Engelli Derneklerinin Geleceği ve Sivil Toplumda Yeni Yaklaşımlar
Sözümüz Var programının bu bölümünde, Sivil Toplum Geliştirme Merkezi (STGM) Genel Koordinatörü Tezcan Eralp Abay ile Türkiye’de sivil toplumun tarihsel gelişimi, engelli hakları hareketinin dönüşümü, sivil toplum kuruluşlarının değişen toplumsal koşullara uyum sağlama kapasiteleri, hak temelli savunuculuk, yardım odaklı örgütlenmeler, öz örgütlenme, bağış toplama sistemindeki yapısal sorunlar, teknolojinin katılıma etkisi ve
yapay zekânın sivil toplum açısından oluşturduğu fırsatlar ve riskler ele alındı.
Tezcan Eralp Abay hakkında
Tezcan Eralp Abay, programın başlangıcında eğitiminden, mesleki deneyiminden ve Sivil Toplum Geliştirme Merkezindeki çalışmalarından söz etti. Orta Doğu Teknik Üniversitesinde çevre mühendisliği eğitimi aldığını, ardından teknoloji politikaları alanında yüksek lisans yaptığını ve daha sonra siyaset bilimi ile uluslararası ilişkiler alanında doktora çalışmasını tamamladığını belirtti. Üniversiteden mezun olduktan sonra derneklerde çalışma fırsatı bulduğunu, STGM kurulmadan önce Türkiye’deki ilk sivil toplum geliştirme projesinde uzman olarak görev aldığını anlattı. Daha sonra Sivil Toplum Geliştirme Merkezi Derneğinin kuruluş sürecinde çalıştığını, özellikle eğitim programlarında sorumluluk üstlendiğini ifade etti. Farklı sektörlerde kısa süreli çalışma deneyimlerinin ardından 2013 yılında yeniden STGM’ye döndüğünü ve o tarihten itibaren kurumun genel koordinasyonundan sorumlu olduğunu belirtti. Çalışmalarının temelinde sivil toplum kuruluşlarının kurumsal kapasitelerini geliştirmelerine destek olmanın bulunduğunu söyledi.
Türkiye’de engelli hakları hareketi nasıl dönüşüyor?
Türkiye’de engelli hakları hareketinin dönüşümüne ilişkin değerlendirmelerde, engellilik alanındaki örgütlenmenin Türkiye’nin genel sivil toplum tarihiyle birlikte ele alınması gerektiği vurgulandı. Abay, günümüzde yaygın biçimde kullanılan sivil toplum kuruluşu kavramının Türkiye’de özellikle 1990’lı yılların ortalarından itibaren yerleşmeye başladığını, ancak toplumun devlet ve piyasa dışında kendi sorunları etrafında örgütlenme geleneğinin çok daha eskiye dayandığını ifade etti. Türkiye’deki örgütlenme tarihinin Cumhuriyet öncesine kadar uzanan köklü bir geçmişi bulunduğunu belirtti. İnsan hakları hareketi, kadın hareketi, gençlik örgütlenmeleri ve çevre hareketi gibi alanlarla birlikte engellilik alanındaki örgütlerin de bu tarihsel geleneğin önemli bileşenlerinden biri olduğunu anlattı.
Özellikle 1950’li ve 1960’lı yıllardan itibaren Türkiye’de farklı toplumsal kesimlerin kendi sorunları ve talepleri etrafında örgütlenmelerinin güçlendiği belirtildi. Bu dönemde toplumun devlet ve piyasa dışında bağımsız örgütlenme olanakları geliştirdiği, derneklerin, vakıfların ve zamanla daha üst örgütlenme yapılarının ortaya çıktığı ifade edildi. Engelli bireylerin, özellikle görme engelli toplulukların, bu toplumsal hareketlilik içerisinde kendi örgütlerini oluşturdukları anlatıldı. Engelli bireylerin kurdukları dernekler ve daha sonra gelişen federasyonlar aracılığıyla hem üyeleriyle dayanışma ilişkileri kurmaya hem de ülkenin gündemine müdahil olmaya çalıştıkları belirtildi.
Engellilik alanındaki sivil toplum kuruluşlarının geçirdiği dönüşümün toplumun engelliliğe yaklaşımındaki değişimlerle de doğrudan ilişkili olduğu ifade edildi. Abay, Türkiye’de engellilik konusunun zaman içerisinde nasıl değiştiğine ve sivil toplum kuruluşlarının geçirdiği dönüşüme birlikte bakılması gerektiğini söyledi. Engellilik alanındaki örgütlerin gelişiminin hem toplumun engelliliğe bakışındaki değişimin bir sonucu hem de bu değişimin önemli göstergelerinden biri olduğunu vurguladı.
Engelliliği tanımlamak için kullanılan kavramlar
Programda engellilik alanında kullanılan kavramların tarihsel değişimi de ayrıntılı biçimde ele alındı. “Kör”, “sakat” ve “engelli” gibi kavramların kullanımı üzerine engellilik hareketi içerisinde farklı yaklaşımların bulunduğu belirtildi. Bazı aktivistlerin ve örgütlerin körlük ve sakatlık kavramlarını sahiplenerek kullanmayı tercih ettikleri, geçmişte bu kavramlara olumsuz anlamlar yüklenmiş olmasının kişilerin kendi kimliklerinden uzaklaşmalarını gerektirmediğini savundukları ifade edildi. Buna karşılık bazı grupların farklı kavramları tercih ettikleri ve kendilerini başka ifadelerle tanımladıkları anlatıldı. Engellilik hareketi içerisinde ortak bir terminoloji üzerinde tam bir uzlaşma bulunmadığı, farklı örgütlerin kamu kurumlarıyla iletişimlerinde farklı kavramlar kullanmalarının zaman zaman karışıklıklara yol açabildiği değerlendirildi.
