|

Engelsiz Bilişim Gündemi (3. bölüm)

 

Engelsiz Bilişim Gündemi programının üçüncü bölümünde Emre Taşgın ve Süleyman Doğan, Türkiye’den dünyaya engellilik, teknoloji ve erişilebilirlik alanındaki güncel gelişmeleri değerlendiriyor.

 

Apple’dan yapay zeka destekli erişilebilirlik vaatleri

Programın ilk gündemi Apple’ın yapay zekâ destekli erişilebilirlik hamleleri oluyor. Süleyman, Apple’ın Apple Intelligence ile güçlendirdiği yeni erişilebilirlik özelliklerini duyurduğunu söylüyor. Bu özelliklerin iPhone, iPad, Mac, Apple TV ve Vision Pro gibi cihazlarda kullanılacak doğal dil işleme kontrollerini, VoiceOver geliştirmelerini, otomatik altyazı desteğini ve görsel açıklamaları kapsadığı aktarılıyor. Özellikle görme engelli kullanıcılar için kamera görüntüsündeki nesnelerin açıklanması, altyazısı olmayan videolara otomatik altyazı eklenmesi ve fiziksel engelli bireylerin cihazlarını doğal sesli komutlarla kontrol edebilmesi dikkat çekiyor.

Emre, Apple kullanıcısı olarak Apple’ın erişilebilirlik alanında geçmişte çıtayı çok yukarı taşıdığını, bu nedenle bugün yeni özellikler sunsa bile engelli kullanıcıları ikna etmekte eskiye göre daha fazla zorlandığını söylüyor. Ona göre Android tarafında küçük bir gelişme olduğunda kullanıcılar bunu olumlu karşılayabiliyor; fakat Apple bir yenilik sunduğunda “eskisi gibi değil” eleştirisi daha kolay geliyor. Emre, bunun bir yönüyle Apple’ın geçmişte çok hızlı ilerlemesinden sonra yaşanan duraklamanın kullanıcıda yarattığı hisle ilgili olduğunu, diğer yönüyle de Apple’ın gerçekten zaman zaman mevcut erişilebilirlik hatalarını ihmal ettiğini belirtiyor. Yeni özellik çıkarma isteği sırasında var olan VoiceOver ve erişilebilirlik sorunlarının gözden kaçabildiğini ifade ediyor.

Apple’ın kamera üzerinden canlı görsel tanıma özelliği programda özellikle ayrıntılı ele alınıyor. Emre, şu anda görme engelli bir kişinin fotoğraf çekerken kameranın bir yüzün sağa dönük, sola dönük ya da ortada olduğu gibi bazı yönlendirmeler verdiğini; yeni durumda ise kameranın kadrajına giren nesnelerin daha kapsamlı şekilde anlatılmasının beklendiğini söylüyor. Bunun hem fotoğraf çekme sırasında hem de çevredeki nesneleri tanıma açısından önemli olacağını belirtiyor. Ekrandaki görsellerin daha hızlı betimlenmesi de önemli bulunuyor. Emre, şu anda üst düzey iPhone modellerinde kullanıcının “bu ekranı betimle” dediğinde görselin ChatGPT’ye gönderildiğini ve oradan betimleme alındığını, ancak bunun zaman kaybı yaratabildiğini söylüyor. Yeni sistemde bunun nasıl işleyeceğinin kullanım açıldığında görüleceğini belirtiyor.

Programda Apple’ın yapay zekâ tarafında ChatGPT’den Gemini’ye geçebileceği yönündeki söylentiler de konuşuluyor. Emre, Apple ürünlerindeki yapay zekâ deneyimlerinde ChatGPT yerine Gemini’nin kullanılabileceğine dair haberler gördüğünü söylüyor. Bu gelişmenin özellikle büyüteç uygulamalarında da etkili olabileceğini, daha iyi kontrast özellikleri ve daha aktif görsel betimleme desteğiyle büyüteç deneyiminin gelişebileceğini ifade ediyor.

Fiziksel engelli bireyler için sesle cihaz yönetimi de programda önemli bir başlık oluyor. Emre, ellerini kullanmakta zorlanan kişilerin cihazlarını sesli komutlarla yönettiğini ve yeni yapay zekâ destekli sistemlerle bunun daha doğal hale gelebileceğini anlatıyor. Eskiden ekrandaki öğeleri kullanmak için rakam söylemek ya da etiket seslendirmek gerekirken, yeni dönemde kullanıcının doğrudan ekranda gördüğü şeyi söyleyebileceği ifade ediliyor. Örneğin kullanıcı “bu restoran menüsüne tıkla” dediğinde sistemin ilgili öğeyi anlayıp tıklayabileceği aktarılıyor. Emre, bu gelişmenin yalnızca Apple ürünleriyle sınırlı kalmayacağını, gelecekte tüm teknoloji ürünlerinde sesle yönetimin daha yaygın hale geleceğini düşünüyor. Hatta elini kullanmakta zorlananların yanında, genel kullanıcıların da zamanla sesle cihaz yönetimini daha fazla tercih edeceğini söylüyor. Akıllı ev teknolojileri daha bütçe dostu hale geldikçe bu dönüşümün daha belirginleşeceği değerlendiriliyor.

İşitme engelli kullanıcılar açısından Apple’ın otomatik altyazı özelliği ayrıca ele alınıyor. Süleyman’ın belirttiği gibi altyazısı olmayan videolara altyazı eklenmesi önemli bir yenilik olarak görülüyor. Emre, bunun WhatsApp üzerinden paylaşılan videolarda, YouTube dışında kalan içeriklerde ve altyazı desteği bulunmayan farklı video ortamlarında yararlı olacağını söylüyor. YouTube’un zaten otomatik altyazı desteği sunduğunu, ancak altyazının olmadığı başka platformlarda bu özelliğin büyük değer taşıyacağını ifade ediyor. Emre, başka bir kaynakta bu özelliğin ilk aşamada İngilizce olarak başlayabileceğini okuduğunu, Apple’ın bazı özellikleri farklı dillere kademeli olarak sunduğunu hatırlatıyor.

İşitme engellilerle ilgili bir başka gelişme olarak FaceTime görüşmelerine işaret dili desteğinin API aracılığıyla entegre edilebileceği bilgisi aktarılıyor. Ayrıca çevrede bir işitme engelli kişinin ismi söylendiğinde telefonun titreşimle uyarı verebileceği bir özellikten söz ediliyor. Emre, bu özelliğin detaylarını çok net görmediğini, ancak anladığı kadarıyla birisi kişinin adını söylediğinde cihazın kullanıcıyı titreşimle uyarabileceğini söylüyor. Örneğin Emre’nin “Süleyman” diye seslenmesi halinde Süleyman’ın telefonunun titreyerek ona isminin söylendiğini bildirebileceği anlatılıyor.

Apple Vision Pro tarafında da özellikle bedensel engelli kullanıcıları ilgilendiren bir özellik gündeme geliyor. Programda, ABD’de bazı akülü tekerlekli sandalyelerin Apple Vision Pro ile göz hareketleri üzerinden yönetilebildiği aktarılıyor. Bu sistemde joystick yerine kullanıcının göz hareketleriyle sandalyeyi yönlendirebileceği söyleniyor. Emre, bunun henüz deneysel sayılabilecek bir özellik olduğunu, bazı tekerlekli sandalyelerde kullanıma sunulduğunu ve verimli bulunursa ileride daha fazla modele ya da ülkeye yayılabileceğini belirtiyor. Apple’ın televizyonlarda, iPhone tutmayı kolaylaştıran yeni tutaçlarda ve farklı cihaz deneyimlerinde de çeşitli erişilebilirlik geliştirmeleri sunduğu ifade ediliyor. Ancak bu özelliklerin kullanıcıları ne kadar tatmin edeceğinin ancak yıl sonuna doğru daha geniş kullanıma açıldığında anlaşılacağı vurgulanıyor.

Süleyman, Apple Vision Pro’nun kullanımını artırmaya dönük çabalara dikkat çekiyor. Vision Pro’nun kullanıcı sayısının düşük olduğunu, pahalı bir ürün olması nedeniyle herkes tarafından erişilemediğini söylüyor. Emre de Vision Pro’nun diğer alternatif gözlüklere göre çok daha pahalı olduğunu, örneğin Ray-Ban akıllı gözlüklerinin daha erişilebilir fiyatlardan konuşulduğunu belirtiyor. Ray-Ban gözlüklerinin bazı ülkelerde 300 dolar civarında satıldığını, Türkiye’ye doğrudan distribütör aracılığıyla gelip gelmediğinden emin olmadığını, bazı modellerin marketlerde bile görülebildiğini söylüyor. Vision Pro’nun beklenen ilgiyi görmemesinde fiyatının ve hantallığının etkili olabileceği değerlendiriliyor.

Apple’ın yapay zekâ stratejisi de programda eleştiriliyor. Emre, Apple’ın yapay zekâyı doğrudan kendisinin sunmak yerine üçüncü taraflarla anlaşarak ilerlediğini, önce OpenAI ile çalıştığını, şimdi Gemini’ye geçiş söylentilerinin konuşulduğunu belirtiyor. Apple’ın elektrikli araç projesine başlayıp sonra bırakması, yapay zekâ tarafında yeterince ilerleyemediği yönündeki eleştiriler ve CEO değişimi ihtimali de programda değinilen konular arasında yer alıyor. Emre, Apple’ın yeni dönemde genel stratejisinin ve erişilebilirlik politikasının nasıl şekilleneceğinin izlenmesi gerektiğini söylüyor.

 

kameralı AirPods mu geliyor?

Programın ikinci Apple başlığı, kameralı AirPods iddiası oluyor. Süleyman, Apple’ın yapay zekâ destekli kameralı bir AirPods modeli üzerinde çalıştığına dair haberler olduğunu söylüyor. Bu iddiaya göre kulaklıklara düşük çözünürlüklü kızılötesi kameralar yerleştirilecek; ancak bu kameralar fotoğraf ya da video çekmek için değil, Siri’nin çevreyi algılamasına ve kullanıcıya çevresi hakkında bilgi vermesine yardımcı olmak için kullanılacak. Böylece kullanıcı telefonunu eline almadan yalnızca kulaklığıyla çevresindeki nesneler hakkında bilgi alabilecek.

Emre, bu gelişmenin özellikle görme engelliler açısından ilginç olduğunu söylüyor. Akıllı gözlüklerle ilgili haberlerde sık sık “görme engellilerin gözü açılacak” gibi hatalı ve abartılı başlıklar kullanıldığını, bunun görme engellilik algısına sorunlu şekilde hizmet ettiğini belirtiyor. Ona göre her teknolojik çözümü mutlaka gözlük formunda düşünmek gerekmiyor. AirPods, Apple’ın en popüler ve başarılı ürünlerinden biri olduğu için, kulaklığa kamera eklenmesi ilk bakışta garipsense de işlevsel çalışırsa ilgi çekici olabilir. Emre, gözlük taktığında ağırlık hissettiğini, bu yüzden çevreyi tanımak için kulaklık kullanma fikrinin kendisine daha cazip gelebileceğini söylüyor. Bu ürünün Eylül ayında Apple’ın yeni ürün tanıtımları döneminde duyurulabileceğine dair söylentiler olduğunu, haberin bir tür sızıntı ya da kamuoyu yoklaması niteliği taşıyabileceğini düşünüyor.

Süleyman da kameralı AirPods fikrine olumlu yaklaşıyor. AirPods kullanmadığını ama böyle bir özellik olursa kullanmayı düşünebileceğini söylüyor. Günlük yaşamda insanların çevreden koparak, cihazlarına dalarak hareket ettiğini; kulaklığın çevre farkındalığını artırabilecek bir araç olabileceğini ifade ediyor. Gözlük yerine kulaklığın daha rahat alışılabilecek bir form olduğunu düşünüyor. Emre de kameranın ağırlık yapmaması ve görüntüyü işleyip anlamlı yorumlara dönüştürecek çiplerin başarılı çalışması gerektiğini ekliyor.

Gözlük kullanan kişiler açısından akıllı gözlüklerin zorlukları da konuşuluyor. Süleyman numaralı gözlük kullandığını, bu nedenle başka bir teknolojik gözlüğü mevcut gözlüğünün üzerine takmanın zor hatta imkânsıza yakın olabileceğini söylüyor. Emre, gelecekte numaralı gözlüklerle teknolojik özelliklerin ilişkilendirilip ilişkilendirilemeyeceğini soruyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre az gören ve hiç görmeyenlerin sayısının yüz milyonlarla ifade edildiğini, gözlük takanlar da hesaba katıldığında dünyada yaklaşık 1 milyar insanın bir şekilde göz problemi yaşadığını söylüyor. Bu nedenle akıllı gözlük teknolojilerinin numaralı gözlüklerle uyumlu hale gelmesinin büyük bir ihtiyaç olabileceği değerlendiriliyor.

 

Avrupa Ligi Finali’nde işitme engelliler için Sound X teknolojisi

Program daha sonra spor ve erişilebilirlik başlığına geçiyor. Süleyman, Türkiye’de Beşiktaş Park’ta oynanan Aston Villa-Freiburg maçında işitme engelli sporseverler için Sound X teknolojisinin ilk kez kullanıldığını aktarıyor. Bu teknoloji, ortam seslerini algılayıp titreşime dönüştüren bir sırt çantası ya da giyilebilir cihaz olarak tanımlanıyor. Süleyman, bunun yelek ya da bilgisayar çantası benzeri bir yapıda olabileceğini söylüyor. Cihaz, tezahüratları, alkışları ve maç atmosferindeki sesleri algılayarak titreşim yoluyla işitme engelli kullanıcıya aktarıyor. Böylece işitme engelli sporseverler tribün atmosferini yalnızca görsel olarak değil, bedensel titreşimler yoluyla da deneyimleyebiliyor.

Emre, benzer bir teknolojinin daha önce görme engelliler için Fenerbahçe-Kasımpaşa maçında denendiğini hatırlatıyor. O uygulamada da can yeleği benzeri bir ürün kullanıldığını, futbolcuların sahadaki hareketlerinin kullanıcının sırtına çizilerek aktarıldığını söylüyor. Bu sistemin biraz insan, biraz yapay zekâ desteğiyle çalıştığını ve bazı görme engelli arkadaşlarının bunu denediğini belirtiyor. Emre, gelecekte kendisinin de böyle bir teknolojiyi denemek istediğini ifade ediyor. Görme engelliler için sahadaki oyuncu hareketlerini hissedebilmek ne kadar önemliyse, işitme engelliler için de tribünün tepkilerini, alkışları, tezahüratları ve genel atmosferi hissedebilmek o kadar önemli görülüyor.

Spor erişilebilirliği bağlamında Emre, engellilik alanındaki gündemin artık yalnızca işe katılım, eğitim, sağlık hizmetlerinden yararlanma gibi temel konularla sınırlı kalmadığını; stadyumlarda erişilebilirlik gibi daha geniş sosyal katılım alanlarının konuşulmaya başlandığını söylüyor. Ona göre dönüşümün asıl göstergesi budur. Avrupa Ligi finalinde ya da büyük bir organizasyonda erişilebilirlik teknolojisinin Türkiye’de denenmiş olması bile önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Emre, dünyada Amerikan futbolu, basketbol, beyzbol ve buz hokeyi gibi sporları betimleyen ya da hissedilebilir hale getiren farklı teknolojilerin de olduğunu, ilerleyen haftalarda bunların da anlatılabileceğini söylüyor.

 

2026 FIFA Dünya Kupası için Toronto’da erişilebilirlik hazırlıkları

Bir sonraki gündem 2026 FIFA Dünya Kupası ve Toronto’daki erişilebilirlik hazırlıkları oluyor. Süleyman, Türkiye’nin de uzun bir aradan sonra yer alacağı Dünya Kupası için Toronto’da yalnızca stadyumun değil, stadyuma ulaşımın da erişilebilir hale getirilmesi amacıyla çalışmalar yürütüldüğünü aktarıyor. Şehir genelinde Navilens destekli yönlendirme sistemlerinin test edildiği söyleniyor. Navilens, kullanıcının telefon kamerasını çevreye tuttuğunda özel kodları algılayan, kullanıcının hangi noktaya baktığını, o noktaya ne kadar uzakta olduğunu ve çevredeki önemli yönlendirme bilgilerini aktaran bir sistem olarak açıklanıyor. Bu sayede görme engelli bireyler kalabalık ortamlarda daha bağımsız şekilde yön bulabiliyor.

Emre, Navilens’in yalnızca görme engelliler için değil, işitme engelliler ve İngilizce bilmeyen kişiler için de önemli olabileceğini belirtiyor. Özellikle tabelaların anlaşılması, yönlendirme bilgilerinin kişiselleştirilmesi ve farklı dillerde erişilebilir hale gelmesi açısından bu teknolojinin değerli olduğunu söylüyor. Navilens’in QR koddan farkını da açıklıyor. Görme engelli bir kişi olarak QR kodları okutmakta zorlandığını, çünkü telefonu doğru açıyla ve doğru noktaya odaklamanın güç olduğunu anlatıyor. Navilens kodlarının ise daha uzaktan ve daha esnek biçimde algılanabildiğini, bu nedenle ambalajlarda, ulaşım noktalarında ve farklı kamusal alanlarda kullanılabileceğini ifade ediyor. Toronto’da bir ulaşım istasyonunda başlayan uygulamanın bütün şehre yayılmaya çalışıldığını söylüyor.

Emre, Navilens ya da benzeri kodların bina içi navigasyon sistemleri açısından da önemli bir alternatif olabileceğini düşünüyor. Bugün bazı bina içi yönlendirme sistemlerinin beacon teknolojileriyle kurulduğunu, fakat bunların maliyetli olabildiğini belirtiyor. Gelecekte Navilens benzeri sensörsüz ya da daha düşük maliyetli kod tabanlı sistemlerin bina içi navigasyonda daha yaygın kullanılıp kullanılamayacağını önemli bir soru olarak görüyor. Stadyumun erişilebilir olmasının tek başına yeterli olmadığını; kişinin evinden çıkıp ulaşım aracına binmesi, inmesi, yönünü bulması, özellikle yabancı bir şehirde stadyuma ulaşması gerektiğini söylüyor. Bu nedenle şehir ölçeğinde erişilebilir yönlendirme sistemleri kritik bulunuyor.

 

KKTC’de dijital erişilebilirlik eğitimi

Programın sonraki haberi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden geliyor. Süleyman, KKTC Cumhurbaşkanlığı’nda dijital erişilebilirlik eğitimi verildiğini aktarıyor. Kurumsal web sitesi ve sosyal medya hesaplarının engelli bireyler için daha erişilebilir hale getirilmesi amacıyla iki gün süren bir eğitim programı düzenlendiği belirtiliyor. Bu eğitime Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Yeliz Yeşilada ve Şükrü Eraslan katkı sağlıyor.

Emre, Yeliz Yeşilada ve Şükrü Eraslan’ın çok kıymetli akademisyenler olduğunu söylüyor. Şükrü Eraslan ile yakın zamanda tanıştığını, Yeliz Yeşilada’yı ise daha uzun süredir tanıdığını ve onunla bir söyleşi de yaptığını belirtiyor. Yeliz Yeşilada’nın Türkiye Engelsiz Bilişim Platformu programlarına zaman zaman katıldığını söylüyor. Türkiye Engelsiz Bilişim Platformu’nun yıllardır KKTC’de “Engelsiz Bilişim Günleri” adı altında etkinlikler düzenlediğini, kendisinin de pandemiden önce bu etkinliklerden birine katılarak uzaktan eğitimde erişilebilirlik üzerine sunum yaptığını anlatıyor. O dönem uzaktan eğitim ve erişilebilirlik konularının bugünkü kadar gündemde olmadığını, pandeminin ardından bu konuların çok daha merkezi hale geldiğini ifade ediyor.

Emre, Yeliz Yeşilada’nın Türkiye’de de kamu kurumlarına ve üniversitelere yönelik web erişilebilirliği ve dijital erişilebilirlik eğitimleri verdiğini, bu eğitimlerin farkındalığın artmasında önemli etkisi olduğunu söylüyor. WCAG olarak bilinen, web siteleri ve mobil uygulamaların erişilebilir hale gelmesine yönelik dünya çapında kabul görmüş standartların geliştirilmesi süreçlerinde de Yeliz Yeşilada’nın zaman zaman görev aldığını belirtiyor. Türkiye’nin bu tür değerlere sahip çıkması gerektiğini, değerli insanların kolayca harcanmaması gerektiğini vurguluyor. KKTC’de verilen eğitimlerin yalnızca eğitim olarak kalmamasını, başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere kamu kurumlarında ve daha sonra diğer hizmet sektörlerinde somut dijital erişilebilirlik uygulamalarına dönüşmesini umduğunu söylüyor. Yeliz Yeşilada ve Şükrü Eraslan’a başarılar diliyor; hem KKTC’nin hem Türkiye’nin dijital erişilebilirlik yolunda aşması gereken birçok bariyer olduğunu, bunların aşılması için çalışılması gerektiğini belirtiyor.

 

NFB, web erişilebilirliğinin ertelenmesini yargıya taşıdı

Programın bir diğer önemli gündemi Amerika Birleşik Devletleri’nde kamu kurumlarının web siteleri ve mobil uygulamaları için erişilebilirlik uyum süresinin ertelenmesine karşı açılan dava oluyor. Süleyman, Nisan ayında ele alınan bir gelişmenin devamı olarak, ABD’de kamu kurumlarının erişilebilirlik uyum süresinin ertelendiğini ve bu ertelemenin yargıya taşındığını söylüyor. Amerikan Ulusal Körler Federasyonu’nun, Adalet Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı’na karşı dava açtığı aktarılıyor. Federasyon, eyalet ve yerel yönetim web sitelerinin engelli bireyler için erişilebilir hale getirilmesini zorunlu kılan düzenlemenin bir yıl ertelenmesini hukuka aykırı buluyor.

Programda, erteleme sonrasında büyük yerel yönetimler için sürenin 2027 Nisan’a, daha küçük yerel yönetimler için ise 2028 Nisan’a bırakıldığı belirtiliyor. Engelli hakları savunucularına göre dijital kamu hizmetlerine erişim artık eğitim, sağlık, kamu hizmetleri ve sosyal yaşama katılım açısından temel bir hak olarak görülüyor. Emre, ABD’de uygulamanın yürürlüğe girmesine yalnızca dört gün kala ertelendiğini hatırlatıyor. Nüfusu 50.000 ve üzerinde olan kamu kurumlarının 2027’ye, nüfusu 50.000’in altında olanların ise 2028’e kadar web sitelerini ve mobil uygulamalarını erişilebilir hale getirmekle yükümlü olacağını söylüyor. Ancak bu ertelemenin 130 kadar sivil toplum örgütü tarafından eleştirildiğini ve ortak açıklamalar yapıldığını belirtiyor.

Emre, Amerikan Ulusal Körler Federasyonu’nun dünyada vizyonu kabul gören önemli bir sivil toplum kuruluşu olduğunu söylüyor. Federasyonun bu konuyu dava etmesini anlamlı buluyor. Çünkü dijital erişilebilirliğin artık ertelenebilir bir konu olmadığını düşünüyor. Hastane randevularının dijital ortamda alındığını, uzaktan eğitimin yaygınlaştığını, yerel yönetim hizmetlerine dijital kanallardan erişildiğini ve kamu hizmetlerine erişimde dijital ortamların vazgeçilmez hale geldiğini anlatıyor. Bu nedenle web ve mobil uygulama erişilebilirliğinin ABD’de de Türkiye’de de her yerde önemli olduğunu vurguluyor.

Emre, hukukçuların ABD özelinde bir başka noktaya da dikkat çektiğini söylüyor. 1990 tarihli Amerikan Engelliler Yasası’na göre erişilebilirlik yükümlülüklerinin zaten var olduğu, dolayısıyla yeni düzenlemenin ertelenmesinin engelli bireylerin taleplerini ortadan kaldırmadığı savunuluyor. Emre, davanın nasıl sonuçlanacağını ve 2027’ye kadar karar çıkıp çıkmayacağını bilmediğini, ABD hukuk süreçlerini yakından takip etmediğini belirtiyor. Ancak bu gelişmenin program açısından bir “fikri takip” örneği olduğunu söylüyor. İlk bölümde bu ertelemenin anlatıldığını, şimdi yeni gelişmenin aktarıldığını, ileride başka bir haber olursa onun da paylaşılacağını ifade ediyor. ABD’de sivil toplum kuruluşlarının dijital erişilebilirliği önemsediklerini ve bunu yargı yoluyla da gösterdiklerini belirtiyor.

 

Klima bir zorunluluk

Programın son ana haberi The Guardian’da yayımlanan bir köşe yazısından hareketle sıcak hava dalgaları, engellilik, kronik hastalıklar ve iklim krizi ilişkisi üzerine oluyor. Süleyman, yazıda sıcak hava dalgalarının engelli ve kronik hastalığı olan bireyler için yalnızca rahatsız edici değil, doğrudan güvenlik ve sağlık riski oluşturan bir durum olarak ele alındığını aktarıyor. Klima gibi çözümlere en çok ihtiyaç duyan kişilerin çoğu zaman bu çözümlere ekonomik olarak erişemediği vurgulanıyor. İklim kriziyle birlikte erişilebilirliğin artık yalnızca dijital platformlar, ulaşım ya da teknolojiyle sınırlı olmadığı; barınma, kamusal alanlar, serinleme merkezleri ve afet hazırlığı gibi günlük yaşamın tamamını kapsayan bir konu haline geldiği ifade ediliyor.

Emre, COP zirvesinin bu yıl Antalya’da düzenleneceğini ve iklim krizinin ilerleyen aylarda daha fazla konuşulacağını söylüyor. The Guardian’daki yazının İngiltere özelinde olduğunu, orada sıcaklıkların 40 dereceyi bulmasının tartışıldığını ve bu koşullarda klimanın artık lüks değil zorunluluk olarak ele alındığını belirtiyor.

Emre, klimanın lüks mü yoksa zorunlu ihtiyaç mı olduğu sorusunun artık daha ciddi hale geldiğini söylüyor ve “klima sınıfsaldır” ifadesini kullanıyor. Bununla, klimaya en çok ihtiyaç duyan kişilerin çoğu zaman ekonomik olarak klimaya en az erişebilen kişiler olduğunu anlatıyor. Klimaların pahalı ürünler olduğunu, ancak belli bir ekonomik gücü olanların taktırabildiğini söylüyor. The Guardian yazısında kısa ve orta vadede serinleme merkezleri oluşturulması talebinin yer aldığını aktarıyor. Kış aylarında insanların ısınabilmek için gidebildiği sıcak hava merkezleri olduğu, buna benzer şekilde yazın da insanların serinleyebileceği kamusal merkezler oluşturulması gerektiği ifade ediliyor. New York’ta buna benzer uygulamalar olduğu, İngiltere’de de istenildiği belirtiliyor.

Uzun vadede ise evlerin sıcak hava dalgalarına daha dayanıklı, daha iyi yalıtımlı ve iklim krizine uyumlu şekilde tasarlanması gerektiği konuşuluyor. Emre, klimanın sağlık açısından da bazı olumsuzlukları olabileceğini, kendisinin klimada uzun süre kalınca baş ağrısı yaşadığını ve bu nedenle klimaya karşı bir direnci olduğunu söylüyor. Ancak iklim krizinin en fazla orta sınıf ve altındaki grupları etkileyeceğini vurguluyor. Yangın, sel, aşırı sıcak ya da aşırı soğuk gibi afet ve iklim olaylarından ekonomik olarak daha kırılgan grupların daha fazla etkileneceğini belirtiyor. Bu başlığın programa alınma gerekçesini de açıklıyor: Klima bir teknoloji ürünü olarak sıcak hava ve iklim krizinden etkilenmenin kısa vadeli çözümü gibi görülüyor; bu nedenle engellilik, teknoloji ve erişilebilirlik gündemiyle ilişkili hale geliyor.

Emre, Türkiye’nin İngiltere’ye göre çok daha sıcak bölgeleri olduğunu hatırlatıyor. Urfa, Antep, Mardin, İzmir ve Antalya’daki izleyicilerin İngiltere’de 40 derece konuşuluyorsa Türkiye’de ne yapılması gerektiğini sorabileceğini söylüyor. Süleyman, Manisa’da geçen yıl 47-48 derecelerin görüldüğünü belirtiyor. Emre de Britanya’da 40 derecenin büyük bir mesele olarak konuşulduğunu, Türkiye’nin bazı bölgelerinde ise 47-48 derece sıcaklıkların görüldüğünü söyleyerek iklim krizinin Türkiye açısından da çok ciddi olduğunu vurguluyor.

Paylaş: