Engelli Hakları Alanında Sosyal Medya ve Yapay Zekanın Etkisi
Bu programda, Dijital İletişim Uzmanı Özgür Mehmet Kütküt ile birlikte, sosyal medyanın ve dijital iletişim alanının engelli bireylerin sesini daha görünür hâle getirip getirmediği, bu mecraların toplumdaki olumsuz engellilik algılarını ve önyargıları pekiştirme ihtimali, sosyal medya algoritmalarının engellilik içeriklerine etkisi ve engelli bireylerin dijital araçlardan yararlanarak kendi güçlerini ve potansiyellerini nasıl ortaya koyabilecekleri ele alındı.
Sosyal medyanın engellilerin günlük yaşamına etkisi
Emre Taşgın, Sosyal medyanın ve yeni medyanın yaklaşık son on yılda insanların hayatındaki etkisini sürekli artırdığı, hatta birçok bakımdan geleneksel medyanın yerini almaya başladığı belirtilerek bu dönüşümün engelli bireylere ne kazandırdığı ve onlardan neler götürdüğünü sordu. Özgür Mehmet Kütküt, bu sorunun hızlı ve tek yönlü bir cevabının bulunmadığını söyledi. Sosyal medya bir taraftan engelli bireylerin görünürlüğünü artırdı, bilgiye erişimlerini kolaylaştırdı, birbirlerinden öğrenmelerini ve topluluklar oluşturmalarını destekledi. Daha önce birbirine ulaşması zor olan insanların iletişim kurmasını, deneyim paylaşmasını ve örgütlenmesini mümkün hâle getirdi. Özellikle engelli örgütleri ve sivil toplum kuruluşları açısından bilgiye erişim, iletişim ve bir araya gelme bakımından daha önce sahip olunmayan önemli imkânlar ortaya çıktı. Bununla birlikte sosyal medyanın genel olarak toplum üzerinde yarattığı olumsuz etkilerden engelli bireyler de payını aldı. Dijital iletişimin insanları bir araya getirmesi her zaman olumlu sonuçlar üretmese de iletişim kurma ve konuşma olanaklarını ciddi biçimde artırdığı kabul edildi.
Sosyal medya algoritmaları
Bu noktada en kritik konulardan birinin sosyal medya platformlarında kullanılan algoritmalar olduğu vurgulandı. Kullanıcılar bir içerik paylaştıklarında, paylaşımın milyonlarca insana ulaşabileceği yönünde bir hisse kapılabiliyor. Oysa bir paylaşım çoğu zaman kişinin arkadaşlarının veya takipçilerinin bile yalnızca küçük bir bölümüne gösteriliyor. Bu nedenle sosyal medyada elde edilen görünürlük ve yaratılan etki sanıldığı kadar geniş olmayabiliyor. Çok daha fazla kişiye ulaşan içerikler genellikle viral hâle gelen içerikler oluyor. Ancak viralleşme dinamiği, toplumsal önyargıları tekrar eden, alışılmış kalıpları yeniden üreten, duygu sömürüsünü öne çıkaran veya gerçekte sansasyonel bir bilgi içermese bile sansasyonel görünmeyi başaran içeriklerin yayılmasını kolaylaştırabiliyor. Engellilik konusunda da önyargıları kırmaya çalışan nitelikli içerikler yerine acıma duygusunu besleyen, engelli bireyleri kahramanlaştıran veya onların yaşamlarını dramatikleştiren içerikler daha fazla dolaşıma girebiliyor. Bu durum sosyal medyanın engellilik alanındaki etkisini karmaşıklaştırıyor. Örneğin televizyonun bir evde açık olması insanların programı gerçekten izlediği veya dinlediği anlamına gelmiyordu. Sosyal medyada da benzer bir yanılsama yaşanıyor. Bir içerik insanların ekranına gelmiş olsa bile kullanıcılar kaydırırken içeriği fark etmeyebilir, görüp ilgilenmeyebilir veya birkaç saniye içinde geçebilir. Bu nedenle erişim sayıları ile gerçekten dinlenmek, anlaşılmak ve etkili olmak arasında önemli bir fark bulunduğu ifade edildi.
Sosyal medya algoritmalarının yapısı
Algoritmaların geçmişte de bulunmasına rağmen son yıllarda çok daha fazla konuşulduğu ve içerik üreticilerinin algoritma tarafından benimsenmek amacıyla belirli kalıplara girip girmediği tartışıldı. Kütküt, algoritmayı anlaşılır hâle getirmek için atıştırmalıklarla dolu bir masa benzetmesini kullandı. Bir masada sevilen ve sevilmeyen çok sayıda atıştırmalık bulunduğunda insanlar öncelikle sevdiklerini tüketir, sevmediklerini sona bırakır. Kuruyemiş tabağındaki beyaz leblebilerin sona kalması buna örnek gösterildi. Algoritmalar da insanlara sevdikleri içerik türlerini, müzikleri, filmleri, şarkıları ve kitapları daha fazla göstermeye çalışıyor. Böylece kullanıcılar yeni içeriklerle karşılaşıyor ancak bu içerikler çoğunlukla daha önce sevdikleri türlere benziyor.
Algoritma bunu kullanıcıların adlarını ve soyadlarını doğrudan kullanarak değil; yaş, müzik zevki, alışveriş alışkanlıkları, kitap okuma tercihleri ve benzeri davranışlar üzerinden onları belirli profillere yerleştirerek yapıyor. Bir kullanıcıya benzeyen diğer insanların izlediği, dinlediği veya satın aldığı şeyler o kullanıcıya da öneriliyor. Benzer bir süreç sosyal medya paylaşımlarında da işliyor. Bir kişi Emre Taşgın’ın paylaşımlarıyla sık sık etkileşime giriyor, yorum yazıyor, yanıt veriyor veya doğrudan mesaj yoluyla içeriklerini paylaşıyorsa algoritma Emre Taşgın’ın gönderilerini o kişiye daha sık göstermeye başlıyor. Buna karşılık kullanıcının etkileşime girmediği kişileri ve fikirleri zamanla daha az göstermeye başlıyor.
Sosyal medya şirketlerinin gerçekte birer reklam şirketi olduğu ve temel amaçlarının kullanıcıları platformda mümkün olduğunca uzun süre tutarak daha fazla reklam göstermeyi sağlamak olduğu belirtildi. Bu durum, televizyon kanallarının “az sonra” diyerek izleyiciyi ekran başında tutmasına benzetildi. Algoritmalar sevilen içerikleri öne çıkarırken farklı fikirlerin, farklı insanların ve farklı karşılaşmaların görünürlüğünü azaltabiliyor. İnsanlar kendi akrabaları veya yakın çevreleri içindeki farklı görüşleri bile zamanla görmemeye başlayabiliyor.
