Engellilerin Gündemi (74. bölüm)
Engellilerin Gündemi programının 74. bölümünde, 12-26 Haziran tarihleri arasında basına, sivil topluma ve sosyal medyaya yansıyan engellilik alanındaki gelişmeler ele alınıyor.
Bu bölümün genel havası, önceki bazı programlara göre çok daha ağır, acı ve öfke yüklü. Çünkü bölüm boyunca ağırlıklı olarak trafik güvenliği, erişilebilir olmayan ulaşım, engellilere yönelik ayrımcı tutumlar, komşuluk ilişkilerinde dışlayıcılık, şiddet ve bakım yükü altında yalnız bırakılan ailelerin çaresizliği gibi çok sert başlıklar konuşuluyor.
Adana’da Görme engelli öğretmen hayatını kaybetti
Program acı bir haberle başlıyor. Ocak ayında Adana’da yaşanan trafik kazasında, görme engelli öğretmen çift Ediz Mut ve eşi Gülşen Mut’a Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir otobüs çarpmıştı. Kazadan sonra Ediz Mut uzun süre yoğun bakımda kalmış, eşi Gülşen Mut ise ailesinin İstanbul’da olması ve hamileliği nedeniyle İstanbul’a götürülmüştü. Gülşen Mut’un hamileliği nedeniyle bebeğin de hayati risk altında olduğu konuşulmuştu. Süreç sonunda Gülşen Mut’un sağlık durumunun daha iyiye gittiği ve doğum yaptığı, ancak Ediz Mut’un altı ay süren yaşam mücadelesini kaybettiği aktarılıyor. Ediz Mut’un rehber öğretmen olduğu, Gülşen Mut’un ise Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olduğu belirtiliyor.
Bu haber yalnızca bireysel bir trafik kazası olarak değil, erişilebilirlik eksikliği ve trafik terörü nedeniyle engellilerin hayatını kaybetmesinin yeni bir örneği olarak değerlendiriliyor. Emre Taşgın, bunun ilk olmadığını ve maalesef son da olmayacak gibi göründüğünü belirtiyor. Trafik terörü ve oluşmayan erişilebilirlik düzenlemelerinin bugüne kadar engelli camiasından çok sayıda insanın hayatına mal olduğunu, bunların bir kısmını şahsen tanıdığını, tanımadığı daha nice kişinin de benzer biçimde yaşamını yitirdiğini ifade ediyor. Görme engellilerin beyaz bastonlarıyla sokağa çıkmaya ve erişilebilirliği savunmaya devam edeceğini; ancak insanların bu şekilde aramızdan ayrılmasına sessiz kalınmaması gerektiğini vurguluyor. Bir meslektaşın yaşamını yitirdiğini ve çocuğunun babasız büyüyeceğini söyleyerek olayın insani ağırlığına dikkat çekiyor. Gülşen Mut’un sosyal medyada “Biz karşıdan karşıya geçmeye çalışırken otobüsün çarpması sonucu kaza geçirdik ve ben eşimi bu şekilde kaybettim” anlamına gelen bir paylaşım yaptığı aktarılıyor. Taşgın, yerelde bazı sivil toplum örgütlerinin tepki gösterdiğini ve adalet çağrısında bulunduğunu, ancak ulusal ölçekte yeterince güçlü bir ses çıkmadığını belirtiyor. Özellikle öğretmen camiasının “bir meslektaşımızı kaybettik” diyerek daha görünür bir tepki vermesi gerektiğini söylüyor. Hayatın her alanında erişilebilirlikten söz ediliyorsa ulaşımın da bunun ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini hatırlatıyor. Ediz Mut’un okula giderken de böyle bir kaza geçirebileceğini söyleyerek erişilebilir ulaşımın eğitim ve çalışma hayatı açısından da yaşamsal olduğunu vurguluyor.