Tezcan Eralp Abay, STGM tarafından 2010-2011 yıllarında yürütülen ve Türkiye’deki sivil toplum hareketinin temel tarihsel damarlarını inceleyen bir yayın çalışmasını hatırlattı. Türkiye’de sivil toplumun tarihi üzerine hazırlanan bu çalışmanın STGM’nin internet sitesinde PDF biçiminde bulunduğunu ve ilgilenenlerin inceleyebileceğini belirtti. Söz konusu yayında engellilik hareketinin tarihsel gelişimine ayrılmış bir bölümün de yer aldığını ifade etti. Bu bölümün Nazmiye Güçlü tarafından yazıldığını hatırlatarak engellilik alanındaki kavram tartışmalarının geçmişine değindi. Güçlü’nün engellilik veya sakatlıkla ilişkili kavramları utanılması gereken ifadeler olarak görmenin yanlış olduğunu savunduğunu, kavramların doğrudan kullanılmasının da bir hak ve kimlik meselesi olarak değerlendirilebileceğini anlattı.
Engellilik alanında kullanılan dilin zaman içerisinde değişmesinin toplumsal gelişmelerle ilişkili olduğu ifade edildi. Abay, uluslararası yayınlarda, toplantılarda ve kültür-sanat ürünlerinde engelliliği ifade etmek için farklı kavramların giderek daha fazla kullanılmaya başlandığını belirtti. Özellikle kişilerin sahip oldukları durumlar üzerinden tanımlandıkları ve İngilizceden çevrilen yeni ifadelerin yaygınlaştığına dikkat çekti. Bu tür ifadelerin herkesi belirli özelliklere sahip bireyler olarak değerlendirme ve eşitlikçi bir dil oluşturma amacı taşıyabileceğini söyledi. Ancak kullanılan terminolojinin değişmesinin tek başına toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmayacağını vurguladı. Programda, engellilik alanındaki dilin gelişmesi ile gerçek yaşam koşullarının dönüşmesi arasında fark bulunabileceği üzerinde duruldu. Abay, daha özenli ve eşitlikçi ifadelerin kullanılmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendirmekle birlikte bu ifadelerin gerçek sorunların üzerini örtmemesi gerektiğini belirtti. Toplumun söylem düzeyinde ilerleme kaydetmesine rağmen engelli bireylerin erişilebilirlik, ayrımcılık ve eşit yurttaşlık açısından aynı sorunlarla karşılaşmaya devam etmeleri durumunda kullanılan kavramların tek başına yeterli olmayacağını ifade etti. Engelli bireylere tekerlekli sandalye dağıtmanın sorunları bütünüyle çözmeyeceğini, asıl mücadelenin tekerlekli sandalyelerin kullanılabileceği erişilebilir kaldırımların ve yaşam alanlarının oluşturulması için verilmesi gerektiğini anlattı. Böylece hak temelli yaklaşımın, bireylere yönelik yardım faaliyetlerinden ziyade toplumsal koşulları değiştirmeye odaklanması gerektiği vurgulandı.
Türkiye’de engelli örgütlerinin yaklaşım biçimleri
Türkiye’deki engelli örgütlenmelerinin farklı yaklaşımlar etrafında geliştiği belirtildi. Abay, engellilik alanında yardım ve hayırseverlik temelli örgütlenmelerin, hak savunuculuğu yapan kuruluşların ve engelli bireylerin doğrudan kendi örgütlenmelerinin bulunduğunu ifade etti. Özellikle yardım ve hayırseverlik merkezli faaliyet gösteren bazı kuruluşların zaman içerisinde istismar ve suistimal alanları oluşturabildiğini söyledi. Bunun yalnızca engellilik alanına özgü bir sorun olarak görülmemesi gerektiğini, Türkiye’deki yardım toplama ve bağış toplama sisteminin yapısal özelliklerinin de bu durum üzerinde etkili olduğunu savundu. Yardım ve bağış toplama mevzuatının son derece sınırlayıcı ve zorlayıcı bir yapıya sahip olduğu belirtilerek bu koşulların bazı örgütlenme biçimlerinin güçlenmesini kolaylaştırdığı ifade edildi. Abay, yardım toplama sistemindeki kısıtlamaların belirli kuruluşlara avantaj sağlayabildiğini, bu nedenle yardım temelli örgütlenmelerin bazı alanlarda güçlü bir konum elde ettiklerini söyledi. Bununla birlikte bütün yardım kuruluşlarının aynı şekilde değerlendirilmemesi gerektiğini, iyi niyetli ve önemli çalışmalar yapan kuruluşların da bulunduğunu belirtti. Asıl sorunun yardım faaliyetlerinin kendisinden çok bu faaliyetlerin hangi anlayışla ve hangi yapısal koşullarda gerçekleştirildiği olduğunu vurguladı.
AHBAP Derneği soruşturması
Programda son dönemde kamuoyunda tartışılan AHBAP Derneği ile ilgili gelişmeler üzerinden yardım temelli sivil toplum kuruluşlarının güvenilirliği, kaynaklara erişimi ve toplumsal itibarı değerlendirildi. Yardım kuruluşlarıyla ilgili tartışmaların yalnızca belirli bir kurumun faaliyetleri çerçevesinde ele alınmaması gerektiği ifade edildi. Abay, kamuoyuna yansıyan olayların kendi içerisinde sorunlu boyutları olabileceğini, ancak bu gelişmelerin daha uzun süredir varlığını sürdüren yapısal sorunları da görünür hale getirdiğini belirtti. Türkiye’de yardım ve hayırseverlik geleneğinin oldukça eski olduğu, yüz yılı aşan geçmişe sahip kuruluşların bulunduğu hatırlatıldı. Buna karşılık popüler bir kişi etrafında ortaya çıkan yeni bir kuruluşun birkaç yıl içerisinde çok büyük bir toplumsal itibara, güvene ve mali kaynağa erişebilmesinin sorgulanması gerektiği ifade edildi. Abay, bu durumun yalnızca kişilerin veya kuruluşların başarısıyla açıklanamayacağını, toplumun dayanışma ihtiyaçlarının hangi mekanizmalara yönlendirildiğinin de incelenmesi gerektiğini savundu. Özellikle çok geniş toplumsal kesimlerin kaynaklarını sınırlı sayıdaki kuruluş üzerinden kullanmak zorunda kalmalarının önemli riskler doğurabileceğini anlattı.
Sivil toplum kavramı
Türkiye’de sivil toplum kuruluşu kavramının farklı örgütlenme geleneklerini aynı çatı altında topladığı belirtildi. Abay, günümüzde sivil toplum olarak adlandırılan alanın aslında tarihsel olarak farklı amaçlara, çalışma biçimlerine ve toplumsal işlevlere sahip örgütlenmelerden oluştuğunu anlattı. Demokratik kitle örgütleri geleneğinin bu alanın önemli bileşenlerinden biri olduğunu söyledi. Engellilik alanındaki tarihsel örgütlenmelerin de bu gelenek içerisinde önemli bir yere sahip olduklarını belirtti. Sivil toplum kuruluşu kavramının Türkiye’de yaygınlaşmasında 1990’lı yıllardaki Habitat II sürecinin etkili olduğu ifade edildi. Abay, bu dönemde farklı örgütlenme biçimlerinin hangi kavramla adlandırılacağına ilişkin tartışmalar yürütüldüğünü ve devamla sivil toplum kuruluşu kavramının şekillendiğini hatırlattı. Kavramın yakın dönemlerde yaygınlaşmasına rağmen demokratik kitle örgütlenmeleri, meslek kuruluşları, dayanışma ağları ve hayırseverlik faaliyetlerinin çok daha köklü geçmişlere sahip olduğu vurgulandı.
Demokratik kitle örgütleri dışında belirli bir mesleğin veya uzmanlık alanının sorunlarına odaklanan örgütlenmelerin de bulunduğu belirtildi. Veremle mücadele dernekleri gibi belirli toplumsal sorunların çözümünü hedefleyen uzmanlık kuruluşları örnek gösterildi. Mahallelerde, köylerde, okullarda ve üniversite kampüslerinde ortaya çıkan dayanışma temelli öz örgütlenmelerin de sivil toplumun başka bir bileşenini oluşturduğu ifade edildi. Hayırseverlik geleneği ve vakıf kültürünün ise bu alanın ayrı bir tarihsel damarını temsil ettiği anlatıldı. Bu farklı örgütlenme geleneklerinin son yirmi otuz yıl içerisinde ortak bir sivil toplum kavramı altında değerlendirilmeye başlanmasının bazı karışıklıklara yol açtığı belirtildi. Farklı amaçlarla kurulmuş ve farklı toplumsal dönüşümleri hedefleyen kuruluşların aynı kavramla tanımlanmalarının hem kamuoyunda hem de sivil toplum alanının kendi içerisinde yanlış beklentiler oluşturabildiği ifade edildi. Kızılay, Yeşilay, Darüşşafaka ve AHBAP gibi kuruluşların kamuoyunda sivil toplumla ilişkilendirildiği, hatta bir kamu kurumu olan AFAD’ın da bazı kişiler tarafından sivil toplum kuruluşu olarak algılanabildiği belirtildi.
STGM’nin sivil toplum algısına ilişkin araştırmalarında bu tür sonuçlarla karşılaşıldığı aktarıldı. Geniş katılımlı araştırmalarda vatandaşların sivil toplum denildiğinde büyük yardım kuruluşlarını ve afet dönemlerinde görünür olan kurumları hatırladıkları ifade edildi. Bu durumun, sivil toplumun toplum nezdindeki görünürlüğünün büyük ölçüde yardım faaliyetleri üzerinden şekillenebildiğini gösterdiği belirtildi. Hak savunuculuğu, demokratik katılım ve öz örgütlenme gibi faaliyetlerin ise kamuoyunda aynı düzeyde görünür olmayabileceği değerlendirildi.
Hak temelli yaklaşım ve yardım odaklı yaklaşım
Hak temelli ve yardım temelli yaklaşımların farklı tarihsel geleneklerden beslendiği açıklandı. Yardım temelli yaklaşımın hayırseverlik ve dayanışma gelenekleriyle ilişkili olduğu, hak temelli yaklaşımın ise demokratik kitle örgütleri ve hak savunuculuğu hareketleri içerisinde geliştiği belirtildi. Bu iki yaklaşım arasında tarihsel olarak önemli farklılıklar bulunduğu, ancak zaman içerisinde bazı ortak alanların da ortaya çıktığı ifade edildi. Abay, özellikle 2000’li yılların sonlarına doğru hak temelli ve yardım temelli sivil toplum kuruluşlarının birbirlerinin yaklaşımlarından etkilenmeye başladıklarını söyledi. Hak savunuculuğu yapan kuruluşların bireylerin doğrudan yaşam koşullarının iyileştirilmesinde yardım ve destek faaliyetlerinin rolünü daha fazla dikkate almaya başladıkları belirtildi. Buna karşılık yardım kuruluşlarının da toplumsal sorunların yalnızca bireylere yardım edilerek çözülemeyeceğini, yapısal koşulların değiştirilmesi gerektiğini ve yardım alan kişilerin aslında eşit haklara sahip bireyler olduğunu daha fazla kabul etmeye başladıkları ifade edildi. Bu dönüşümün yardım temelli kuruluşların erişilebilirlik, eşitlik, ayrımcılık yasağı ve kamu yönetiminin yükümlülükleri gibi konulara daha fazla önem vermelerine katkı sağladığı belirtildi. Hak temelli ve yardım temelli yaklaşımlar arasındaki farkların tamamen ortadan kalkmadığı, ancak bazı kuruluşların her iki yaklaşımın olumlu yönlerini bir araya getirmeye çalıştıkları ifade edildi.
Türkiye’de bu iki yaklaşım arasındaki farkın özellikle belirgin olduğu alanlardan birinin insani yardım ve göç, diğerinin ise engellilik olduğu belirtildi. Engellilik alanındaki geleneksel yardım anlayışının çoğu zaman bireyin koşullarını veya özelliklerini değiştirmeye odaklandığı ifade edildi. Buna karşılık hak temelli yaklaşımın engelli bireyleri eşit yurttaşlar olarak değerlendirdiği, ayrımcılık yasağı ve erişilebilirlik ilkelerinden hareket ettiği anlatıldı. Sorunun bireyin kendisinden değil, bireyin içinde bulunduğu toplumsal ve fiziksel koşullardan kaynaklanabileceğinin kabul edilmesi gerektiği vurgulandı.
Yardım kuruluşlarının bağış toplamak amacıyla engelli bireylerin yaşam koşullarını ve yaşadıkları güçlükleri görünür hale getirdikleri, bazı durumlarda potansiyel bağışçıların duygularına hitap eden yöntemler kullandıkları belirtildi. Bu yaklaşımın kısa vadede bireylerin yaşam koşullarını iyileştirebildiği, ancak engelli bireylerin eşit yurttaşlık, katılım ve ayrımcılıkla mücadele açısından zarar görmelerine de neden olabildiği ifade edildi. Bireyleri yardımın nesnesi haline getiren söylemlerin hak temelli mücadeleyle çelişebileceği değerlendirildi. Bu konu, afet sonrası insani yardım çalışmaları üzerinden örneklendirildi. Özellikle deprem bölgelerinde çalışan kuruluşların acil yardım ihtiyaçlarını karşılarken bazı ayrımcı uygulamalara tanık olabildikleri anlatıldı. Bu kuruluşların söz konusu uygulamaları görünür kılmaları ve değiştirilmesini talep etmeleri gerekirken afet alanına erişimlerini sürdürmek, faaliyetlerinin devamlılığını sağlamak ve ihtiyaç sahiplerine destek ulaştırmak gibi acil öncelikler nedeniyle hak savunuculuğunu ikinci plana atabildikleri belirtildi. Bu durumun yardım temelli çalışmalar ile hak temelli sorumluluklar arasında zaman zaman gerilim oluşturduğu ifade edildi. Abay, bu tartışmanın yalnızca karmaşık bir hak temelli yaklaşım kavramıyla açıklanmasının gerekmediğini, asıl meselenin eşit yurttaşlık ve ayrımcılık yasağı olduğunu söyledi. Yardım faaliyetlerinin insanların yaşam koşullarını iyileştirebileceğini, ancak bireylerin hak sahibi kişiler olarak görülmesinin ve ayrımcılığa neden olan yapısal sorunların değiştirilmesinin de gerekli olduğunu vurguladı. Engellilik alanında hayırseverlik odaklı kuruluşların hâlâ önemli bir varlık göstermelerine rağmen hak temelli yaklaşımın giderek güçlendiği ifade edildi.
Engellilerin öz örgütlenmesi
Programın önemli tartışma başlıklarından biri engelli bireylerin öz örgütlenmesi oldu. Abay, engellilik hareketindeki en olumlu gelişmelerden birinin öz örgütlenmelerin güçlenmesi olduğunu belirtti. Öz örgütlenmeyi, belirli bir hakka sahip bireylerin kendi sorunları ve talepleri etrafında, eşit koşullarda bir araya gelerek oluşturdukları örgütlenmeler olarak tanımladı. Bu yaklaşımın temelinde, hak sahibi bireylerin kendi adlarına konuşmaları, karar almaları ve mücadele etmeleri gerektiği düşüncesinin bulunduğunu anlattı. Engelli bireyler için çalışan bir kuruluş ile doğrudan engelli bireylerin oluşturduğu bir kuruluş arasındaki farkın bu açıdan önemli olduğu belirtildi. Görme engelliler için çalışan bir örgüt yerine görme engellilerin kendi örgütünü oluşturmasının, engelliler adına basın açıklaması yapılması yerine engelli bireylerin kendi seslerini duyurmasının öz örgütlenmenin temel unsurları arasında bulunduğu ifade edildi. Böylece engelli bireylerin yalnızca hizmet alan veya yardım edilen kişiler olarak değil, kendi hak mücadelelerinin asli özneleri olarak görülmesi gerektiği vurgulandı.
Türkiye’de öz örgütlenme yaklaşımının özellikle 1980’li yıllardan itibaren daha fazla gelişmeye başladığı belirtildi. Görme engelli örgütlerinin bu süreçte önemli bir tarihsel rol üstlendikleri ifade edildi. Engellilik alanının çok geniş ve farklı ihtiyaçlara sahip topluluklardan oluştuğu, bu nedenle bütün engel gruplarında örgütlenmenin aynı hızda gelişmediği anlatıldı. Türkiye Görme Engelliler Derneği ve Altı Nokta çevresinde oluşan tarihsel örgütlenmelerin, görme engelli bireylerin hak mücadelesinde önemli bir birikim oluşturduğu belirtildi. Görme engelli bireylerin eğitim olanaklarına diğer bazı engel gruplarına göre daha erken dönemlerde erişebilmelerinin örgütlenme kapasitelerini güçlendirmiş olabileceği değerlendirildi. Abay, bu tarihsel gelişmenin görme engelli örgütlerini engellilik hareketinin düşünsel ve örgütsel açıdan etkili aktörlerinden biri haline getirdiğini ifade etti. Bunun diğer engel gruplarının çalışmalarını küçümsemek anlamına gelmediğini, farklı toplulukların tarihsel koşullarının ve örgütlenme deneyimlerinin birbirinden ayrıldığını belirtti.
Abay, görme engelli kuzeniyle birlikte büyüdüğünü ve uzun yıllar aynı evde yaşadıklarını da anlattı. Bu kişisel deneyimin kendisinin görme engellilik alanına ilişkin gündelik yaşam pratiklerini ve toplumsal deneyimleri yakından tanımasına katkı sağladığını ifade etti. Bu nedenle görme engelli örgütlenmelerinin tarihsel gelişimi hakkında belirli gözlemlere sahip olduğunu belirtti.
Programda engelli çocukların aileleri tarafından kurulan sivil toplum kuruluşlarının son yıllarda güçlenmesi de değerlendirildi. Özellikle otizm alanında ve farklı engel gruplarında aile örgütlenmelerinin önemli çalışmalar yürüttüğü belirtildi. Ailelerin engelli bireylerin yaşamında özel bir konuma sahip oldukları, yakınlık, sorumluluk ve gündelik yaşamı paylaşma nedeniyle önemli deneyimler edindikleri ifade edildi. Ancak ailelerin sahip oldukları bu özel konumun engelli bireylerin kendi iradelerinin ve temsillerinin yerine geçmemesi gerektiği vurgulandı. Aile örgütlerinin bazı alanlarda önemli uzmanlıklar geliştirdikleri, başarılı çalışmalar yürüttükleri ve engelli bireylerin haklarını görünür kılmaya katkıda bulundukları belirtildi. Bununla birlikte ailelerin engelli bireyler adına konuşan yapılar olmaktan çıkarak doğrudan engelli bireylerin görünürlüğünü ve katılımını artıran örgütlenmelere dönüşmelerinin önemine dikkat çekildi. Bazı aile kuruluşlarının bu yönde bilinç geliştirmeye başladığı ve kendi gündemlerinde engelli bireylerin doğrudan temsilini daha fazla öne çıkardıkları ifade edildi. Bu dönüşümün kolay olmadığı, zaman içerisinde gelişen bir farkındalık ve örgütsel değişim süreci olduğu belirtildi.
