|

Engellilerin Gündemi (78. bölüm)

 

Engellilerin Gündemi programının 78. Bölümünde, geride bırakılan iki hafta içerisinde basında, sivil toplumda, sosyal medyada ve genel olarak engellilik alanında gündeme gelen gelişmeler ele alınıyor.

 

Engellilerin Gündemi istatistikleri

Bu bölümün özel bir anlamı olduğu, programın iki haftada bir yayımlanması nedeniyle 78. bölümle birlikte üç yılın hiç ara verilmeden ve istikrarlı biçimde tamamlandığı vurgulanıyor. Bu nedenle güncel haberlere geçilmeden önce Engellilerin Gündemi’nin son bir yıllık haber istatistikleri değerlendiriliyor.

Son bir yılın coğrafi haber dağılımına bakıldığında programda toplam 150 haberin ele alındığı görülüyor. Bunların 73’ü ulusal, 71’i yerel, 6’sı ise uluslararası haberlerden oluşuyor. Programın esas olarak Türkiye’deki engellilik gündemine yoğunlaşması, uluslararası gelişmelerin ise başka içerik ve serilerde değerlendirilmesi nedeniyle uluslararası haberlerin sayısının düşük kaldığı belirtiliyor. Ulusal haberler toplam haberlerin yaklaşık yüzde 48,67’sini, yerel haberler yüzde 47,33’ünü, uluslararası haberler ise yüzde 4’ünü oluşturuyor. Konu başlıkları incelendiğinde son bir yılda en fazla ulaşım sorunlarının konuşulduğu görülüyor. Otobüslerde, metrolarda, diğer toplu taşıma sistemlerinde ve engelli otoparklarında yaşanan sorunlarla ilgili 26 haber ele alınmış ve bunlar bütün haberlerin yüzde 17,33’ünü oluşturmuş. İkinci sırada ÖTV muafiyeti yer alıyor. 26 program içerisinde ÖTV muafiyetine ilişkin 19 ayrı haber konuşulmuş; bu haberlerde kimi zaman sivil toplum kuruluşlarının açıklamalarına, kimi zaman farklı illerde yaşanan olaylara, kimi zaman da mahkemelerden çıkan kararlara yer verilmiş. ÖTV muafiyetiyle ilgili haberlerin toplam içerisindeki oranı yüzde 12,67 olmuş. İstihdam ise 15 haberle yüzde 10’luk bir paya sahip. Bu başlık altında özel sektörde engelli istihdamında yaşanan sorunlar ve yenilikçi çözümler, İŞKUR’un sağladığı imkânlar ve Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı, yani EKPSS ile ilgili gelişmeler ele alınmış. Engellilerin eğitimi konusunda 14 haber yayımlanmış ve bu alan yüzde 9,33’lük bir pay oluşturmuş. Engellilik farkındalığıyla ilgili 13 haber ise toplamın yüzde 8,67’sine karşılık gelmiş.

Toplam 71 yerel haberin illere ve bölgelere göre dağılımı da ayrıca değerlendiriliyor. En fazla yerel haber Ankara’dan paylaşılmış ve Ankara 9 haberle ilk sırada yer almış. İstanbul’dan 6; İzmir, Kocaeli ve Muğla’dan ise beşer haber programa taşınmış. Türkiye’nin yedi bölgesinden de yerel haber yayımlandığı, ancak bölgeler arasında belirgin farklılıkların bulunduğu aktarılıyor. Marmara ve Ege bölgelerinden 14’er haber yayımlanmış; bu iki bölgenin her biri yerel haberlerin yüzde 19,72’sini oluşturmuş. Böylece yerel haberlerin yaklaşık yüzde 39’u yalnızca Marmara ve Ege’den gelmiş. Akdeniz ve İç Anadolu bölgelerinden 13’er haber paylaşılmış ve bunların her birinin oranı yüzde 18,31 olmuş. Güneydoğu Anadolu’dan 8 haberle yüzde 11,27, Doğu Anadolu’dan 6 haberle yüzde 8,45 oranında içerik aktarılmış. Yıl boyunca en az haberin Karadeniz Bölgesi’nden geldiği ve bu bölgenin yüzde 4,23’lük bir paya sahip olduğu belirtiliyor. Böylece yerel vakaların özellikle Ege, Marmara, İç Anadolu ve Akdeniz bölgelerinde yoğunlaştığı görülüyor.

 

İzmir’de bir anne engelli çocuğunu öldürdü, sonra intihar etti

Bu üç yıllık değerlendirmeden sonra 78. bölümün güncel haberlerine geçiliyor ve ilk haber İzmir’in Urla ilçesinde yaşanan son derece ağır bir olay oluyor. 60 yaşındaki Nurten Kandemir’in, lösemi tedavisi gören 19 yaşındaki zihinsel engelli oğlu Ahmet Barış Kandemir’i tabancayla öldürdükten sonra intihar ettiği aktarılıyor. Olayın engelli bireyler ve aileleri arasında yoğun biçimde tartışıldığı; sivil toplum kuruluşlarının açıklamalar yaptığı, imza kampanyalarının başlatıldığı ve bazı siyasi yapıların da bu kampanyalara veya açıklamalara destek verdiği belirtiliyor. Buradan hareketle olayın yalnızca bireysel bir trajedi olarak ele alınmaması, engelli çocuğu bulunan ve özellikle yoğun bakım gereksinimi olan kişilerin ailelerinin yıllardır dile getirdiği “Biz öldükten sonra bu çocuklara ne olacak?” sorusunun konuşulması gerektiği savunuluyor. Bu ailelerde ciddi bir tükenmişlik yaşandığına dikkat çekiliyor. Emre Taşgın da mesleği nedeniyle bu ailelerle ve çocuklarıyla doğrudan temas kurduğunu, çocukların zaman zaman kendi öğrencileri olduğunu ve bu nedenle ailelerin kaygılarını yakından bildiğini söylüyor. Bazı ebeveynlerin, kendilerinden sonra çocuklarının başkalarına muhtaç olmaması için çocuklarının kendilerinden önce ölmesini dilediklerini dahi ifade ettikleri aktarılıyor. Engelli bireyin engelli olmayan kardeşleri varsa onların gelecekte ne ölçüde bakım sağlayabileceklerinin belirsiz olduğu; bazı ailelerin ise engelli çocuklarının ardından genetik riskler, tıbbi değerlendirmeler veya başka kaygılar nedeniyle ikinci bir çocuk yapmadıkları ve sonuçta yalnızca engelli çocuk ile ebeveynlerden oluşan aile yapılarının ortaya çıkabildiği anlatılıyor.

Bu olay üzerinden Türkiye’de bakım politikasının bütünüyle yeniden değerlendirilmesi gerektiği savunuluyor. Engelli çocuğu bulunan anne ve babaların geleceğe ilişkin “Ben öldükten sonra çocuğuma ne olacak?” kaygısını yaşamayacağı sistemlerin kurulması gerektiği ifade ediliyor. Alternatif bakım modellerinin neler olabileceğinin araştırılması, kişisel asistanlık sisteminin Türkiye koşullarına uyarlanıp uyarlanamayacağının tartışılması, ev içi bakım standartlarının geliştirilmesi ve ebeveynlerin sürekli bakım yükünden kaynaklanan tükenmişlikten uzaklaşabilmeleri için kendilerine zaman ayırmalarını sağlayacak destek mekanizmalarının oluşturulması gerektiği belirtiliyor. Ailelerin kendilerini yalnız hissetmemelerinin önemine dikkat çekiliyor. Yerel yönetimlerin, merkezi yönetimin, kamu otoritelerinin ve sivil toplumun bir araya gelerek geçici değil kalıcı politikalar geliştirmesi gerektiği savunuluyor. Bu olayın programda ele alınan ilk benzer vaka olmadığı da özellikle vurgulanıyor. Önce çocuklarını, ardından kendilerini öldüren babaların ve geride “Bunu yapmak zorundaydım” şeklinde mektuplar bırakan kişilerin haberlerinin daha önce de işlendiği; benzer biçimde anne vakalarının da bulunduğu hatırlatılıyor. Programın üç yıllık geçmişine ve 78 bölüme ulaşmış olmasına rağmen aynı tür olayların tekrarlanmasının sorunun sürekliliğini gösterdiği ifade ediliyor. Ayrıca intihar haberlerinin yayılmasının başka insanlar üzerindeki olası etkisi de sorgulanıyor ve intiharın bulaşıcılık riski olabileceği düşüncesi dile getiriliyor. Engelli çocuğu bulunan ailelere ilişkin bu tür vakalar kamuoyuna aktarıldıkça, benzer durumdaki başka ailelerin zihninde de aynı düşüncelerin ortaya çıkıp çıkmadığı sorusu gündeme getiriliyor.