Bu olay üzerinden yerel yönetimlere dönük taleplerin artırılması gerektiği belirtiliyor. Taşgın, ülke gündeminin yoğun olmadığı dönemlerde de yerel yönetimlerden yeterli erişilebilirlik hizmeti görülmediğini söylüyor. Belediyelere, şehir içi ulaşımda, yaya güvenliğinde ve erişilebilir düzenlemelerde daha fazla baskı yapılması gerektiğini ifade ediyor.
Hatay’da bedensel engelli yolcuya bindiği otobüste rampa açılmadı
Programın ikinci başlığı Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde yaşanan bir otobüs vakası. Bedensel engelli bir yurttaş otobüse binmek istediğinde rampanın açılmasını talep ediyor. Ancak otobüs şoförü rampayı açmayı reddediyor ve gerekçe olarak kişinin refakatçisinin olmadığını söylüyor. Şoföre göre engelli kişi refakatçisiyle gelmeli, rampayı da refakatçisi açmalıdır. Şoför, engelli yolcuyu otobüse almamaya çalışıyor ve “Ben sana yardım etmek zorunda değilim, Allah rızası için edersem ederim” anlamına gelen sözler söylüyor. Yolcular olaya müdahil oluyor. Engelli vatandaş yaşananları telefonuyla kayda almaya başlayınca şoför bunu fark ediyor, daha da agresifleşiyor ve telefonu almaya ve çekimi engellemeye çalışıyor.
Videoda şoförün “Ben senin hizmetçin miyim?” dediği, engelli vatandaşın ise rampayı açmanın şoförün görevi olduğunu vurguladığı görülüyor. Şoför, “Refakatçin yok, şoför mecbur değildir ama Allah için yardım eder” yaklaşımını sürdürüyor. Engelli vatandaş ise “Ben senden sadaka istemiyorum” diyerek meselenin hak ve görev olduğunu ifade ediyor. Şoförün, engelli kişinin refakatçisi olmadan binemeyeceğini söylediği; engelli vatandaşın ise “Belki kimsem yok” diyerek bu yaklaşımın ne kadar dışlayıcı olduğunu ortaya koyduğu belirtiliyor.
Taşgın, bu tür olayların Türkiye’nin 81 ilinde yaşandığını vurguluyor. Şoförün “Ben senin hizmetçin değilim” sözü üzerinden önemli bir ayrım yapıyor: Otobüs şoförleri kimsenin şahsi hizmetçisi değildir; ancak hizmet sektöründe çalışan kişilerdir ve mevzuat gereği bedensel engelli bir kişi otobüse bindiğinde rampayı açmak şoförün görevidir. Dolayısıyla şoförün söylediği şey hem hak temelli açıdan hem de mevzuat bakımından yanlıştır. Engelli yolcunun otobüse binmesiyle zaman kaybı olacağı, özel halk otobüsüyse yolcu sirkülasyonunun etkileneceği, tekerlekli sandalye kullanan bir kişinin otobüste yer kaplayacağı ve bu nedenle yeni yolcu alınamayacağı gibi düşüncelerin aslında bu ayrımcı tutumun arka planında yer aldığı ifade ediliyor.
Engelli vatandaşın “plakanı aldım” demesine karşı şoförün ilk etapta umursamaz davrandığı, ancak video kaydı yapıldığını fark edince korktuğu ve agresifleştiği belirtiliyor. Bu noktada şoförün durumun ciddiyetini fark ettiği ama yine de tutumunu sürdürdüğü aktarılıyor. Taşgın, burada asıl meselenin engellilere yönelik hizmetlerin gönüllülük ya da vicdan üzerinden tanımlanması olduğunu söylüyor. Engellilik alanında yapılan işlerde sık sık “gönüllülük çok önemlidir” denildiğini; oysa hak temelli yaklaşımın bununla sınırlı olmadığını belirtiyor. Bir işi gönülden yapmak elbette o işe özen ve samimiyet katabilir; ancak bir kişinin görevini yasalara uygun ve doğru şekilde yerine getirmesi için mutlaka gönülden istemesi gerekmez. Önemli olan, kişinin yaptığı işi profesyonel biçimde, mevzuata uygun olarak ve hakkı teslim ederek yapmasıdır. Engelli vatandaşın “Ben senden sadaka istemiyorum” sözü de tam olarak bu noktaya işaret etmektedir. Çünkü engelli yurttaşlar kişilerin merhametine, vicdanına veya Allah rızası için yardım edip etmeyeceklerine bağlı yaşamak istememektedir. Para karşılığında görev yapan kişilerin işlerini doğru biçimde yerine getirmesi beklenmektedir.