Algoritmaların yalnızca beğeni üzerinden çalışmadığı da vurgulandı. Özellikle X gibi platformlarda kullanıcıları öfkelendirecek, kışkırtacak veya karşılık vermeye yöneltecek zıt fikirler de bilinçli biçimde daha fazla gösterilebiliyor. Buradaki amaç, yorum ve etkileşim sayısını yükseltmek olabiliyor. Her platform kendi işleyişine, hedeflerine ve kullanıcı davranışlarına göre farklı algoritmik yöntemler kullanıyor. Kullanıcıların sevdikleri kitapları, filmleri veya müzikleri görmek istemeleri nedeniyle bu tür öneri sistemlerine belli ölçüde ihtiyaç duyuluyor. Ancak bu sistemler farklı insanlarla ve farklı düşüncelerle karşılaşmanın önünde de engel oluşturuyor.
Sosyal medya algoritmaları ve yapay zeka
Algoritmaların son yıllarda daha fazla konuşulmasının nedenlerinden biri olarak makine öğrenmesi, veri bilimi ve üretken yapay zekâ alanlarında yaşanan büyük sıçramalar gösterildi. İşlemci ve sunucu altyapılarının çok daha güçlü hâle gelmesi sayesinde çok büyük miktardaki veri saniyeler içinde işlenebiliyor. Bu gelişme algoritmaların kullanım alanlarını genişletiyor ve algoritmik kararların hayatın çok daha fazla alanına girmesine neden oluyor. Bu noktada engellilik açısından “algoritmik adalet” ve “açıklanabilirlik” kavramlarının önem kazandığı belirtildi.
Algoritmik açıklanabilirlik konusu bir banka kredisi örneğiyle anlatıldı. Bir kişi kredi almak için bankaya gittiğinde kredi puanı, aylık geliri, mevcut borçları ve giderleri değerlendiriliyor. Banka kişiye belirli bir kredi miktarı ve faiz oranı sunabiliyor veya “sistem onay vermedi” diyerek başvuruyu reddedebiliyor. Başvurusu reddedilen kişi kredi puanının iyi olduğunu, gecikmiş borcunun bulunmadığını ve yeterli gelire sahip olduğunu söylese bile banka çalışanı kararın nedenini açıklayamayarak sistemin izin vermediğini belirtebiliyor. İnsanlar da çoğu zaman bu kararı sorgulamadan kabulleniyor. Oysa “sistem” olarak ifade edilen şey bir algoritmik karar mekanizmasıdır ve bu mekanizmanın neden belirli bir sonuç ürettiğinin açıklanabilmesi gerekir.
Algoritmaların belirli kararları alması gerekli ve faydalı olabilir. İnsanlar sevdikleri müziklere ulaşmak, uygun ürünleri bulmak veya farklı alanlarda hızlı değerlendirmeler yapmak için algoritmalardan yararlanabilir. Ancak algoritmanın yaptığı işlemin sonucunun açıklanabilir olması gerekir. Bu nedenle algoritmik açıklanabilirlik giderek bir hak savunuculuğu konusu hâline geliyor ve toplumsal hareketler, kurumların algoritmaların nasıl karar verdiğini açıklamasını talep etmeye başlıyor.
Engelliler sosyal medyada istenmiyor mu?
Bu mesele engellilik içerikleri açısından değerlendirildiğinde sosyal medya platformlarının belirli insanları veya yaşam biçimlerini daha az görünür kılabileceği ifade edildi. TikTok’un platformu daha saygın veya “muteber” göstermek istediği bir dönemde yoksulluk görüntülerinin, kilolu insanların ve idealize edilmiş kullanıcı profiline uymayan kişilerin daha az gösterilmesine yönelik uygulamalarının gündeme geldiği hatırlatıldı. Platformun idealize ettiği görünümün dışında kalan figürleri ve özneleri daha az göstermesi, engelli bireylerin ürettiği içerikleri de etkileyebilir. Bazı kullanıcıların engellilik içeriklerini istenmeyen içerik olarak işaretlemesi veya bu içeriklerle etkileşime girmemesi, içeriklerin dolaşıma daha az girmesine yol açabilir.
Dolayısıyla sosyal medya sınırsız bir erişim ve iletişim dünyası değildir. Çok fazla iletişim olasılığı sunmakla birlikte kullanıcıların kontrol edemediği ve formülünü bilmediği sistemler nedeniyle mesajlar doğru hedef kitlelere ulaşmayabilir veya çok dar bir çevre içinde kalabilir. Görünürlüğü artırmak için teknik tedbirlerin ve içerik kalitesine yönelik çalışmaların yanında reklam bütçesine de ihtiyaç duyulması, işin dramatik taraflarından biri olarak değerlendirildi.
Bu durumun engellilik içeriklerini üreten kişilerin bir yankı odasına seslenme ihtimalini artırdığı belirtildi. Engelli haklarıyla ilgilenenlerin hazırladığı içerikler çoğunlukla zaten bu konuyla ilgilenen insanlara gösteriliyor. Bu nedenle engellilik konusunda farkındalık oluşturmak, sorunları görünür kılmak ve yanlış algıları değiştirmek amacıyla hazırlanan içeriklerin hep aynı kişiler arasında dolaşması riski bulunuyor. Bununla birlikte içerik üretmenin boşuna olmadığı vurgulandı.
Bir içerik geniş erişim elde ederek viral hâle geldiğinde içeriği kimin paylaştığından veya ne zaman paylaşıldığından bağımsız biçimde çok farklı insanların karşısına çıkabiliyor. İnsanlar her gün viral olan sokak röportajları, spor görüntüleri, futbol golleri veya başka türden yüzlerce içerikle karşılaşıyor. Engellilik alanındaki içeriklerin de popülerleşme ve daha geniş kitlelere ulaşma ihtimali bulunuyor. Bunun için etik ilkelere bağlı kalmak şartıyla içeriğin yapısı, anlatım biçimi, başlığı ve sunumu üzerinde çalışılabilir.