 

Gaziantep’te işitme ve konuşma engelli genç kadına cinsel istismar

İkinci haber Gaziantep’te işitme ve konuşma engelli 23 yaşındaki genç bir kadının yaşadığı cinsel saldırı iddiasıyla ilgili. Genç kadının bir erkek tarafından zorla araca bindirilerek kaçırıldığı, ailesinin kendisinden haber alamaması ve hayatından endişe etmesi üzerine durumu vakit kaybetmeden polise bildirdiği aktarılıyor. Şahinbey Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin genç kadını bularak güvenlik altına aldığı, emniyette alınan ifadeler ve derinleştirilen soruşturmayla olaya karıştığı belirlenen kişilerin kimliklerinin tespit edildiği anlatılıyor. Haberde şüphelilerin meslekleriyle birlikte tanıtılmasına ayrıca eleştiri getiriliyor. Boyacı, tesisatçı, berber ve berber kalfası gibi mesleklerin özellikle belirtilmesinin olay açısından anlamlı olmadığı; suçun herhangi bir mesleğe mensup kişi tarafından işlenebileceği, doktor, avukat ya da bakkal gibi başka mesleklerden kişilerin de aynı şekilde suç işleyebileceği ifade ediliyor. Bu nedenle belirli meslek gruplarını gereksiz biçimde töhmet altında bırakabilecek bir habercilik dilinin doğru olmadığı savunuluyor. Genç kadının kıyafetlerinin muhafaza altına alındığı, sürüntü örneklerinin alındığı ve yapılan iç beden muayenesinde cinsel saldırı iddiasıyla ilişkili bulgular tespit edildiğinin haberde yer aldığı aktarılıyor.

Bu haber değerlendirilirken olayın son derece ağır ve rahatsız edici olduğu ifade ediliyor ve engelli kadınların maruz kaldıkları şiddet ve istismar riski üzerinde duruluyor. Engelli kadınların, engelli olmayan kadınlara kıyasla daha riskli koşullarla karşılaşabildikleri vurgulanıyor. Kadın örgütleri ile engelli örgütlerinin olaya tepki gösterdiği ve suçların en ağır şekilde cezalandırılması gerektiğini dile getirdikleri aktarılıyor. Özellikle işitme ve konuşma engelli bir kadının kendisini ifade etme konusunda yaşayabileceği güçlüklerin bazı failler tarafından onun “savunmasız”, kolay istismar edilebilir veya kullanılabilir biri gibi görülmesine yol açabileceği değerlendirmesinde bulunuluyor. Bu nedenle benzer suçların caydırıcı biçimde cezalandırılması gerektiği savunuluyor. Olaydaki şüphelilerden birinin 18 yaşından küçük olması üzerinden, böyle bir kişinin yetişkin şüphelilere kıyasla daha düşük ceza alıp almayacağı ve hukuken “suça sürüklenen çocuk” çerçevesinde değerlendirilmesinin nasıl sonuçlar doğuracağı da sorgulanıyor. Benzer istismar olaylarının nasıl önlenebileceğinin tüm taraflarca ciddi biçimde değerlendirilmesi gerektiği; mevzuatta eksiklik varsa bunun giderilmesi, mevzuat yeterliyse uygulamadaki aksaklıkların ortadan kaldırılması gerektiği vurgulanıyor.