Bu olayın ardından belediyenin açıklama yaptığı aktarılıyor. Açıklamaya göre, söz konusu kişinin artık şoförlük yapamayacağı, kooperatif tarafından görevine son verildiği ve bundan sonra toplu taşıma araçlarında çalışmaması için gerekli işlemlerin yapılacağı bildirilmiştir. Engelli vatandaş ise şoförü daha önceden tanımadığını, yüzde 80 engelli olduğunu, çocuğunun videoyu izleyince korktuğunu ve üzüldüğünü ifade etmiştir. Vatandaşın hakkını arayacağını ve yargıya gideceğini söylediği aktarılıyor. Bu olay üzerinden Türkiye’deki bütün otobüs şoförlerinin ciddi bir eğitimden geçmesi gerektiği, yalnızca eğitimle de yetinilmemesi, ayrımcı davranışların yaptırıma bağlanması gerektiği vurgulanıyor. Çünkü engelli bir yolcuyu görünce durakta durmayan, engelli kişiyi otobüse almamak için transit geçen, rampayı açmayan ya da engelli yolcuyu bindirmemeye çalışan şoförlerin çok sık görüldüğü ifade ediliyor. Ayrıca bir engelli kişinin refakatçi kartı olmasının, onun mutlaka refakatçiyle otobüse binmesi gerektiği anlamına gelmediği açıkça belirtiliyor. Refakatçi hakkını kullanıp kullanmamak engelli bireyin tercihidir. Kişi bu hakkı kötüye kullanıyorsa, örneğin kartını başkasına kullandırıyorsa, orada gerekli işlem yapılabilir. Fakat kişi yalnız seyahat ediyorsa, refakatçisi yoksa veya refakatçisini yanında getirmemişse bu onun otobüse binme hakkını ortadan kaldırmaz. “Belki kimsem yok” sözü bu açıdan çok çarpıcıdır. Herkesin bir refakatçisi olmak zorunda değildir. Burada yapılması gereken şey herkesin kendi görevini yerine getirmesidir; görevini yapmayanların da ceza alması gerekir.
Diyarbakır’da bir anne bedensel engelli kızı için rampa istedi, kürek saldırısına uğradı
Üçüncü haber Diyarbakır’ın Ergani ilçesinden geliyor. Bedensel engelli kızı için evinin önüne belediyenin desteğiyle rampa yaptırmak isteyen E.B. isimli kadın, komşusu Mehmet Kaçar’ın kürekli saldırısına uğruyor. E.B. kendi imkânlarıyla Ergani Devlet Hastanesi’ne gidiyor ve başına 12 dikiş atılıyor. Şikâyet üzerine gözaltına alınan Mehmet Kaçar, emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk ediliyor ve çıkarıldığı mahkemece tutuklanıyor. E.B. daha önce de tehdit edildiğini öne sürüyor. Avukatı Ferhat Yiğit ise olayın basit yaralama olarak değil, kasten öldürmeye teşebbüs kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini düşündüklerini ve dosyanın takipçisi olacaklarını ifade ediyor.
Olayın ayrıntılarında, E.B.’nin engelli çocuğunun eve girip çıkabilmesi için belediyeden rampa istediği, belediyenin de bu rampayı yapmaya çalıştığı anlatılıyor. Bu sırada önce saldırganın eşi ortaya çıkıyor ve belediye yetkilileriyle, engelli çocuğun annesiyle tartışıyor. Hakaretler ve gerginlik yaşanıyor. Ardından Mehmet Kaçar elinde kürekle gelerek kadına saldırıyor. Taşgın, saldırıya uğrayan kadının 65 yaşında, saldırganın ise 45 yaşında olduğunu belirtiyor. Yaşın tek başına belirleyici olmadığını ancak ileri yaştaki bir kadının başına kürekle vurulmasının çok daha ağır sonuçlara yol açabileceğini vurguluyor. Bu nedenle avukatın olayı kasten öldürmeye teşebbüs olarak değerlendirme çabasının önemli olduğunu söylüyor. Kadının kendi imkânlarıyla hastaneye gidebilmiş, dikiş attırabilmiş, darp raporu alabilmiş ve şikâyetçi olabilmiş olmasının sürecin ilerlemesini sağladığı belirtiliyor. Failin tutuklanmış olması olumlu görünse de Taşgın, bunun uzun süreli olup olmayacağı ve avukatın hukuki değerlendirmesinin karşılık bulup bulmayacağı konusunda umutlu olmadığını ifade ediyor. Bu olayın da ülkedeki cezasızlık ve ayrımcılık sorunlarının bir yansıması olduğu belirtiliyor.
Bu haber, toplumdaki engelli algısı açısından ayrıca değerlendiriliyor. Taşgın, bu haftaki haberlerin neredeyse tamamının ayrımcılık, kötü muamele ve engellilerin toplumda istenmemesi etrafında şekillendiğine dikkat çekiyor. Engelliler Haftası’nda herkesin çiçekli, böcekli, duygu yüklü paylaşımlar yaptığını; bir röportajda ya da toplantıda “engelliler hayatın içinde olsun” denildiğini, fakat pratikte “bizden uzak olsun” duygusunun da gönülden eklendiğini söylüyor. Engelli rampasının bir komşuyu niçin rahatsız ettiğini sorguluyor. Bir engelli kişinin evine girebilmesi, evinden çıkabilmesi ve sosyalleşebilmesi için yapılan rampanın neden çevredeki insanları irite ettiğini, niçin bir tehdit gibi algılandığını soruyor. Bunun yalnızca bireysel bir kabalık değil, toplumda dönüşüm ihtiyacını gösteren derin bir gerçeklik olduğunu belirtiyor.
Manisa’da engelli otoparkına komşulardan itiraz
Dördüncü haber Manisa’nın Şehzadeler ilçesinden aktarılıyor. Bu kez görme engelli emekli tarih öğretmeni Arzu Okumuş’un yaşadığı olay gündeme geliyor. Arzu Okumuş, yasal hakkını kullanarak Manisa Büyükşehir Belediyesi’ne başvuruyor ve evinin önüne engelli araç park yeri yapılmasını talep ediyor. Belediye başvuruyu uygun buluyor ve sokağa engelli otopark alanı tabelası yerleştiriliyor. Ancak iddiaya göre bazı mahalle sakinleri “Biz burada engelli otoparkı istemiyoruz” diyerek Arzu Okumuş’u ve ailesini hedef alıyor. Sözlü sataşmalar, tehditler ve araca zarar verilmesi sonrasında konu yargıya taşınıyor.
Bu olay üzerine Altı Nokta Körler Derneği Manisa Şubesi olayın gerçekleştiği yerde basın açıklaması yapıyor. Manisa’daki Altı Nokta Körler Derneği Şube Başkanı Arif Zengin’in konuyu sahiplenerek dernek üyeleriyle birlikte olay yerine gittiği, pankartlarla ve açıklamalarla konunun basına yansımasını sağladığı aktarılıyor. Diyarbakır’daki rampa olayından sonra Manisa’da da engelli otoparkı nedeniyle benzer bir dışlama yaşandığı vurgulanıyor. Biri Güneydoğu’da, biri Ege’de gerçekleşen bu iki olayın aslında Türkiye’nin farklı bölgelerinde aynı zihniyetin varlığını gösterdiği ifade ediliyor. Yani bu meselenin doğusu, batısı yoktur; sorun ülke genelinde yaygın bir toplumsal algı sorunudur.
Bu noktada Taşgın, 2012 yılında yapılan bir araştırmaya değiniyor. Engelli Ayrımcılığını Önleme ve Mücadele Platformu’nun projesi kapsamında yapılan ankete göre halkın yüzde 70,3’ü engelli komşu istemediğini söylemiştir. Konuşmacı, o dönem Görme Engelli Öğrenciler Platformu olarak bu araştırmanın yaygınlaştırılması ve anket sürecine katkı sunulması noktasında destek verdiklerini ifade ediyor. Bu araştırmanın üzerinden 14 yıl geçtiğini, 2026’ya gelindiğini, fakat bugün konuşulan haberlerin aynı zihniyetin hâlâ sürdüğünü gösterdiğini belirtiyor. Toplumun bir yandan “engelliler topluma karışsın” dediğini, ama diğer yandan “bizim yanımızda olmasın, bizim görsel zevkimizi bozmasın, apartmanımızda engelli rampası ya da engelli otoparkı bulunmasın” anlayışıyla hareket ettiğini söylüyor. Engelliliğin apartmanda, sokakta ya da mahallede görünür olmasının bazı insanlar tarafından statü düşürücü bir durum gibi algılandığını dile getiriyor. Komşuların, arkadaşların ya da misafirlerin “sizin apartmanınızda engelli mi var?” demesinden rahatsız olunuyor gibi bir toplumsal tutumun ortaya çıktığını ifade ediyor. Bu da engellilerin yalnızca uzaktan desteklenen ama yakına gelince istenmeyen kişiler olarak görüldüğünü gösteriyor.
Kocaeli’nde bir baba SMA hastası çocuğunu öldürmeye çalıştı, kendisi intihar etti
Programın son ana haberi Kocaeli’nin Derince ilçesinden geliyor. Burada 12 yaşındaki SMA hastası çocuğunun bağlı olduğu cihazın fişini çeken bir baba, ardından intihar ediyor. Çocuğun yoğun bakımda tedavisinin sürdüğü, hayatını kaybeden babanın ise defnedildiği aktarılıyor. Taşgın bu haberi, bakım yükü altında yalnız bırakılan ailelerin çaresizliğinin trajik bir sonucu olarak değerlendiriyor. 74 bölüm boyunca böyle bir haberi ilk kez vermediğini, daha önce de özellikle ileri yaşta olan anne-babaların engelli ya da ağır bakıma ihtiyaç duyan çocuklarını öldürüp ardından intihar ettiklerini, arkalarında “bunu yapmak zorundaydık” anlamına gelen notlar bıraktıklarını söylüyor. Bu olaylarda temel duygunun çaresizlik, yalnızlık ve çıkış yolu bulamama olduğunu vurguluyor. Baba kendisini çaresiz hissediyor; önce çocuğunun yaşamını sonlandırmaya çalışıyor, sonra da çocuk katili olma damgası ve bunun vicdani yüküyle yaşayamayacağını düşünerek kendi canına kıyıyor. Taşgın, bunun bireysel bir cinnet haberi olarak görülmemesi gerektiğini; ailelerin desteklenmediğinde, bakım sorumluluğu tek başına onların omzuna bırakıldığında işlerin bu noktaya gelebildiğini belirtiyor.
Bu haber üzerinden engelli çocuğu olan ailelerin sık sık dile getirdiği “Ben ölürsem çocuğuma ne olacak?” sorusunun ne kadar yakıcı olduğu anlatılıyor. Özellikle bakımını üstlendiği çocuğuyla yaşayan ailelerin bu soruyu sürekli sorduğu, hatta bazı ailelerin “Benim çocuğum benden önce ölsün” diye dua edecek kadar çaresizleştiği ifade ediliyor. Taşgın’a göre çözülmesi gereken en temel meselelerden biri budur. Aileler, kendileri öldükten sonra çocuklarının ne olacağını düşünerek tükenmemeli; çocuklarının kendilerinden önce ölmesini dileyecek bir çaresizlik içine itilmemelidir. Sosyal destek sistemleri, bakım hizmetleri, güvenceli yaşam modelleri ve aileleri yalnız bırakmayan politikalar bu nedenle hayati önemdedir.