Toplumun engellilik algısı
Toplumun engelliliğe yaklaşımındaki değişimin bütün alanlarda aynı hızda gerçekleşmediği anlatıldı. Abay, 1980’li yıllardaki toplumsal algı ile günümüzdeki algı arasında önemli farklılıklar bulunduğunu ifade etti. Geçmişte olağan karşılanan bazı davranışların bugün toplum tarafından kabul edilemez hale gelmesini örnek göstererek toplumsal normların zamanla değiştiğini belirtti. Televizyon dizileri, filmler ve kültür-sanat ürünlerinin engelli bireylere yaklaşımının da bu dönüşümü gözlemlemek açısından önemli göstergeler sunduğunu anlattı. Yardım ve hayırseverlik merkezli anlayışın zaman içerisinde eşit yurttaşlık, empati, dayanışma ve hak sahipliği bilinciyle yer değiştirmeye başladığı ifade edildi. Ancak bu gelişmenin bütün coğrafyalarda, bütün toplumsal kesimlerde ve bütün engel gruplarında aynı düzeyde gerçekleşmediği belirtildi. Sivil toplum kuruluşlarının önemli görevlerinden birinin toplumdaki değişen algı ile engelli bireylerin gündelik yaşamda karşılaştıkları gerçek koşullar arasındaki farkı azaltmak olduğu vurgulandı.
Engellilik alanında örgütlenme kapasitesine ilişkin sayısal değerlendirmelere de yer verildi. Abay, Türkiye’de yaklaşık 1.500 engelli derneği bulunduğunu, federasyon ve konfederasyon düzeyindeki örgütlenmelerin sayısının ise yaklaşık 50-60 civarında olduğunu ifade etti. Engellilik alanında ayrıca vakıfların da faaliyet gösterdiğini belirtti. Bu örgütlenmelerin toplam üye sayısının yaklaşık 4-5 milyon düzeyinde olduğunu söyledi. Engellilik alanının Türkiye’de oldukça örgütlü bir toplumsal alan olduğunu, özellikle federasyonlaşma ve konfederasyonlaşma düzeyinin diğer bazı sivil toplum alanlarına göre daha yüksek olduğunu vurguladı.
STGM tarafından yürütülen sivil toplum araştırmalarına da değinildi. Abay, kuruluşlara belirli aralıklarla hedef gruplarının sorulduğunu, doğrudan engelli bireyleri hedef grubu olarak belirten kuruluşların oranının yaklaşık yüzde 5 ile yüzde 5,5 arasında değiştiğini aktardı. Toplam dernek sayısı içerisinde doğrudan engellilik alanında sınıflandırılan kuruluşların oranının yüzde 1’e ulaşmayabileceğini, ancak engellilik alanında kayıtlı olmadığı halde engelli bireylerle çalışan çok sayıda kuruluş bulunduğunu ifade etti. Araştırmalarda toplumun tamamını hedef grubu olarak belirten kuruluşların oranının yaklaşık yüzde 20 olduğunu, belirli bir toplumsal kesimi hedefleyen kuruluşların ise yaklaşık yüzde 45 düzeyinde bulunduğunu söyledi. Bu verilerin engelliliğin yalnızca doğrudan engelli örgütlerinin değil, farklı alanlarda çalışan sivil toplum kuruluşlarının da gündeminde bulunduğunu gösterdiği değerlendirildi. Engellilik alanındaki köklü ve deneyimli kuruluşların diğer örgütlere öncülük etmesinin önemi üzerinde duruldu. Özellikle hak temelli savunuculuk ve öz örgütlenme deneyimi güçlü olan kuruluşların diğer engelli örgütleriyle iş birliği yaparak alandaki dönüşümü hızlandırabilecekleri belirtildi. EGED ve Engelli Kadın Derneği gibi örgütlerin farklı alanlarda yürüttükleri çalışmaların engellilik hareketinin gelişimine katkı sunduğu ifade edildi. Deneyimli örgütlerin yalnızca kendi faaliyetlerini sürdürmekle yetinmemeleri, diğer kuruluşların kapasitelerini geliştirmelerine de destek olmaları gerektiği vurgulandı.
Toplumun engelliliği normal kabul edilen yaşamın dışında konumlandırmasının temel sorunlardan biri olduğu belirtildi. Abay, engelli bireylerin toplumsal algıda anormal veya olağan dışı görülmesinin eğitimden kamu hizmetlerine kadar birçok alanda etkili olduğunu ifade etti. Bu algının farklı toplumsal koşullarda yeniden ortaya çıkabildiğini anlattı. Özellikle deprem, salgın ve benzeri olağanüstü dönemlerde kamu politikalarının sıklıkla normale dönüş söylemiyle şekillendiği, ancak bu normalin engelli bireylerin ihtiyaçlarını içermeyebildiği vurgulandı.
Abay, sivil toplumun çalışma alanının yalnızca yasal düzenlemelerle veya mevzuattaki değişikliklerle belirlenmediğini savundu. Bir görme engelli öğrencinin EBA’ya erişememesinin sivil toplum alanının daralmasının somut bir örneği olduğunu, buna karşılık erişilebilirlik sorununun kampanyaya dönüştürülerek çözüm elde edilmesinin alanı genişlettiğini ifade etti. Sivil toplumun faaliyet alanının örgütlerin ne kadar etkin hareket ettikleri, talepler geliştirdikleri ve sonuç üretebildikleriyle ilişkili olduğu vurgulandı. Abay, örgütlerin hareketsiz kalmaları durumunda faaliyet alanlarının daralabileceğini, buna karşılık yeni yöntemler geliştirerek savunuculuk yapmaları halinde etki alanlarını genişletebileceklerini söyledi. Sivil toplumun hareket kabiliyetinin yalnızca dış koşullara bağlı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirtti. Türkiye’de sivil toplumun geçmişte çok daha elverişli koşullarda faaliyet gösterdiğine ilişkin değerlendirmelere de eleştiri getirildi. Abay, Türkiye’de sivil toplum için geçmişte sorunsuz veya altın çağ olarak nitelendirilebilecek bir dönem hatırlamadığını ifade etti. 1990’lı yıllarda, 2000’li yıllarda ve Avrupa Birliği reformlarının gündemde olduğu dönemlerde de farklı siyasal ve toplumsal sorunların bulunduğunu belirtti. 2010 referandumu, 2013 Gezi olayları, 2014 seçimleri ve farklı güvenlik sorunlarının yaşandığı dönemler hatırlatılarak Türkiye’de sivil toplumun sürekli değişen ve çoğu zaman zorlu koşullarda faaliyet yürüttüğü anlatıldı. Olumsuz koşulların sivil toplum kuruluşları açısından gerçek sorunlar oluşturabileceği kabul edilmekle birlikte bu durumun örgütlerin hareketsiz kalmalarını haklılaştıran genel bir gerekçeye dönüştürülmemesi gerektiği savunuldu. Abay, örgütlerin kendilerine hareket alanı oluşturmak için alternatif yöntemler geliştirmeleri gerektiğini söyledi. Sivil toplum alanının sınırlarının yalnızca dernekler mevzuatıyla değil, örgütlerin kapasiteleri, üyelerinin cesareti ve yürüttükleri faaliyetlerin etkisiyle de şekillendiğini ifade etti. Böylece sivil toplumun gelişiminde kurumsal girişimcilik, örgütlenme kapasitesi ve savunuculuk deneyiminin belirleyici olduğu vurgulandı.
Yardım toplamada yapısal sorunlar
Programın devamında yardım toplama sistemindeki yapısal sorunlar yeniden ele alındı. Abay, toplumda güçlü bir dayanışma eğilimi bulunduğunu, geniş toplumsal kesimlerin afetler ve diğer zor dönemlerde ihtiyaç sahiplerine destek olmak istediklerini belirtti. Ancak bu dayanışma isteğinin somut faaliyetlere dönüşebilmesi için uygun araçlara, örgütlenmelere ve mekanizmalara ihtiyaç bulunduğunu anlattı. Türkiye’de yardım toplama sisteminin sınırlayıcı yapısının, toplumun dayanışma kapasitesinin farklı kuruluşlar üzerinden kullanılmasını güçleştirdiğini savundu. Özellikle afet dönemlerinde kamuoyunun yardım yapmak isteyen kişilere sınırlı sayıda kuruluşu işaret ettiğini belirtti. Televizyon haberlerinde ve sosyal medyada çoğunlukla devletle ilişkili bir kuruluşun ve sivil toplum alanında görünür olan bir başka kuruluşun öne çıktığını, böylece toplumun dayanışma kaynaklarının belirli merkezlerde toplandığını ifade etti. Bu kaynak yoğunlaşmasının, herhangi bir usulsüzlük yaşanmasa bile yapısal açıdan sorun oluşturduğunu söyledi. Kaynakların sınırlı sayıda kuruluşta toplanmasının hem mali hem de siyasal riskler doğurabileceği belirtildi. Abay, büyük miktardaki bağışların tek merkezde birikmesinin yolsuzluk veya usulsüzlük ihtimalini artırabileceğini, ancak sorunun yalnızca böyle bir olayın yaşanıp yaşanmamasıyla sınırlı olmadığını ifade etti. Toplumun dayanışma kapasitesinin farklı örgütlenmeler arasında dağıtılamamasının başlı başına önemli bir sorun olduğunu savundu. Toplumun farklı kesimlerinin kendi önceliklerine uygun kuruluşlar aracılığıyla dayanışma faaliyetleri yürütebilmeleri gerektiği vurgulandı.
Yardım toplamak isteyen kuruluşların izin alma süreçleri, banka hesap numarası paylaşımı ve internet üzerinden bağış çağrısı yapma gibi konularda ciddi hukuki ve idari risklerle karşılaşabildikleri belirtildi. Sosyal medya hesaplarında veya internet sitelerinde banka bilgilerini paylaşmanın bile bazı durumlarda sorun oluşturabildiği ifade edildi. Bu koşulların hem sivil toplum kuruluşlarını hem de destek vermek isteyen kişileri yardım faaliyetlerinden uzaklaştırabildiği savunuldu. Abay, yardım toplama olanaklarının ayrıcalıklı bir hak olarak yalnızca belirli kuruluşlara sunulmaması gerektiğini söyledi. Her kuruluşun eşit ve ayrımcı olmayan koşullarda dayanışma faaliyetleri yürütebilmesinin önemine dikkat çekti. Yardım toplama izinlerine kolay erişebilen sınırlı sayıdaki kuruluşun büyük kaynakları kullanabilmesi, diğer örgütlerin ise aynı olanaklara sahip olmaması durumunda sivil toplum alanında yapısal bir eşitsizlik oluştuğunu ifade etti. Bu eşitsizliğin farklı dönemlerde farklı sorunlar doğurabileceği belirtildi. Bir dönemde mali usulsüzlük iddiaları gündeme gelirken başka dönemlerde siyasal yakınlıklar, kamu kaynaklarına erişim veya belirli kişi ve gruplara ayrıcalık tanınması gibi konuların ortaya çıkabileceği anlatıldı. Abay, sorunun temelinde toplumun dayanışma hakkını kullanabileceği mekanizmaların sınırlı sayıda kuruluş için avantajlı hale getirilmesinin bulunduğunu savundu.
Yardım kuruluşlarının daha fazla denetlenmesinin tek başına çözüm olmayacağı da ifade edildi. Abay, Türkiye’de derneklerin zaten yoğun biçimde denetlendiğini, kamuoyunda sıkça dile getirilen denetim eksikliği tartışmasının temel yapısal sorunu açıklamadığını belirtti. Denetimin gerekli olabileceğini, ancak kaynaklara erişim ve yardım toplama olanaklarının adil biçimde dağıtılmamasından doğan riskleri ortadan kaldırmayacağını söyledi. Bu nedenle yalnızca denetim mekanizmalarının artırılmasına odaklanmak yerine yardım toplama sisteminin eşitlikçi ve özgürlükçü biçimde düzenlenmesinin tartışılması gerektiğini vurguladı. Afet bölgelerindeki yardım faaliyetleri bu konuda örnek gösterildi. Belirli bir konteyner kente yardım ulaştırabilecek yalnızca birkaç kuruluşun bulunması durumunda kaynakların bu kuruluşlarda yoğunlaşmasının kaçınılmaz hale geldiği belirtildi. Bu nedenle afet yardımının daha geniş bir sivil toplum ağı üzerinden yürütülebilmesinin, yerel ve uzmanlık temelli örgütlerin sürece katılabilmesinin önemli olduğu ifade edildi. Toplumun dayanışma kapasitesinin tek merkezde toplanması yerine farklı kuruluşlar aracılığıyla kullanılabilmesi gerektiği savunuldu.
Teknoloji ve sivil toplum
Programın son bölümünde teknolojinin sivil toplumun dönüşümündeki rolü ele alındı. Özellikle engelli bireylerin örgütlenme süreçlerine katılımında teknolojik gelişmelerin büyük önem taşıdığı ifade edildi. Geçmişte sivil toplum kuruluşlarının toplantılarına ve faaliyetlerine katılabilmek için fiziksel olarak belirli mekânlara ulaşmanın gerekli olduğu, bu nedenle hareketlilik olanakları daha fazla olan kişilerin örgütlerde daha etkin roller üstlenebildikleri belirtildi. Buna karşılık bilgisayarların, internetin ve dijital iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte fiziksel hareketlilik olanakları sınırlı olan engelli bireylerin de sivil toplum faaliyetlerine katılabildikleri, toplantılarda yer alabildikleri ve karar alma mekanizmalarında sorumluluk üstlenebildikleri ifade edildi. Teknolojinin öz örgütlenmelerin gelişmesini kolaylaştıran önemli faktörlerden biri olduğu vurgulandı. Dijital araçlar sayesinde farklı şehirlerde yaşayan kişilerin bir araya gelebildikleri, bilgi paylaşabildikleri, ortak kampanyalar yürütebildikleri ve örgütsel faaliyetleri uzaktan sürdürebildikleri belirtildi. Bu gelişmelerin sivil toplum kuruluşlarının üyeleriyle ilişkilerini güçlendirdiği ve daha fazla kişinin hak savunuculuğuna katılmasına olanak sağladığı değerlendirildi.
Tezcan Eralp Abay, teknolojinin yalnızca ileri düzey dijital sistemler üzerinden düşünülmemesi gerektiğini belirtti. Çocukluk döneminde görme engelli kuzeni Mustafa ile yaşadığı bir deneyimi anlatarak basit teknolojik çözümlerin de erişilebilirlik açısından büyük önem taşıyabileceğini ifade etti. Çocukken birlikte futbol oynadıklarında görme engelli kuzeninin çoğunlukla kalede beklediğini, ancak içerisinde zil bulunan bir top bulduklarında herkesin birlikte futbol oynayabilir hale geldiğini anlattı. İçerisinde zil bulunan topun da bir teknoloji olduğunu, asıl önemli olanın bu teknolojinin hangi ihtiyacı karşılamak için kullanıldığı olduğunu vurguladı. Bu örnek üzerinden teknolojinin toplumsal etkisinin yalnızca teknik gelişmişlik düzeyiyle değerlendirilemeyeceği ifade edildi. Bir teknolojinin hangi soruna çözüm getirdiğinin, kimlerin ihtiyaçlarını dikkate aldığının ve hangi amaçla geliştirildiğinin önemli olduğu belirtildi. Erişilebilirlik perspektifinin teknolojinin geliştirilme ve kullanılma süreçlerine dâhil edilmesi gerektiği vurgulandı.
Bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişmesinin insanların birbirleriyle ilişkilerini önemli ölçüde değiştirdiği belirtildi. Dijital teknolojiler sayesinde farklı coğrafyalarda yaşayan bireylerin daha kolay iletişim kurabildikleri, bilgiye erişebildikleri ve ortak çalışmalar yürütebildikleri ifade edildi. Bu gelişmelerin yalnızca fiziksel hareketliliğin yerini alan çözümler üretmediği, aynı zamanda dünyanın farklı bölgelerindeki gelişmelerin daha yakından izlenmesini sağladığı anlatıldı. Bununla birlikte teknolojik gelişmelerin hem kolaylaştırıcı hem de zorlaştırıcı etkilerinin bulunduğu ifade edildi. Dijital sistemlerin karmaşıklaşmasıyla birlikte bireylerin haklarına erişim süreçlerinin de karmaşık hale gelebildiği belirtildi. Abay, teknolojinin sağladığı imkânların büyümesine rağmen bu imkânların nasıl yönetildiği, kimlerin kontrolünde bulunduğu ve hangi koşullarda kullanıldığı sorularının giderek daha önemli hale geldiğini söyledi.
İletişim hakkının günümüzdeki karşılığı
İletişim hakkı üzerinden teknolojik dönüşümün yarattığı sorunlar açıklandı. Geçmişte iletişim hizmetlerine erişimin fiziksel ölçütlerle değerlendirilebildiği, örneğin belirli bir mesafede ankesörlü telefon bulunmasının evrensel hizmet ilkesi açısından önemli kabul edildiği belirtildi. Abay, hatırladığı kadarıyla bir kişinin yaklaşık kırk dakikalık yürüyüş mesafesinde ankesörlü telefona ulaşabilmesinin iletişim hizmetlerine erişim bakımından kullanılan ölçütlerden biri olduğunu ifade etti. Günümüzde ise iletişim hakkının çok daha karmaşık teknolojik sistemlerle ilişkili hale geldiği anlatıldı. İnternet bant genişliğinin daraltılması gibi uygulamaların iletişim özgürlüğünü doğrudan etkileyebildiği, ancak bu tür müdahalelerin fiziksel dünyadaki engeller kadar kolay gözlemlenemediği belirtildi. Bir kişinin ankesörlü telefona olan uzaklığı ölçülebilirken internet bağlantısının hangi yöntemlerle sınırlandırıldığının, bu kararlardan kimin sorumlu olduğunun ve haklara erişimin nasıl etkilendiğinin anlaşılmasının daha zor olabildiği ifade edildi. Bu durumun yapay zekâ teknolojileri açısından da geçerli olduğu belirtildi. Yapay zekânın birçok işi kolaylaştırdığı, daha önce mümkün olmayan faaliyetlerin gerçekleştirilmesini sağlayabildiği, ancak bu olanakların hangi maliyetlerle ve hangi kontrol mekanizmaları içerisinde sunulduğunun yeterince bilinmediği ifade edildi. Teknolojik gelişmelerin sağladığı kolaylıklar kadar bu gelişmelerin ortaya çıkardığı güç ilişkilerinin de tartışılması gerektiği vurgulandı.
Sosyal medya ve sivil toplum
Sosyal medya platformlarının günümüzde kamusal tartışmaların yürütüldüğü önemli alanlar haline geldiği belirtildi. İnsanların bu platformlarda gündelik yaşamı, siyaseti, toplumsal sorunları ve hak taleplerini tartıştıkları ifade edildi. Sosyal medyanın yeni kamusal meydan olarak değerlendirildiği, ancak geleneksel kamusal alanlardan farklı olarak bu platformların özel şirketlerin mülkiyetinde bulunduğu vurgulandı. Abay, milyonlarca insanın kamusal tartışmalara katıldığı dijital alanların birkaç kişi veya şirket tarafından kontrol edilmesinin önemli bir güç yoğunlaşması oluşturduğunu söyledi. Bu platformların sahiplerinin hangi içeriklerin görünür olacağına, hangi kuralların uygulanacağına ve hangi davranışların sınırlandırılacağına ilişkin büyük yetkilere sahip olduklarını belirtti. İnsanlık tarihinde benzeri az görülen ölçekte bir iletişim gücünün sınırlı sayıdaki aktörün elinde toplanmasının demokratik açıdan sorunlu olduğunu ifade etti. Bu durumun tekno-feodalizm kavramıyla ilişkilendirildiği belirtildi. Abay, büyük teknoloji şirketlerinin sahip oldukları güç nedeniyle geleneksel feodal yapıların modern bir benzerini oluşturdukları yönündeki değerlendirmelere değindi. Elon Musk üzerinden yapılan benzetmede, teknoloji şirketlerinin sahiplerinin dijital kamusal alanlar üzerinde çok geniş kontrol olanaklarına sahip oldukları anlatıldı. Teknolojinin insanlara önemli fırsatlar sunmasının bu fırsatların kimlerin kontrolünde bulunduğu sorununu ortadan kaldırmadığı vurgulandı.
Teknolojik sistemler ve sivil toplum
Teknolojik sistemlerin savaşlarda ve uluslararası çatışmalarda kullanılmasının da önemli sorunlar doğurduğu belirtildi. Gazze ve Filistin’de yaşananlar üzerinden teknolojinin yalnızca sivil yaşamı kolaylaştıran bir araç olarak değerlendirilemeyeceği, büyük güç ilişkileri ve hak ihlalleriyle de bağlantılı olduğu ifade edildi. Bu nedenle sivil toplum kuruluşlarının teknolojik gelişmelerin toplumsal sonuçlarını takip etmeleri gerektiği vurgulandı. Sivil toplum kuruluşlarının teknolojiyle ilişkisi, örgütlerin temel faaliyetleri üzerinden değerlendirildi. Abay, bir sivil toplum kuruluşunun karşı karşıya bulunduğu iki önemli sorundan söz etti. Bunlardan birincisinin kuruluşun kendisini, amaçlarını ve yürüttüğü çalışmaları topluma anlatabilmesi olduğunu belirtti. İkincisinin ise aynı amaçları paylaşan kişilere ulaşmak, bu kişileri bir araya getirmek ve birlikte çalışma kapasitesi oluşturmak olduğunu ifade etti.
Dijital teknolojilerin, sosyal medyanın ve yapay zekânın bu iki temel alanda sivil toplum kuruluşlarına çok geniş olanaklar sağladığı belirtildi. Kuruluşların daha fazla kişiye ulaşabildikleri, faaliyetlerini duyurabildikleri, farklı bölgelerde yaşayan bireyleri örgütleyebildikleri ve ortak çalışmalar geliştirebildikleri ifade edildi. Bu teknolojilerin sivil toplumun kendisini anlatma ve örgütlenme kapasitesini geçmişe kıyasla büyük ölçüde artırdığı vurgulandı. Ancak aynı teknolojilerin önemli kontrol sorunları doğurduğu da belirtildi. Sivil toplum kuruluşlarının iletişim faaliyetlerini yürüttükleri dijital platformların kendilerine ait olmaması, platformların işleyişinin şirketler tarafından belirlenmesi ve algoritmaların içeriklerin görünürlüğü üzerinde etkili olması önemli riskler arasında değerlendirildi. Bu nedenle teknolojinin yalnızca kullanım kolaylıkları açısından değil, demokratik denetim ve haklara erişim açısından da ele alınması gerektiği ifade edildi.
Abay, sivil toplum kuruluşlarının teknoloji alanındaki demokratik denetim tartışmalarına daha fazla katılmaları gerektiğini söyledi. Yapay zekâ sistemlerinin ve dijital platformların nasıl işlediğinin, hangi kararların kimler tarafından alındığının ve algoritmaların toplumsal yaşam üzerindeki etkilerinin incelenmesinin önemli olduğunu vurguladı. Algoritmaların denetlenebilirliğinin sivil toplumun gelecekte daha fazla ilgilenmesi gereken konular arasında bulunduğunu belirtti.
Teknoloji ve engelli sivil toplum kuruluşları
Teknolojinin engelli bireylerin öz örgütlenmesini güçlendirmesi ile teknolojik sistemlerin demokratik denetimi arasında doğrudan bir ilişki bulunduğu değerlendirildi. Dijital araçların engelli bireylerin bilgiye erişimini, iletişimini ve karar süreçlerine katılımını kolaylaştırabildiği, ancak aynı zamanda erişilebilirlik sorunları, platform bağımlılığı ve kontrol mekanizmaları nedeniyle yeni eşitsizlikler de oluşturabileceği ifade edildi. Bu nedenle sivil toplum kuruluşlarının teknolojiyi etkin kullanmaları kadar teknolojik sistemlerin hak temelli biçimde geliştirilmesini ve denetlenmesini de talep etmeleri gerektiği vurgulandı.