Engelli genç kadınlara yönelik şiddet vakalarının yalnızca Gaziantep’le sınırlı olmadığı; başka şehirlerde de zaman zaman 15-16 yaşlarında engelli kız çocuklarının öldüğüne veya intihar ettiğine ilişkin haberlerle karşılaşıldığı hatırlatılıyor. Bazı olayların gerçekten nasıl gerçekleştiğinin kamuoyu tarafından bilinmediği ve bunların yalnızca haberlere yansıyan vakalar olduğu ifade ediliyor. Gaziantep’teki genç kadının yaşadığı travmayı aşabilmesi için uzun süreli ve yoğun bir psikososyal desteğe ihtiyaç duyacağı belirtiliyor. Ona suçlunun kendisi olmadığı, utanması gereken kişinin kendisi olmadığı ve yaşadığı saldırının sorumluluğunu taşımadığı sürekli olarak hatırlatılmalı; yeniden gündelik hayatına dönebilmesini sağlayacak psikososyal destek mekanizmaları oluşturulmalı. Yalnızca genç kadının değil, ailesinin de yaşadığı travmayla baş edebilmesi ve kızlarının yanında sağlıklı biçimde durabilmesi için desteklenmesi gerektiği vurgulanıyor. Müdahalenin tek seferlik olmaması, sürekli takip ve destek sağlanması gerektiğinin altı çiziliyor.

 

Kocaeli’de engelli vatandaş otobüse binerken rampadan düştü

Kocaeli Büyükşehir Belediyesine bağlı 41K hattındaki bir halk otobüsüne Yahya Kaptan durağından binmek isteyen akülü tekerlekli sandalye kullanıcısının engelli rampasının açılmasını istediği aktarılıyor. Yolcu rampadan çıkmaya çalışırken şoförün yeterince beklemeden koltuğuna yönelmesi üzerine engelli yolcunun dengesini kaybettiği, akülü sandalyesiyle geriye doğru düşerek başının üzerine yere kapaklandığı belirtiliyor. Daha sonra yolcunun kaldırıldığı ve yolculuğuna devam ettiği anlaşılıyor. Olay değerlendirilirken şoförün aceleci davrandığı düşüncesi dile getiriliyor. Şoför rampayı açarken yolcunun “Kusura bakma, senin zamanını alıyoruz” benzeri bir söz söylemesi üzerinden, aslında ortada özür dilenecek veya bir lütuf karşılığında teşekkür edilmesini gerektirecek bir durum olmadığı vurgulanıyor. Engelli bireylerin erişilebilir biçimde otobüse binebilmesi bir ayrıcalık veya şoförün kişisel iyiliği değil, erişilebilir ulaşım hakkının gereği olarak değerlendiriliyor. Engelli bireylerin de bunu bir hak olarak görmesi gerektiği belirtiliyor.