Ancak yalnızca viralleşmeye güvenmek yeterli değildir. İletişim hedeflerinin açık biçimde belirlenmesi ve planlı iletişim yapılması gerekir. “Engellilik konusunda farkındalık oluşturmak” bir niyettir. Hazırlanan içeriğin gerçekten işe yarayıp yaramadığı ise iletişim stratejisinin konusudur. İçeriğin hedeflenen kitle için anlamlı olup olmadığı, o kitlenin ilgisini çekip çekmediği ve davranış değişikliği yaratıp yaratmadığı değerlendirilmelidir.
Görsel anlatımın gücü
Bu konu, Özgür Mehmet Kütküt’ün annesiyle yaşadığı bir market alışverişi örneği üzerinden açıklandı. Kütküt ve annesi arabayla kırmızı ışıkta beklerken ikisi de karşılarındaki aynı alana bakıyordu. Araç hareket ettikten sonra annesi normalde sık gitmedikleri bir markete gitmeyi önerdi. Kütküt bunun nedenini sorduğunda annesi yol kenarındaki reklamda domates, patates ve soğanın fiyatlarını gördüğünü söyledi. Kütküt aynı reklamın karşısında bulunmasına rağmen yalnızca trafik ışığının rengine odaklandığı için fiyatları fark etmemişti. Annesi ise market alışverişiyle ilgilenen doğru hedef kitle olduğu için mesajı gördü ve alışveriş rotasını değiştirdi.
Bu reklam son derece basitti. Patates ve soğan görsellerinin altında fiyatlar bulunuyordu. Ancak mesaj doğru kişiye ulaştığı için normalde o marketten alışveriş yapmayan bir müşteriyi ikna etti. Bu örnek, engellilik alanında üretilen içeriklerin yaygınlığını değerlendirirken içeriğin kalitesi, verdiği mesaj, hedef kitlesi ve karşıdaki kişiyi nasıl ikna edeceğinin birlikte düşünülmesi gerektiğini gösterdi. Bazı durumlarda etkili iletişim için basit bir görsel yeterli olabilir. Bazı durumlarda daha uzun bir metin, bazı durumlarda ise duygusal ve güçlü bir hikâye gerekli olabilir.
Görsel iletişimin gücü, Vietnam Savaşı sırasında napalm bombasından etkilenen çocukları gösteren fotoğraf üzerinden de anlatıldı. Bir Amerikalı gazetecinin çektiği bu fotoğrafın savaş karşıtı kamuoyunun oluşmasında çok büyük bir etkisi olduğu ve görüntünün gücü nedeniyle başka bir açıklamaya ihtiyaç bırakmadığı ifade edildi. Haklılığa ve hak mücadelesine dayanan toplumsal hareketlerin bu tür güçlü iletişim araçlarından yararlanabileceği belirtildi. Buna karşılık sıradan, hedef kitleyi etkilemeyen ve kişilerin dikkatini çekmeyen mesajlar algoritmik sistem içinde görünmez hâle gelebiliyor.
Algoritmik ayrımcılık ve engelliler
Programda algoritmik ayrımcılık meselesi daha ayrıntılı biçimde ele alındı. Sosyal medya platformlarının idealize edilmiş insan tiplerini öne çıkarması ve idealin dışında gördüğü kişileri geri plana çekmesi uygulamalarının günümüzde de sürdüğü belirtildi. Bunun artık daha bireyselleştirilmiş bir şekilde işlediği ifade edildi. Instagram’ın keşfet bölümü bu durumu kullanıcıların kolayca gözlemleyebileceği bir alan olarak gösterildi. Kullanıcıların karşısına çıkan içerikler onların görsel estetik algısı, müzik tercihleri, izlediği videolar ve tükettiği kültürel içeriklerle şekilleniyor. Sürekli Yeşilçam replikleri izleyen bir kişinin karşısına benzer içerikler daha fazla çıkarken, ilgilenmediği içerikler keşfedemeyeceği kadar görünmez hâle gelebiliyor.
Bu durum uzun boylu kadınlarla ilgili içerikleri sürekli izleyen bir kullanıcı örneği üzerinden anlatıldı. Kullanıcı voleybolcu veya basketbolcu gibi uzun boylu kadınların yer aldığı içeriklerle sürekli etkileşime giriyorsa kısa boylu kadınların bulunduğu içerikleri görme ihtimali azalıyor. Farklı içeriklerin karşısına çıkabilmesi için bunların çok komik, çok etkileyici, olağanüstü veya yüksek haber değerine sahip olması gerekiyor. Benzer şekilde, insanların engellilik içerikleriyle hiç etkileşime girmemesi, bu içeriklerin çok güçlü olmadığı sürece onların keşfet sayfalarına düşmemesine neden oluyor. Bu durum algoritmik ayrımcılığın ilk adımlarından biri olarak değerlendirildi.
Algoritmik ayrımcılığın daha belirgin örnekleri işe alım sistemlerinde görülüyor. Geçmiş işe alım verilerinin kullanılmasıyla gelecekteki işe alım kararlarının verilmesi, geçmişte yapılan ayrımcılığın otomatikleştirilmesine yol açabiliyor. Amazon’un işe alım algoritması bu konuda bilinen örneklerden biri olarak hatırlatıldı. Geçmişte kadınlara, belirli yaş gruplarına veya engelli bireylere karşı ayrımcılık yapılmışsa algoritma geçmiş kararları başarılı örnekler olarak öğrenerek aynı ayrımcılığı gelecekte tekrar edebiliyor. Ayrımcılık cinsiyete, yaşa, engellilik durumuna veya başka özelliklere dayanabiliyor. Sosyal medya algoritmalarında da geçmiş kullanıcı davranışlarının benzer şekilde ayrımcı sonuçlar üretmesi mümkün oluyor.
Bu noktada sivil toplum kuruluşlarının devreye girmesi gerektiği belirtildi. Yerel veya ulusal ölçekte çalışan bir engelli örgütünün küresel sosyal medya şirketleriyle tek başına mücadele ederek bütün yayın politikalarını değiştirmesi mümkün olmayabilir. Ancak kendi etki alanında algoritmaların ayrımcı sonuçlar doğurabileceğini sürekli gündemde tutabilir, daha kapsayıcı bir sosyal medya talep edebilir ve elde ettiği ulusal veya uluslararası görünürlük anlarında bu konuyu savunuculuk başlıklarından biri hâline getirebilir.
Sivil toplum kuruluşlarının amacı büyük teknoloji şirketlerinin politikalarını bir anda değiştirmek olmayabilir. Ancak toplumun algoritmik ayrımcılık konusunda farkındalık kazanmasını sağlamak önemli bir görevdir. Bu mesele dijital okuryazarlık ve yapay zekâ okuryazarlığıyla da bağlantılıdır. Hangi hak alanında çalışılırsa çalışılsın dijital teknolojilerin nasıl işlediğini anlamak kritik hâle gelmiştir. Birleşmiş Milletlerin dijitali kapsayıcı bir eksen olarak ele alması ve “hiç kimseyi geride bırakmama” ilkesini benimsemesi, bu meselenin küresel düzeyde de önemsendiğini gösteriyor.
İnternet artık su gibi gerekli bir hizmet
Buna rağmen özellikle taban örgütlerinde dijital iletişim, internet ve teknoloji konuları örgütlerin temel çalışma alanlarından uzak meseleler gibi algılanabiliyor. Oysa internet artık elektrik ve su gibi insanların günlük hayatının parçası olan temel bir hizmet ve abonelik hâline gelmiştir. Bu nedenle internete erişimin ve dijital alana eşit katılımın bir hak olarak savunulması gerektiği ifade edildi.
Her şey her yerde paylaşılır mı?
Programda farklı sosyal medya platformlarının kendilerine özgü kültürleri, dilleri ve kullanım alışkanlıkları da değerlendirildi. Instagram’ın insanların mutlu anlarını ve estetik görüntülerini, LinkedIn’in iş hayatıyla ilgili gelişmeleri, Facebook’un daha ileri yaş grubundaki insanların paylaşımlarını ve TikTok’un daha çeşitli ve esnek içerikleri barındırdığı yönündeki genel kabuller tartışıldı. Aynı videonun veya aynı metnin bütün platformlarda paylaşılmasının doğru olup olmadığı soruldu.
Platformlar arasındaki farkı anlatmak için evlilik örneğini kullandı. Bir kişi evlendiğinde düğün fotoğraflarını öncelikle Instagram’da paylaşır. Halay çekilen veya eğlenilen görüntülerin LinkedIn’de paylaşılması uygun görülmez çünkü LinkedIn iş hayatına yönelik bir platformdur. Çok tanınmış bir kişi evliliğiyle ilgili LinkedIn’de nazik ve ölçülü bir mesaj paylaşabilir ancak yine de tek bir fotoğraf ve profesyonel bir dil tercih edilir.
Benzer biçimde doğum günü, tatil veya güzel bir mekânda çekilen fotoğrafların Instagram ve Facebook’ta paylaşılması daha doğal kabul edilirken LinkedIn bu tür içerikler açısından büyük ölçüde elenir. Bu ayrımlar yazılı kurallardan çok toplumsal teamüllere dayanıyor. Mesajlaşma uygulamalarındaki “görüldü” bilgisi de toplumsal teamüllere örnek olarak gösterildi. Program kaydı başlamadan hemen önce Kütküt telefonunu sessize alırken gelen bir mesaja yanlışlıkla dokunmuş ve mesaj “görüldü” olmuştu. Mesajı gönderen kişi bir akrabası olmasına ve Kütküt’ün bir işi olabileceğini düşünmesi beklenmesine rağmen, toplumsal beklenti nedeniyle “toplantıya giriyorum” şeklinde kısa bir cevap verme ihtiyacı hissetmişti. Sosyal medya platformlarının kullanımı da buna benzer toplumsal anlaşmalar ve beklentilerle biçimleniyor.
Tiktok paylaşımları
TikTok’ta insanların daha doğal, filtresiz ve daha az estetize edilmiş ortamlarda içerik ürettiği belirtildi. Kullanıcılar gündelik mekânlarda çekim yapabiliyor. TikTok’un canlı yayın özelliği ve yayıncılara hediye gönderme sistemi, kullanıcı ile yayıncı arasında farklı bir bağ kurulmasını sağlıyor. İnsanlar yayıncıyla kişisel bir ilişki kurduğunu hissedebiliyor ve platform farklı eğlence biçimlerine alan açıyor. TikTok’un normal paylaşımlardaki en belirgin özelliğinin doğallık ve filtresizlik olduğu ifade edildi.
İnstagram paylaşımları
Instagram ise filtre kültürünü ve içeriklerin estetize edilmesini yaygınlaştıran platform olarak değerlendirildi. Instagram’da daha ölçülü, görsel olarak düzenlenmiş ve estetik tasarımlar öne çıkıyor. Platformun dışarıya bağlantı vermeyi sınırlandırması, gönderilerin içine doğrudan link eklenememesi ve bağlantıların çoğunlukla biyografi veya hikâye üzerinden paylaşılması Instagram’ı kapalı devre bir yapı hâline getiriyor. Kullanıcılar gönderiler arasında dolaşırken çoğunlukla platformdan ayrılmadan daha görsel ve estetik içerikler tüketiyor. Ücretli abonelik gibi yeni özelliklerle Instagram’ın içerik yelpazesinin genişlediği de belirtildi.
YouTube paylaşımları
YouTube’un ise çok güçlü bir yayın platformuna dönüştüğü ifade edildi. Türkiye’de internet trafiğinin anlamlı bir bölümünün YouTube tarafından tüketildiği ve yüzlerce kişiden yüz binlerce kişiye kadar değişen izleyici sayılarına sahip çok sayıda yayıncının düzenli içerik ürettiği belirtildi. Özgür Mehmet Kütküt, Emre Taşgın ile dostluğu ve geçmişteki etkileşimleri nedeniyle onun videolarının karşısına çıktığını, ancak genel olarak çok fazla engellilik videosu görmediğini söyledi. Emre Taşgın’ın videolarından bazılarını izlediğinde ve belirli konu başlıklarına ilgi gösterdiğinde YouTube’un aynı kanaldaki diğer engellilik içeriklerini de önermeye başladığını ifade etti.
YouTube’un hedef kitleye ulaşma imkânı bulunduğunda ve uygun bir yayıncılık gerçekleştirildiğinde çok etkili bir mecra olduğu belirtildi. Buna karşılık özgün içerik üretmek, düzenlilik ve süreklilik sağlamak, konuk bulmak ve prodüksiyon kalitesini korumak zor olduğunda YouTube yorucu bir platforma dönüşüyor. Telefonla bir dakikalık Reels veya kısa video çekmek, bazı konularda uzun bir YouTube programından daha kolay ve daha etkili olabiliyor. Her sosyal medya platformunun kendine özgü bir ruhu ve içerik üretme biçimi bulunuyor.
Emre Taşgın, yaklaşık üç yıllık YouTube deneyiminden hareketle YouTube algoritmasının alıngan gibi davrandığını, platform bir süre ihmal edildiğinde içerikleri daha az göstermeye başladığını düşündüğünü söyledi. Kütküt bu gözlemin doğru olduğunu, benzer durumun bütün sosyal medya platformlarında ve özellikle Instagram’da daha güçlü biçimde görüldüğünü belirtti. Instagram içerik üreticisinden her gün çok sayıda paylaşım yapmasını bekliyor ve paylaşım sıklığı azaldıkça hesabı geri plana atabiliyor. Ancak Instagram için gündelik içerik üretmek YouTube’a göre daha kolaydır.
YouTube’da bir konukla sözleşmek, uygun gün ve saati belirlemek, sürekli yeni konuklar bulmak, kayıt yapmak ve içeriği hazırlamak ciddi bir iş yükü oluşturuyor. Bu nedenle YouTube’da kısa süreli ilgisizliğin sonuçları içerik üreticisi açısından daha ağır olabiliyor. Buna karşılık YouTube, kişinin uzmanlığını ve bakış açısını daha geniş biçimde gösterebildiği bir alan sunuyor. Emre Taşgın’ın eğitimci kimliğini, uzun yıllara dayanan engellilik alanı deneyimini ve sivil toplumdan gelen bakış açısını ayrıntılı biçimde yansıtması YouTube sayesinde mümkün oluyor. Emre Taşgın da bu imkânı gördüğü için yaklaşık üç yıldır YouTube’da yayın yapmayı sürdürdüğünü belirtti.
Facebook paylaşımları
Facebook’un kullanıcı yaş ortalamasının daha yüksek olduğu kabul edilmekle birlikte kullanım biçimlerinin ülkelere göre değiştiği ifade edildi. Bazı ülkelerde WhatsApp gibi uygulamaların bile yaygın olmaması, sosyal medya kullanım alışkanlıklarının coğrafyaya göre değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Facebook’ta çok sayıda insanın hesabı bulunabilir ancak bu kişilerin platformda günlük olarak ne kadar vakit geçirdiği ayrıca incelenmelidir.
Facebook’un özellikle topluluk ve grup özellikleri bakımından hâlâ güçlü olduğu vurgulandı. Mahalle grupları, eski öğrenci grupları ve ikinci el eşya paylaşım grupları etkili biçimde kullanılabiliyor. Bir mahalledeki küçük bir sorun Facebook grupları üzerinden çok sayıda insanı harekete geçirebiliyor. Diğer sosyal medya platformlarında aynı ölçüde bulunmayan bu topluluk yapısının özellikle sivil toplum kuruluşları için hâlâ önemli olduğu belirtildi. Bununla birlikte Facebook’un dili ve dinamiği Instagram ve TikTok’a göre daha ileri yaş gruplarına hitap ediyor.
X paylaşımları
Twitter’ın Elon Musk öncesi ve sonrası olmak üzere iki dönemde değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi. Platformun adının X olarak değişmesi de bu dönüşümün sembollerinden biri olarak görüldü. Geçmişte engelli örgütleri ve hak savunucuları Twitter etkinlikleri düzenleyerek belirli etiketleri gündeme sokmaya ve “trend topic” olmaya çalışıyordu. Bu etkinlikler zaman zaman gerçekten değişim yaratabiliyordu. Ancak birkaç yıl önce başarılı olan bir yöntemin bugün aynı şekilde uygulanmasının doğru olmayabileceği belirtildi. Sosyal medya eğilimleri ve platform algoritmaları çok hızlı değiştiği için geçmişte etkili olan bir kampanyayı aynen tekrarlamak aynı sonucu vermeyebilir.
X’in artık geçmişteki etki gücüne sahip olmadığı ve karşıt fikirleri kullanıcıların önüne ısrarla çıkardığı ifade edildi. Platform giderek insanların birbirine hakarete varan ifadeler kullandığı kısır bir tartışma zeminine dönüşüyor. Özgür Mehmet Kütküt, Twitter’ın ilk dönemlerinden itibaren platformu yoğun biçimde kullanmış eski bir Twitter sever olduğunu ancak artık iş dışında X’e pek bakmadığını söyledi.
Tweet alıntılama özelliğinin kamusal tartışmanın yapısını bozduğu değerlendirildi. Eskiden bir tartışmaya katılmak isteyen kişinin doğrudan diğer kullanıcıya cevap vermesi gerekiyordu ve konuşma aynı sohbet zinciri içinde sürüyordu. Karakter sınırı da insanların daha kısa ve doğrudan iletişim kurmasına neden oluyordu. Alıntı tweet özelliğiyle kullanıcılar karşısındaki kişiyle konuşmak yerine onun sözünü kendi takipçilerine göstererek kendi sayfalarında yorum yapmaya başladı. Bu durum “Emre Hoca bunu söylüyor ama ben ne derse desin kendi fikrimi söylüyorum” biçiminde, karşılıklı konuşmadan uzak ve kutuplaştırıcı bir tarz yarattı.
Arap Baharı gibi toplumsal hareketlerle Twitter arasında geçmişte kurulan ilişkinin de düşünüldüğü kadar doğrudan olmadığı zamanla anlaşıldı. İnsanların demokrasi talepleri için dijital araçları kullanması önemliydi ancak bu araçlar beklenen kamusal demokrasiyi yaratmadı. Türkiye’de geniş grupların katılabildiği dijital demokrasi araçlarının yeterince geliştirilememesi önemli bir eksiklik olarak değerlendirildi. Bu tür araçlarla daha fazla deneyim kazanılmış olsaydı farklı dijital katılım biçimleri ortaya çıkabilirdi.
İspanya gibi bazı Avrupa ülkelerinde Twitter’ın ilk dönemlerindeki katılımcı ruhun küçük ve kapalı dijital ağlarda sürdürülebildiği ifade edildi. Türkiye’de ise benzer alternatif ağların yeterince gelişmediği belirtildi.
Sosyal medya bir yanılsama mı?
Sosyal medyanın gerçekliği yanıltan bir yapıya dönüşmesi de tartışıldı. Emre Taşgın, yakın dönemde gerçekleştiğini belirttiği bir Fenerbahçe seçimini örnek verdi. Sosyal medyada ve özellikle X’te bir adayın açık biçimde önde ve kazanacak gibi görünmesine rağmen gerçek seçim sonucunun farklı olduğunu söyledi. Benzer durumların siyasi seçimlerde de yaşandığını, sosyal medya sonuçlarıyla gerçek dünya sonuçlarının birbirini tutmayabildiğini belirtti. Bu nedenle sivil toplum kuruluşlarının, aktivistlerin ve toplumsal hareketlerin strateji oluştururken yalnızca X’teki tartışmalara bakmaması gerektiğini ifade etti.
Özgür Mehmet Kütküt bu değerlendirmeye katıldı ve X’in manipülasyona çok açık bir alan olduğunu söyledi. Belirli bir bütçeye ve teknik bilgiye sahip gruplar kendi fikirlerini destekleyen çok sayıda troll hesabını harekete geçirebiliyor. Bu yöntemlere ulaşmak teknik olarak çok zor değildir. Gerçekte sınırlı sayıda taraftarı bulunan bir fikir, on binlerce insan tarafından destekleniyormuş gibi gösterilebilir. İki güçlü adayın bulunduğu bir spor kulübü seçiminde bu manipülasyonu ayırt etmek daha zor olabilir. Ancak toplumun gerçekte istemediği bir kişinin veya fikrin X üzerinde olağanüstü derecede desteklenmesi, zamanla kullanıcıların bunun bir troll faaliyeti olduğunu çıplak gözle fark edebileceği kadar belirginleşebiliyor.
İnsanların artık sosyal medyada görüşlerini yazmaya geçmişe göre daha az istekli olduğu da belirtildi. En radikal fikirler daha görünür hâle gelirken iki uç arasında bulunan insanlar sessiz kalıyor. Böylece ortada gerçek bir toplumsal tartışma yerine iki radikal kutup arasında gidip gelen bir görüntü oluşuyor. Özgür Mehmet Kütküt, sosyal medyaya ilişkin en büyük hayal kırıklığının toplumsal tartışmanın kaybedilmesi olduğunu söyledi. Türkiye’de ve dünyada hiçbir konuda uzlaşma ihtimali yokmuş gibi bir izlenim oluşuyor.
Bu yapı strateji kurmayı da zorlaştırıyor. Gerçek saha verileri yerine kaç kişinin okuduğu, ne kadar etkili olduğu ve kimleri temsil ettiği bilinmeyen kısır dijital tartışmalara bakılıyor. Bu tartışmalar ne gerçek siyaset ne de gerçek hak savunuculuğu anlamına geliyor. İnsanlar bu platformların içinde çok uzun süre kaldığında yankı odasının etkisiyle dışarıdaki sesleri duymakta zorlanıyor.
Sosyal medya kampanyaları ve dijital alan için bütçe yaratmak gerekiyor
Dijital iletişimde bütçenin giderek daha önemli hâle gelmesi programın bir başka konusu oldu. Geçmişte sosyal medya giderleri sivil toplum projelerinin bütçelerinde küçük bir kalem olarak görülüyor, Facebook gibi platformlara reklam vermek için sınırlı miktarda kaynak ayrılması yeterli kabul ediliyordu. Günümüzde ise aktivistlerin, savunucuların, içerik üreticilerinin ve sivil toplum yöneticilerinin kapsamlı bir dijital medya bütçesi oluşturması gerekiyor. Dijital iletişim artık operasyonel bir gider kalemi hâline geldi.
Reklam vermek tek başına yeterli değildir. Reklamın doğru kişiye gösterilmesi gerekir. Market örneğinde patates ve soğan fiyatlarının Emre Taşgın veya Özgür Mehmet Kütküt yerine alışveriş kararını veren kişiye ulaşması gibi sosyal medya reklamlarının da doğru hedef kitleye yöneltilmesi gerekir. Doğru reklam stratejisi belirli bir fikrin veya kampanyanın yaygınlaşmasını sağlayabilir. Sponsorlu içerik yasal ve meşru bir yöntemdir. Bunun yanında troll orduları ve etik olarak onaylanamayacak başka yöntemler de bulunmaktadır.
Sivil toplum açısından dijital alanın kendisi artık zorunlu bir giderdir. Yapay zekâ modellerine abonelik ücreti ödemek, çevrim içi depolama alanı satın almak, doğrulanmış hesap veya mavi tik almak, toplantı ve iletişim hizmetlerini kullanmak gibi giderler kuruluşların amaçlarına göre gerekli hâle gelebiliyor. Dijital hizmetler, geçmişte dernekler için ofis kirasının taşıdığı öneme benzer bir konuma geliyor.
Geçmişte dernek kurmak büyük ölçüde fiziksel bir ofis kiralamak anlamına geliyordu. Günümüzde kira giderlerinin yükselmesi ve çevrim içi toplantı olanaklarının gelişmesi nedeniyle birçok dernek küçük bir odada çalışabiliyor veya fiziksel ofise duyduğu ihtiyacı azaltabiliyor. Dernekler mevzuatı izin verse çok sayıda kuruluşun fiziksel ofisini kapatabileceği ifade edildi. Fiziksel mekânın önemi azalırken dijital altyapının önemi artıyor. Bu nedenle projelendirme ve planlama aşamasında hem dijital servislerin kullanımı hem de görünürlüğün artırılması için mutlaka kaynak ayrılması gerektiği vurgulandı.
Yapay zeka sayesinde görsel içerik üretmek kolay hale geldi
Programın yapay zekâ bölümüne geçilirken Emre Taşgın, EGED’in ilk yıllarında küçük bir han odasında Özgür Mehmet Kütküt ile gerçekleştirdikleri bir çalışmayı hatırlattı. Görme engelli bir kişinin kimseden yardım almadan tek başına görsel içerik üretip üretemeyeceğini araştırmışlardı. Yakın geçmişe kadar görme engelli bireylerin sosyal medyada aktif biçimde görsel içerik üretmesi çok zordu. Bir kişinin fotoğrafı çekmesi, fotoğraflar arasından en iyisini seçmesi, bulanık görüntüleri silmesi ve paylaşılacak görseli hazırlaması için gören birinden yardım alınması gerekiyordu.
Bu durum sivil toplum kuruluşlarını da etkiliyordu. Bir kuruluşta gören bir çalışan veya gönüllü bulunmadığında sosyal medya için görsel hazırlanması mümkün olmayabiliyordu. Bu sorunu çözmek amacıyla Word veya PowerPoint üzerinde şablonlar oluşturmaya çalışmış, Canva’nın ilk dönemlerindeki imkânları değerlendirmiş ve çeşitli makrolar denemişlerdi. Ancak uzun cümlelerin satırdan taşması, kelimelerin bölünmesi, metnin aşağıya kayması, sınırlandırıldığında okunamaz hâle gelmesi ve görselin yalnızca erişilebilir değil aynı zamanda düzgün görünmesi gerektiği için başarılı bir çözüm üretememişlerdi.
Bugün ise yapay zekâ sayesinde çok farklı bir noktaya gelindiği belirtildi. Özgür Mehmet Kütküt, kameraya bağlanan ChatGPT gibi modellerin ilk örnekleri ortaya çıktığında Emre Taşgın’ın yapay zekâ yardımıyla karşıdan karşıya geçmeyi denediği bir videosunu izlediğini hatırlattı. Bu, Kütküt’ün gördüğü ilk engelli kullanıcı örneklerinden biriydi.
Bir başka görme engelli kişinin yapay zekâ kamerasından yararlanarak otel odasındaki klimanın derecesini tek başına ayarlayabildiği örneği verildi. Kullanıcı kamerayı açarak klima üzerindeki değerleri okuyabilmiş ve doğru sıcaklığa getirebilmişti. Bu basit görünen işlem kişinin günlük hayatında önemli bir konfor sağlamıştı. Bu örneklerin yapay zekânın engelli bireyler açısından sunduğu imkânların yalnızca başlangıcı olduğu belirtildi.
Üretken yapay zekâyla çalışmamanın artık gerçekçi bir seçenek olmadığı ifade edildi. Ancak yapay zekâyla çalışmak yalnızca sisteme bir soru sormaktan veya bir konuyu “engellilere anlat” şeklinde yazmaktan ibaret değildir. Yapay zekâ okuryazarlığı gerekir. Doğru istem veya prompt yazmak, istenen çıktıyı açık biçimde tarif etmek, modelin verdiği bilgileri kontrol etmek ve yanlış sonuçları fark etmek temel beceriler arasında yer alıyor. Bu beceriler edinildiğinde yapay zekâ insanların günlük hayatlarında ve çalışma biçimlerinde çok önemli değişiklikler yaratabilir.
Görsel, müzik ve video üretiminin yapay zekâyla son derece ucuz ve erişilebilir hâle gelmesi daha önce hayal edilemeyen olanaklar ortaya çıkardı. Geçmişte bir sivil toplum kampanyası için akılda kalıcı bir jingle hazırlamak büyük bütçe gerektiren bir işti. Sınırlı bütçeyle bir müzik grubu bulunsa bile bu kişilerin kampanya şarkısı veya jingle üretme konusunda deneyimli olması beklenemiyordu. Bugün ise iletişim uzmanları ve içerik üreticileri hobi düzeyinde bile şarkı ve jingle hazırlayabiliyor.
Bir iki yıl önce insanlar birbirlerine yapay zekâyla şarkı veya görsel hazırladıklarını heyecanla anlatırken bugün bu uygulamalar sıradanlaşmaya başladı. Bununla birlikte toplumda yapay zekâ araçlarıyla ilgili hiçbir bilgisi olmayan çok sayıda insan bulunması endişe verici olarak değerlendirildi. Çünkü yapay zekâ görece kolay öğrenilebilen ve kişilerin yapabilme gücünü ciddi biçimde artıran bir teknolojidir. Bireyler ve kurumlar üzerinde bir kaldıraç etkisi yaratır. Bu nedenle yapay zekâ okuryazarlığının sivil toplumda, farklı hak alanlarında ve özellikle engellilik alanında geliştirilmesi kritik önem taşıyor.
Robotik teknolojilerin gelecekte daha yaygın hâle geleceği ve bu gelişmelerin mevcut kuşağın yaşam süresi içinde görülebileceği tahmin edildi. Ancak robotik teknolojiler beklenmeden de üretken yapay zekâ günlük sorunların çözümünde önemli fırsatlar sunuyor. Görsel tanıma, metin üretimi, bilgiye erişim, klima ayarlama, çevreyi betimleme ve içerik üretme gibi işlemler şimdiden engelli bireylerin bağımsızlığını artırabiliyor.
Dijital dünya geleceği nasıl şekillendirecek?
Programın sonunda geleceğin nasıl şekilleneceği ve beş veya yedi yıl önce bugünkü gelişmeler tahmin edilemezken bundan sonrasının tahmin edilip edilemeyeceği soruldu. Özgür Mehmet Kütküt, geleceği kesin biçimde hayal etmenin zor olduğunu ancak genel bir gelişim patikasının görülebildiğini söyledi. Yapay zekâ modelleri giderek güçleniyor, işlemci ve donanım alanında büyük ilerlemeler yaşanıyor. Daha iyi modeller daha güçlü işlemciler üzerinde çalışacak, zamanla daha ekonomik hâle gelecek ve daha kaliteli çıktılar üretecek.
Bu gelişmeler, insanların yaptığı çok sayıda ara kademe işi farklılaştıracak. Birbirini tekrar eden, standartlaşan ve sıradanlaşan işlerin ortadan kalkması veya büyük ölçüde otomatikleşmesi muhtemel görülüyor. Buna karşılık kişinin farklılaştırabildiği, deneyimiyle zenginleştirdiği ve uzmanlık katabildiği işlerin varlığını sürdüreceği vurgulandı.
Uzmanlığın önemini anlatmak için yıllık eğitim planı örneği verildi. Bir sınıf için yıllık eğitim planı hazırlanması gerektiğinde Emre Taşgın eğitimci olarak bu işi yapay zekâ olmadan bir veya iki haftada nitelikli biçimde hazırlayabilir. Özgür Mehmet Kütküt eğitimci olmamasına rağmen yapay zekâ kullanarak çok kötü olmayan, kullanılabilir bir plan oluşturabilir. Ancak ikisinin de elinde yapay zekâ bulunduğunda aradaki fark uzmanlık tarafından belirlenir. Emre Taşgın’ın eğitimci olması plana pedagojik ve mesleki açıdan farklı bir nitelik kazandırır. Kütküt’ün dijital iletişim alanındaki uzmanlığı ise başka konularda avantaj sağlar.
Benzer biçimde ikisi de yapay zekâ kullanarak Facebook üzerine bir sunum hazırlasa, bu konuda daha fazla deneyime sahip olduğu için Özgür Mehmet Kütküt’ün daha iyi bir sunum hazırlaması beklenir. Bunun nedeni bilgi ve deneyimin yapay zekâ çıktısını biçimlendirmesidir. Yapay zekâ uzmanlığı değersizleştirmek yerine uzman kişinin daha iyi sonuç üretmesini sağlayabilir.
Toplumda yapay zekânın insanların öğrendiği bilgileri değersizleştireceği yönünde gereğinden fazla karamsarlık bulunduğu ifade edildi. Oysa bilgi ve deneyim, üretken yapay zekâyla daha iyi çalışmayı sağlar. Teknolojinin henüz başlangıç döneminde olduğu bu yıllarda öğrenmeye devam etmek ve gelişmeleri yakalamak büyük önem taşıyor. “Öğrendiklerim artık hiçbir işe yaramayacak” düşüncesine kapılmak yerine mevcut bilgi birikimini yeni araçlarla birleştirmek gerekiyor.
Dijital dünya ve engelli hakları mücadelesi
Engellilik ve hak mücadelesi açısından internetin sunduğu imkânların çok önemli olduğu vurgulandı. Özgür Mehmet Kütküt’ün Emre Taşgın ve engellilik alanındaki diğer kişilerle tanışması dijital iletişim sayesinde mümkün olmuştu. Dijital iletişim öncesinde de insanların farklı yollarla bir araya gelmesi mümkün olabilirdi ancak farklı engel gruplarının iletişim kurması, örgütlenmesi ve deneyim paylaşması bakımından internet büyük bir sıçrama yarattı. Kütküt, yaşamı boyunca tanık olduğu engellilik alanındaki önemli dönüşümlerde internetin kritik bir rol oynadığını söyledi.
Üretken yapay zekâ da engelli bireyler ve engelli örgütleri için çok önemli fırsatlar barındırıyor. ChatGPT, Gemini ve Claude gibi sistemlerde kullanılan sohbet pencerelerinin metin tabanlı olmaları nedeniyle engelli kullanıcılar açısından görece uygun bir tasarım sunduğu kabul edildi. Ancak bu durum erişilebilirlik çalışmalarının tamamlandığı anlamına gelmiyor. Evrensel tasarım ve erişilebilirlik ilkelerinin yeni teknolojiler geliştirilirken sürekli gündemde tutulması gerekiyor. Her yeni özellik ve araç, engelli kullanıcıların erişimi bakımından ayrıca değerlendirilmelidir.
Dijital okuryazarlığın engelli bireyler ve aileleri tarafından daha fazla önemsenmesi gerektiği belirtildi. Engelli bireylerin günlük hayatta karşılaştıkları sorunlar onları yaratıcı çözümler bulmaya yönelttiği için teknoloji kullanımında doğal bir yaratıcılık ortaya çıkabiliyor. Ancak bu potansiyelin eğitim, farkındalık ve erişilebilir araçlarla desteklenmesi gerekiyor. Hem dijital okuryazarlığın geliştirilmesi hem de teknolojilerin evrensel tasarım ilkelerine uygun hâle getirilmesi geleceğin en önemli başlıkları arasında gösterildi.
Türkiye’deki engelli örgütlerinin son dönemde bazı fırsatları kaçırdıklarını, geride kaldıklarını veya işlerin yeterince iyi gitmediğini düşündükleri ve bunun örgütler üzerinde karamsar bir psikoloji yarattığı ifade edildi. Buna karşılık Türkiye’de engellilik alanında çok ciddi bir bilgi ve deneyim biriktiği vurgulandı. Ülkenin farklı şehirlerinde ve farklı engel gruplarında çok sayıda deneyimli kişi ve yapı ortaya çıktı. Bu birikimin beş, on veya on beş yıl içinde farklı toplumsal koşullarda yeni sonuçlar ve kazanımlar üretme potansiyeli bulunduğu belirtildi.
Özgür Mehmet Kütküt, Emre Taşgın’ın kişisel çalışmaları üzerinden genç kuşakların engelli hakları hareketine katılmasının önemini de değerlendirdi. Emre Taşgın ve aynı dönemde alana giren genç kuşağın hak temelli sivil toplum hareketine dâhil olması, dijital alanı gündeme getirmesi ve öncü çalışmalar gerçekleştirmesi birçok yeni kapı açtı. Hareketin içinde bulunan kişiler günlük sorunlara odaklandıkları için yarattıkları dönüşümü her zaman nesnel biçimde göremeyebilir. Dışarıdan bakıldığında bu çalışmaların karşılığının bulunduğu ve önemli bir birikim oluşturduğu daha açık biçimde görülebiliyor.
Emre Taşgın, bu değerlendirmeyi motive edici bulduğunu ve kendisinin de bazı sonuçları artık daha dışarıdan görmeye başladığını söyledi. Ancak ortaya çıkan birikimin sürdürülmesi gerektiğini vurguladı. Kendi kuşağının “işin dijital boyutu da var” diyerek önemli bir dönüşüm başlattığını, buna karşılık pandemi sonrasında toplumun daha bireyselleşmiş bir yapıya yönelmesinin sivil toplum kuruluşları için yeni bir sorun oluşturduğunu belirtti.
Özgür Mehmet Kütküt, dünyada genel bir karamsarlık dönemine girildiğini ve bu durumun bireyselleşmeyi güçlendirdiğini söyledi. Buna rağmen gelecek konusunda iyimserliğini koruduğunu ifade etti. Mevcut çalışmaların devam etmesi ve Emre Taşgın’ın kuşağını aşacak yeni bir kuşağın ortaya çıkması gerektiğini belirtti. Emre Taşgın ve arkadaşlarının geçmişte sıfırdan yapılar kurarak onları belirli bir noktaya getirmesi gibi yeni kuşakların da mevcut çalışmaları daha ileri taşıması gerektiği ifade edildi.
Emre Taşgın, yeni kuşakların artık “Emre abilerin dönemi geçti” veya “Onlar iyi işler yaptı ama bundan sonra şöyle yapılmalı” diyebilmesi gerektiğini esprili bir dille söyledi. Özgür Mehmet Kütküt de yeni kuşakların önceki kuşağın yeterince yapmadığını söyleyerek daha ileri çalışmalar gerçekleştirmesinin doğal ve gerekli olduğunu belirtti.
Programın kapanışında engellilik alanının dijital iletişim boyutunun kapsamlı biçimde ele alındığı ifade edildi. Özgür Mehmet Kütküt’ün hem sivil toplum alanındaki deneyimi hem de engelli bireyler ve örgütlerle sürekli temas hâlinde olması, aynı zamanda dijital iletişim stratejilerinin hazırlanması ve uygulanması alanında sahada çalışması nedeniyle bu konuyu değerlendirebilecek en doğru kişilerden biri olduğu belirtildi.
