruno Latour’un çalışmalarının bu ilişkisel varoluş anlayışına katkı sunduğunu ifade etti. İnsan bedeninin kendisinin de yalnızca insan hücrelerinden oluşmadığını, farklı mikroorganizmalarla birlikte var olduğunu anlattı. Konuşmada ortalama yetişkin insan bedeninde yaklaşık 29 trilyon hücre bulunduğu, bunların yaklaşık 10 trilyonunun insan DNA’sı taşıdığı, geri kalan 19 trilyonunun ise bakterilerden oluştuğu yönünde bir sayısal örnek verildi. Bu örnek üzerinden insan bedeninin kendi içerisinde bile başka canlılarla birlikte var olduğu düşüncesi açıklandı. Bu sayısal karşılaştırmanın amacı, insanın biyolojik olarak bütünüyle kendisine ait ve diğer canlılardan ayrılmış bir yapı olmadığını göstermek olarak ifade edildi. İnsan bedeninin mikroorganizmalarla kurduğu ilişkilerin yaşamın sürdürülmesi bakımından önemli olduğu, insanın yalnızca kendi hücreleri üzerinden tanımlanmasının yetersiz kalabileceği belirtildi.
Teknolojik çevrenin de insanın varoluşuyla iç içe geçtiği ifade edildi. Günümüzde insanların radyasyon, elektrik akımları ve çeşitli teknolojik sistemlerle çevrili bir yaşam sürdürdükleri, bu nedenle insanın doğal ve teknolojik ortamından bağımsız düşünülemeyeceği anlatıldı. Posthümanizmin insanı çevresindeki diğer varlıklarla ilişkileri içerisinde değerlendirmesinin bu açıdan önemli olduğu belirtildi. Bununla birlikte karşılıklı bağımlılık düşüncesinin engelli bireylerin bağımsız yaşam taleplerini geçersiz hale getirmediği ifade edildi. İrade kullanma, kendi kararlarını verme ve bağımsız hareket edebilme gibi hakların farklı bir düzlemde değerlendirilmesi gerektiği belirtildi. İnsanların ontolojik olarak çevrelerine ve diğer canlılara bağımlı olmalarının, kendi yaşamları hakkında karar verme haklarının bulunmadığı anlamına gelmediği vurgulandı.
Sinan Akıllı, insanların bazı durumlarda kendi iradeleriyle hareket edebildiklerini, bazı durumlarda ise koşulların gerektirdiği davranışları gerçekleştirmek zorunda kaldıklarını anlattı. İnsan yaşamının bütünüyle sınırsız bir özgürlük üzerine kurulmadığını, ancak bireylerin belirli alanlarda kendi tercihlerini yapabildiklerini ifade etti. Böylece bağımsızlığın farklı anlamlarının birbirinden ayrılması gerektiği sonucuna ulaşıldı.
çevresel beşerî bilimler, iklim krizi ve engellenmiş ekolojiler
Sinan Akıllı’nın Kapadokya Üniversitesindeki çalışmalarının önemli bölümünü oluşturan çevresel beşerî bilimlerin temel yaklaşımı değerlendirildi. İklim değişikliği, yangınlar, seller, hava, su ve toprak kirliliği gibi çevresel sorunların yalnızca doğa bilimlerinin konusu olmadığı, insan toplumları ve kültürleriyle de doğrudan ilişkili olduğu belirtildi. Sinan Akıllı, iklim krizinin fiziksel ve biyolojik sonuçlarının doğa bilimleri tarafından incelendiğini, ancak bu krizin ortaya çıkış nedenlerinin insan toplumları ve kültürel faaliyetler içerisinde bulunduğunu ifade etti. Bu nedenle iklim krizinin yalnızca fiziksel veya biyolojik bir sorun olarak değerlendirilmesinin yetersiz olduğunu söyledi. İklim krizinin aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir kriz olduğunu vurguladı.
Çevresel beşerî bilimlerin, insanın doğayla kurduğu ilişkinin tarihsel, kültürel ve düşünsel temellerini araştırdığı belirtildi. Doğal çevre üzerinde yaşanan tahribatın insanların üretim, tüketim, yaşam biçimi ve kültürel değerleriyle ilişkili olduğu ifade edildi. Bu nedenle çevresel sorunlara yalnızca teknik çözümler geliştirmenin yeterli olmayabileceği, insanın doğayla ilişkisini şekillendiren düşünce biçimlerinin de değiştirilmesi gerektiği vurgulandı.
Antroposen kavramı çevresel beşerî bilimler açısından yeniden değerlendirildi. İnsan faaliyetlerinin gezegenin kayaç yapısı ve jeolojik süreçleri üzerinde kalıcı izler bırakması düşüncesinin Antroposen tartışmalarında önemli olduğu belirtildi. Sinan Akıllı, Uluslararası Stratigrafi Komisyonunun 2024 yılında Antroposen’in yeni bir jeolojik çağ veya dönem olarak resmîleştirilmesini kabul etmediğini hatırlattı. Bununla birlikte Antroposen kavramının jeolojik bir dönem adı olarak kabul edilmemesinin kültürel ve toplumsal tartışmalar açısından önemini ortadan kaldırmadığı ifade edildi. Sinan Akıllı, kavramın toplumsal ve kültürel değişimleri açıklamak bakımından güçlü ve yararlı bir araç olarak kullanılmaya devam edebileceğini belirtti. Jeolojik sınıflandırmalarla kültürel ve felsefi değerlendirmelerin farklı ölçütlere dayandığını anlattı.
Engellenmiş ekolojiler yaklaşımının da bu tartışmalar içerisinde değerlendirilebileceği ifade edildi. İnsan faaliyetlerinin başka canlıların ve ekosistemlerin kendi işlevlerini sürdürmelerini güçleştirmesi, doğal sistemlerin hareket ve yenilenme kapasitelerini sınırlaması ve yaşam süreçlerini bozması üzerinden engellenme kavramının ekolojik boyutlarının tartışılabileceği belirtildi. Sinan Akıllı, engellenmiş ekolojiler kavramının hangi anlamda ve hangi sınırlar içerisinde kullanılacağının önemli olduğunu ifade etti. Kavramın insan merkezci faaliyetlerin doğal sistemler üzerindeki etkilerini anlamaya yardımcı olacak eleştirel bir araç olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Bu noktada tartışma yeniden insan kavramına ve posthümanizmin temel sorularına bağlandı. İnsan merkezci düşüncenin doğayı, insan olmayan canlıları ve farklı yaşam biçimlerini insanın amaçlarına hizmet eden unsurlar olarak değerlendirdiği ifade edildi. Bu yaklaşımın ekolojik krizlerin ortaya çıkmasında önemli rol oynadığı belirtildi.
Posthümanizmin insanın kendisini merkeze alan ve diğer varlıkları ikincil konuma yerleştiren anlayışı sorgulamayı amaçladığı ifade edildi. İnsan kavramının yeniden değerlendirilmesi ve insanın diğer canlılarla ilişkilerinin farklı bir etik çerçevede ele alınması gerektiği vurgulandı.
Çevresel beşerî bilimlerin temel çağrısının insan merkezci düşünceden uzaklaşılması olduğu belirtildi. İklim krizi ve ekolojik yıkım karşısında insanın doğal çevreyle ilişkisini yeniden tanımlaması gerektiği ifade edildi. İnsan dışındaki canlıların ve ekosistemlerin yalnızca insanlar açısından taşıdıkları yarar üzerinden değerlendirilmemesi, kendi varoluşlarının ve ekolojik ilişkilerinin de dikkate alınması gerektiği savunuldu.
Sinan Akıllı, günümüzün ekolojik sorunları karşısında insan merkezci yaklaşımlardan ekoloji merkezli düşünme biçimlerine geçişin acil bir ihtiyaç olduğunu ifade etti. İnsanların doğayı yalnızca kullanabilecekleri bir kaynak olarak görmek yerine daha geniş bir yaşam ağı içerisinde kendi konumlarını yeniden değerlendirmeleri gerektiğini belirtti.
Programın kapanışına doğru günümüz dünyasında insan merkezci düşüncenin etkisinin artmaya devam ettiği yönünde bir değerlendirme yapıldı. Akademik ve felsefi çalışmaların insan merkezcilikten uzaklaşmayı savunmasına rağmen ekonomik, siyasal ve teknolojik gelişmelerin çoğu zaman insanın üstünlüğünü ve merkezi konumunu pekiştirdiği ifade edildi. Bu durumun engelli hakları savunuculuğu açısından da önemli sorular ortaya çıkardığı belirtildi. Engelli bireylerin eğitim, sağlık, erişilebilirlik ve bağımsız yaşam haklarını savunurken hangi insan anlayışını esas aldıklarının sorgulanması gerektiği ifade edildi. Hak taleplerinin bazen eleştirilen egemen insan idealine uyum sağlama beklentisiyle şekillenebileceği ihtimali gündeme getirildi. Özellikle engelli bireylerin toplumda kabul görmek için sağlıklı, üretken, bağımsız ve kendi kendine yeten ideal insan modeline ne ölçüde yaklaşmak zorunda bırakıldıkları sorusu üzerinde duruldu. Engelli hakları hareketinin bu modeli sorgularken kendi savunuculuk çalışmalarında da aynı ölçütleri yeniden üretme riskiyle karşılaşıp karşılaşmadığının düşünülmesi gerektiği belirtildi.