Bu olay sivil toplum açısından da eleştiriliyor. Sivil toplum kuruluşlarının başka hiçbir şey yapamıyor olsalar bile kendi üyelerini hakları konusunda bilinçlendirebilecekleri, eğitimler, farkındalık çalışmaları, atölyeler, içerikler veya videolar hazırlayabilecekleri ifade ediliyor. Engelli bireylerin erişilebilirlik düzenlemelerinden yararlanırken kendilerini başkalarına yük oluyor veya hizmeti geciktiriyor gibi hissetmemeleri gerektiği savunuluyor. Kocaeli’ndeki olayda şoförün yolcunun bir an önce rampadan çıkmasını, yerine yerleşmesini ve otobüsün yoluna devam etmesini istediği, bu nedenle yolcuya yeterince dikkat etmediği ve tam bu sırada düşmenin gerçekleştiği değerlendirmesi yapılıyor. Olayın ardından soruşturma açılıp açılmadığının bilinmediği, yolcunun da çok tepkisel davranmadığının anlaşıldığı, ancak çevredeki yolcular sayesinde olayın yerel basına yansıdığı ifade ediliyor. Haber ulusal medyada geniş yer bulmasa da yerel basından takip edilerek programa taşınmış. Bunun, yerel basına dahi yansımayan çok sayıda benzer vakanın yaşanabileceğini düşündürdüğü belirtiliyor.

 

Ankara’daki otobüslerde sesli anons sistemi çalışmıyor

Ardından Ankara’da toplu ulaşımda görme engellilerin yaşadığı erişilebilirlik sorunlarının devam ettiği anlatılıyor. Bir önceki programda da ele alınan Gökçe Nil Şahin ve Selim Nibak’ın yaşadıkları olay hatırlatılıyor. Gökçe ve Selim’in birlikte bir etkinlikten ayrılarak Kızılay yönündeki bir otobüse bindikleri, otobüs şoföründen kendilerine Kızılay’daki Güvenpark’a geldiklerini söylemesini istedikleri ancak şoförün cevap vermemesi üzerine gerilim yaşandığı aktarılıyor. Anadolu Ajansının olayı haberleştirdiği ve iki görme engelli gençle röportaj yaptığı anlatılıyor. Gökçe Nil Şahin, Ankara’da görme engellilerin toplu taşımadaki en büyük sorunlarından birinin sesli anons sistemlerinin kapalı olması olduğunu belirtirken, programda bu tespit bir adım ileri götürülerek bazı otobüslerde artık sesli anons sistemlerinin yalnızca kapalı değil tamamen bulunmadığı ifade ediliyor. Geçmişte sistemlerin bulunduğu ancak kimi zaman kapatıldığı, sesinin kısıldığı veya arızalandığı; son yaklaşık beş-altı yıldır ise Ankara belediye otobüslerinde bu sistemlerin fiilen bulunmadığı savunuluyor.

Ankara’daki sorunun yıllardır çözülememesi hem belediye hem de engelli sivil toplum kuruluşları açısından sert biçimde eleştiriliyor. Defalarca ihale yapıldığının söylendiği, sistemin iki ya da üç ay sonra devreye gireceğine ilişkin açıklamalar yapıldığı, ancak yıllardır sonuç alınamadığı belirtiliyor. Engelli örgütlerinin de zaman zaman üyelerine “son iki ay”, “son üç ay”, “bu sürede olmazsa gerekli tepki gösterilecek” şeklinde mesajlar verdiği, fakat bu sürelerin tekrar tekrar uzadığı eleştirisi yapılıyor. Beş yıldır çözülemeyen bir sorunun birkaç ay içerisinde çözüleceğine ilişkin yeni sözler verilmesi karşısında sivil toplumun sürekli bekleyen bir pozisyona geçmesinin doğru olmadığı savunuluyor. Her engelli bireyin Selim veya Gökçe gibi tek başına video çekerek sorununu kamuoyuna duyurmasının beklenemeyeceği; bütün mücadele bireysel düzeyde yürütülecekse dernek ve vakıf gibi örgütlü yapıların neden var olduğu soruluyor. Engelli örgütlerinin kurulması, geçmişte mücadele edilmesi ve çeşitli risklerin alınmasının amacının da tam olarak bu tür sorunlarda örgütlü baskı yaratmak olduğu hatırlatılıyor. Ankara Büyükşehir Belediyesinin erişilebilir toplu taşıma hizmetini sağlamakla yükümlü olduğu, ancak sivil toplumun da bu hizmetin sağlanması için etkili bir baskı unsuru olması gerektiği ifade ediliyor.

Selim Nibak’ın açıklamalarına da yer veriliyor. Selim’in, yıllar önce çalışan sesli sistemlerin bugün çalışmadığını; belediyeye hem dernekler aracılığıyla hem de bireysel olarak başvurulmasına rağmen sürekli oyalayıcı ve geçiştirici cevaplar verildiğini söylediği aktarılıyor. Programda bu değerlendirmenin doğru olduğu belirtiliyor ve bugüne kadar kayda değer bir gelişme olmadığı ifade ediliyor. Ankara’nın toplu taşıma uygulaması EGO Cepte de eleştiriliyor. Bu uygulamaya eklenen erişilebilirlik modunun hangi ihtiyaç analiziyle ve kimlerin önerisiyle tasarlandığının anlaşılmadığı, bir dönem kullanıcıların işine yaramayan özellikler sunduğu savunuluyor. Sonraki güncellemelerde bu özelliklerin tercihe bağlı hâle getirilmesinin olumlu olduğu, Emre Taşgın kendisinin erişilebilirlik modunu kullanmadığını belirtiyor.

 

Antalya’da Braille durak

Bunun ardından Antalya’daki olumlu bir erişilebilirlik çalışmasına geçiliyor. Antalya kent merkezindeki 1.200 halk otobüsü durağına Braille alfabesiyle hazırlanmış kabartma yazılı ve QR kodlu levhalar yerleştirileceği aktarılıyor. Bu levhalar sayesinde görme engelli vatandaşların durak, konum ve otobüs güzergâhı bilgilerine ulaşabilmesi hedefleniyor. Ayrıca rampalara ve “iz taşı” olarak ifade edilen, hissedilebilir yüzeyler olduğu değerlendirilen düzenlemelere öncelik verileceği belirtiliyor. Az gören kişilerin durakları daha rahat kullanabilmeleri amacıyla aydınlatmaların artırılacağı ve cam yüzeylerin fosforlu şeritlerle daha belirgin hâle getirileceği de açıklanıyor. Bu uygulamalar olumlu karşılanıyor ve Ankara’da geçmiş yıllarda benzer sistemlerin bulunduğu hatırlatılıyor. Braille biçiminde durak numaralarının yazıldığı ve o duraktan geçen otobüslerin öğrenilebildiği levhaların Ankara’da bir dönem kullanıldığı ifade ediliyor.

Antalya’daki QR kod uygulamasına ilişkin erişilebilirlik açısından bazı soru işaretleri de dile getiriliyor. QR kodun bulunmasının tek başına görme engelli kullanıcı için erişilebilirlik anlamına gelmeyebileceği; kod çok küçük bir yüzeyde ve kişinin dokunarak veya başka yöntemlerle bulamayacağı şekilde yerleştirilirse görmeyen bir kişinin onu tespit edemeyeceği belirtiliyor. QR kodları görme engelli kullanıcıların bulmasını kolaylaştırabilecek teknolojilerin bulunduğu hatırlatılarak Antalya’daki uygulamanın bu teknolojiler dikkate alınarak tasarlanması ve gerçek kullanıcılarla denenmesi gerektiği ifade ediliyor. Braille ve QR kodun birlikte kullanıldığı sistemin bağlantılı olduğu otobüs uygulamasının da erişilebilir olması gerektiği vurgulanıyor. Bunun yalnızca engelli bireylere yönelik bir hizmet olmadığına da dikkat çekiliyor. Bir otobüsün ne zaman geleceği, durağa kaç dakika kaldığı ve hangi güzergâha gideceği gibi bilgilerin bütün yolcular için önemli olduğu; özellikle şehir dışından gelenler ile ileri yaştaki kişilerin de bu bilgilere ihtiyaç duyduğu belirtiliyor. Dolayısıyla toplu taşıma bilgilerinin bütün kent sakinlerine erişilebilir yollarla sunulmasının bir kamu hizmeti olduğu savunuluyor. Antalya Büyükşehir Belediyesinin duyurduğu bu uygulamaları kısa sürede hayata geçirmesi ve kentte yaşayan kişilerin daha erişilebilir bir ulaşım hizmetinden yararlanması temenni ediliyor.

 

Adana’da otizmli çocuk için güneş enerjili otobüs durağı

Programdaki son haber Adana’dan ve yine ulaşım hakkıyla bağlantılı olmakla birlikte bu kez Kamu Denetçiliği Kurumunun müdahalesiyle çözüme ulaşan bir olaya ilişkin. Otizmli çocuğunun eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimi için kırsal bir bölgedeki otobüs durağını kullanan bir vatandaşın, hava karardığında bölgedeki yabani hayvanların kendileri açısından can güvenliği tehdidi oluşturması nedeniyle durak çevresinin aydınlatılmasını istediği anlatılıyor. Vatandaşın elektrik dağıtım şirketine yaptığı başvurunun, durağın meskûn mahal dışında olduğu gerekçesiyle reddedildiği belirtiliyor. Bunun üzerine vatandaş Kamu Denetçiliği Kurumuna başvuruyor. KDK’nin Adana Büyükşehir Belediyesi ve elektrik dağıtım şirketi yetkilileriyle iletişime geçmesinin ardından vatandaşın mağduriyetinin giderildiği; Adana Büyükşehir Belediyesinin bölgeye güneş enerjili bir otobüs durağı kurarak aydınlatma sorununu çözdüğü aktarılıyor. Kamu Denetçiliği Kurumunun bu olayda somut bir çözüm üretilmesine aracılık etmesi olumlu karşılanıyor.

Bu olay, yıllar önce Japonya’da yaşandığı aktarılan bir örnek üzerinden daha geniş bir kamu hizmeti anlayışıyla karşılaştırılıyor. Artık çok az kullanılan bir tren istasyonunun kapatılmasının gündeme geldiği, ancak istasyonu okul çağındaki tek bir kız çocuğunun kullandığının ve istasyon kapatılırsa çocuğun okula erişiminin ortadan kalkacağının fark edildiği anlatılıyor. Yetkililerin “Bu istasyonu yalnızca bir kişi kullanıyor, bu nedenle açık tutamayız” yaklaşımını benimsemediği; bunun yerine tren seferlerini kız çocuğunun okula gidiş ve eve dönüş saatlerine göre sürdürdüğü ifade ediliyor. Çocuğun bu sayede eğitimini tamamlayabildiği, olayın üzerinden yıllar geçtiği ve bugün istasyonun kapanmış olabileceği belirtilirken, örnek esas olarak kamunun tek bir vatandaşın dahi ihtiyacını önemsemesi bakımından değerlendiriliyor. Adana’daki olayla karşılaştırıldığında ise otizmli çocuğun ailesi Kamu Denetçiliği Kurumuna başvurmayı bilmemiş olsaydı ya da hak arama konusunda yeterince bilinçli olmasaydı güneş enerjili aydınlatmalı durağın muhtemelen kurulmayacağı eleştirisi getiriliyor. Yaşanabilir bir ülkenin ve dünyanın, vatandaşların haklarını araması ve kurumların bu taleplere çözüm üretmesi yoluyla adım adım oluşturulabileceği vurgulanıyor.

Programın kapanışında Engellilerin Gündemi’nin üçüncü yılının 78. bölümle tamamlandığı bir kez daha hatırlatılıyor. Programın aynı istikrarla devam etmesi ve 104. bölüme de ulaşılması temenni edilirken, önümüzdeki bir yıllık dönemde sorun ve hak ihlallerinin yanı sıra daha fazla olumlu gelişmenin aktarılabilmesi dileği ifade ediliyor.

Paylaş: