İklim Adaleti ve Engelli Hakları COP31’de Nasıl Ele Alınacak?
Sözümüz Var programının bu bölümünde, Eğitim Reformu Girişimi Eğitim Gözlemevi Koordinatörü Burcu Meltem Arık ile iklim krizi, küresel ısınma, iklim adaleti, engelli bireylerin iklim değişikliğinden etkilenme biçimleri ve 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek COP31 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı ele alındı.
Burcu Meltem Arık hakkında
Programın başlangıcında Burcu Meltem Arık, çalışma alanlarından ve mesleki deneyimlerinden söz etti. Uzun yıllardır eğitim politikaları, çevre ve doğa eğitimi ile iklim eğitimi alanlarında çalışmalar yürüttüğünü belirten Arık, meslek yaşamı boyunca sivil toplum kuruluşlarında görev aldığını ifade etti. 1997 yılından bu yana çevre ve doğa eğitimiyle ilgilendiğini, 2017 yılından itibaren ise Eğitim Reformu Girişimi bünyesinde yükseköğretim öncesi eğitim politikalarını değerlendiren bir ekiple çalıştığını aktardı. Eğitim Reformu Girişiminin her yıl eğitimin durumunu farklı paydaşlar ve toplumsal gruplar açısından incelediğini belirten Arık, kendi uzmanlık alanlarının eğitim içerikleri, iklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybı gibi ekolojik krizlerin eğitim üzerindeki etkileri, kapsayıcılık, toplumsal cinsiyet eşitliği ve eğitim ortamları olduğunu söyledi. Kuş gözlemciliğinin de kendisi için önemli bir kimlik ve ilgi alanı olduğunu paylaştı. Eğitim Reformu Girişiminin 2026 yılında özellikle öğretmen politikaları ile ekoloji ve iklim konularına yoğunlaştığını, COP31 hazırlıklarının da bu çalışmalar arasında bulunduğunu belirtti.
İklim krizi ne zamandan beri konuşuluyor?
İklim krizinin tarihsel gelişiminin ele alındığı bölümde, krizin eğitim politikalarının gündemine oldukça geç girdiği ifade edildi. Arık, iklim değişikliğinin uzun yıllardır insanlığın gündeminde bulunmasına rağmen başlangıçta ağırlıklı olarak çevresel bir sorun şeklinde değerlendirildiğini anlattı. Oysa iklim krizinin ortaya çıktığı ilk dönemlerden itibaren insan haklarıyla da ilişkili olduğunu, özellikle son on yılda bütün insanların yaşamlarını ve temel haklarını etkileyen çok boyutlu bir sorun olduğunun daha açık biçimde kabul edilmeye başlandığını belirtti. Eğitim alanının hem diğer toplumsal sorunları etkileyen hem de bu sorunlardan etkilenen bir yapıya sahip olduğunu vurguladı. Eğitimin iklim krizinin temel nedeni olarak görülmemesi gerektiğini, ancak bireylerin doğayla ve birbirleriyle kurdukları ilişkileri şekillendirmesi nedeniyle krizin ortaya çıkışında ve çözümünde dolaylı fakat önemli bir rol oynadığını söyledi. Bu nedenle eğitimin amacı, içeriği, yöntemleri ve gerçekleştirildiği ortamların iklim krizi dikkate alınarak düzenlenmesinin gerekli olduğunu ifade etti. Eğitim sistemlerinin iklim değişikliğinden ciddi biçimde etkileneceğini, buna karşılık iklim krizinin çözümüne katkı sunabilecek en önemli alanlardan birinin de eğitim olduğunu dile getirdi.
Gezegensel sınırlar
İklim krizinin bilimsel çerçevesini açıklamak amacıyla gezegensel sınırlar yaklaşımı üzerinde duruldu. Arık, bilim insanlarının dünyadaki yaşamın sürdürülebilirliğini belirleyen dokuz temel alan tanımladıklarını belirtti. İklim, biyolojik çeşitlilik, toprak, su ve hava gibi unsurların bu yaklaşımın temel bileşenleri arasında bulunduğunu anlattı. Bu alanların her biri için gezegenin yaşamı desteklemeye devam edebilmesi açısından aşılmaması gereken eşik değerler ve bunların izlenmesini sağlayan göstergeler belirlendiğini ifade etti. Atmosferdeki karbondioksit miktarının iklim açısından temel göstergelerden biri olduğunu, karbondioksit birikiminin belirli seviyelerin üzerine çıkmasının küresel ortalama sıcaklıkları artıran süreçleri güçlendirdiğini söyledi. İklim değişikliğinin yalnızca karbondioksitten kaynaklanmadığını, ancak bu gazın önemli belirleyicilerden biri olduğunu vurguladı.
İklim krizinin anlaşılmasında Sanayi Devrimi öncesindeki dönemin temel karşılaştırma noktası olarak kullanıldığı açıklandı. Sanayi öncesi dönemdeki atmosferik koşulların ve ortalama sıcaklıkların, gezegenin yaşamı sürdürebilmesi bakımından referans kabul edildiği belirtildi. Sanayileşmeyle birlikte insan faaliyetlerinin yoğunlaşması, fosil yakıt kullanımı ve atmosfere salınan sera gazlarının artması sonucunda küresel sıcaklıklarda önemli değişiklikler yaşandığı ifade edildi. Arık, gezegendeki canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri, gelişebilmeleri ve doğal sistemlerin kendilerini yenileyebilmeleri için sıcaklık artışının belirli sınırlar içinde tutulması gerektiğini anlattı. Gezegenin sürdürülebilirliğini belirleyen birçok eşik değerin hâlihazırda aşıldığını, iklim değişikliğinin de bu süreçte önemli bir sorun alanı olduğunu dile getirdi.
Küresel ortalama sıcaklıklar artarsa ne olur?
Küresel ortalama sıcaklıkların yükselmesinin dünyanın her bölgesinde aynı sonuçları ortaya çıkarmadığına dikkat çekildi. Bazı bölgelerde aşırı yağışlar ve seller yaşanırken başka bölgelerde kuraklık, su kıtlığı, tarımsal verim kayıpları ve deniz seviyesinin yükselmesi gibi sorunların daha belirgin hale geldiği ifade edildi. Türkiye açısından değerlendirildiğinde Karadeniz Bölgesi’nde seller ve aşırı yağışların, İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da kuraklık ve gıda güvenliği sorunlarının, kıyı ve delta bölgelerinde ise deniz seviyesinin yükselmesinin önemli riskler oluşturduğu anlatıldı. Sıcaklık artışının yalnızca günlük hava durumundaki değişiklikler olarak düşünülmemesi gerektiği, uzun vadeli iklim sistemlerinin işleyişi üzerinde çok daha kapsamlı etkiler yarattığı belirtildi.
Küresel sıcaklık artışına ilişkin farklı senaryolar da programda değerlendirildi. Arık, ülkelerin, kurumların ve diğer sorumlu aktörlerin sera gazı salımlarını azaltma ve iklim değişikliğine uyum sağlama konusundaki adımlarına bağlı olarak farklı gelecek senaryolarının ortaya çıktığını söyledi. En olumlu senaryolardan birinin küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelere göre 1,5 dereceyle sınırlandırmak olduğunu vurguladı. Çok olumsuz senaryolarda ise sıcaklık artışının 6 dereceyi aşabileceğine ilişkin değerlendirmelerden söz etti. Konuşmada mevcut eğilimlerin yaklaşık 3 derecelik bir artışa doğru ilerlediği belirtildi. Böyle bir gelişmenin yalnızca sıcaklıkların yükselmesi anlamına gelmeyeceği, doğal sistemlerin birbirleriyle etkileşimi nedeniyle önceden öngörülmesi güç, zincirleme ve ağır sonuçların ortaya çıkabileceği ifade edildi. İklim hareketleri, çevre örgütleri, bazı devletler, topluluklar ve şirketlerin bu nedenle 1,5 derece hedefinin korunması için çalışmalar yürüttüğü aktarıldı.
Küresel sıcaklık artışının günlük hava sıcaklığıyla karıştırılmaması gerektiği, insan vücudunun sıcaklığı üzerinden yapılan bir benzetmeyle açıklandı. Arık, insan vücudunun normal sıcaklığı 36-37 derece civarındayken 38 dereceye yükselmesinin hastalık belirtisi olarak değerlendirildiğini, 39 ve 40 derecelerde ise ciddi sağlık risklerinin ortaya çıkabildiğini hatırlattı. Benzer biçimde dünyanın ortalama sıcaklığındaki birkaç derecelik artışın da önemsiz görülemeyeceğini ifade etti. Gezegenin canlılar, ekosistemler ve doğal döngülerden oluşan birbirine bağlı bir sistem olduğunu, sıcaklık artışı belirli eşikleri aştığında bu sistemlerin kendilerini yenileme, iyileştirme ve işlevlerini sürdürme kapasitesinin zayıfladığını belirtti.
Antroposen Çağı
İklim krizinin tarihsel sorumluluk boyutu, Antroposen Çağı kavramı üzerinden tartışıldı. Sanayi Devrimi sonrasında insanın doğayı değiştirme gücünün büyük ölçüde arttığı, bazı yaklaşımların bu dönemi Antroposen Çağı ile ilişkilendirdiği ifade edildi. İnsan faaliyetlerinin gezegenin doğal süreçleri üzerindeki belirleyici etkisinin artmasına rağmen bütün insanların bu değişimde aynı sorumluluğa sahip olmadığı vurgulandı. Programda bireysel tüketim faaliyetleri ile büyük ölçekli şirketlerin, özellikle de yoğun enerji kullanan teknoloji ve yapay zekâ şirketlerinin çevresel etkilerinin aynı düzeyde değerlendirilemeyeceği belirtildi. Arık, iklim krizinin ortaya çıkmasına yapılan katkının eşit olmadığı gibi krizin sonuçlarına maruz kalma düzeylerinin de eşit olmadığını söyledi. İklim adaleti kavramının tam da bu eşitsizliği görünür kılmak için önemli olduğunu dile getirdi.
İklim adaleti
İklim adaleti kapsamında krize en az katkıda bulunan toplulukların ve canlıların kimi zaman en ağır sonuçlarla karşı karşıya kaldığı anlatıldı. Özellikle Pasifik’teki ada devletlerinin yükselen deniz seviyeleri nedeniyle topraklarını ve hatta ülkelerini kaybetme tehlikesi yaşadıkları, bazı ada topluluklarının başka ülkelerden toprak edinmek zorunda kalabildikleri ifade edildi. Kadınlar, kız çocukları, çocuklar, yaşlılar, engelli bireyler, göçmenler, yerli halklar ve farklı dezavantajlı toplulukların iklim değişikliğinden orantısız biçimde etkilendikleri belirtildi. Bu grupların birçoğunun iklim krizinin ortaya çıkmasına katkısının son derece sınırlı olmasına rağmen uyum ve korunma olanaklarının da yetersiz olduğu vurgulandı.
İklim adaletsizliğinin yalnızca doğal afetlerden daha fazla zarar görmekle sınırlı olmadığı açıklandı. İklim krizine katkısı çok düşük olan ve zaten sınırlı kaynaklarla yaşamını sürdüren topluluklardan daha fazla tüketim azaltımı veya ek fedakârlık talep edilmesinin adaletsiz sonuçlar yaratabileceği ifade edildi. Bu toplulukların yaşadıkları bölgelerde iklim değişikliğine uyum önlemlerinin yeterince uygulanmaması, bilgiye erişimin kısıtlı olması, kapasite geliştirme olanaklarının bulunmaması ve karar alma mekanizmalarında temsil edilememeleri de iklim adaletinin temel sorunları arasında gösterildi. Arık, iklim politikalarının yalnızca sera gazı salımlarını azaltmaya odaklanmaması, aynı zamanda toplumsal eşitsizlikleri dikkate alan kapsayıcı uyum politikaları oluşturması gerektiğini vurguladı.
Engellilik ve iklim adaleti
Engellilik ve iklim adaleti ilişkisi, programın temel tartışma alanlarından birini oluşturdu. Engelli bireylerin iklim krizine neden olan süreçlerdeki paylarının genel olarak sınırlı olmasına rağmen krizden daha ağır ve farklı biçimlerde etkilenebildikleri belirtildi. Bu eşitsizliğin afet yönetimi, erken uyarı sistemleri, tahliye planları, barınma koşulları, sağlık hizmetlerine erişim, bilgi edinme ve karar süreçlerine katılım gibi birçok alanda ortaya çıktığı ifade edildi. İklim değişikliğinin engelli bireyler üzerindeki etkilerinin yalnızca fiziksel güvenlik açısından değil, bağımsız yaşam, hareketlilik, toplumsal katılım ve temel haklara erişim açısından da değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı.
Programda, Emre Taşgın’ın Engellilik, Posthümanizm ve Türkiye adlı kitapta yer alan Antroposen Çağı ve engellilik konulu bölümüne de değinildi. Bu çalışmada iklim krizinin ve insanın doğa üzerindeki artan etkisinin engellilik alanındaki farklı yaklaşımlarla değerlendirildiği belirtildi. İklim krizinin engelli bireyleri seller, yangınlar, aşırı sıcaklar ve diğer afetler sırasında doğrudan etkileyebildiği, ancak afetlerden sonraki süreçlerin de önemli hak kayıplarına yol açabildiği ifade edildi. Tahliye olanaklarının yetersizliği, geçici veya kalıcı yer değiştirme, yaşam alanlarının kaybedilmesi ve destek hizmetlerinin aksaması gibi sonuçların engelli bireyler açısından ayrı riskler yarattığı değerlendirildi. Avrupa’da yaşanan aşırı sıcaklıkların yol açtığı can kayıpları üzerinden iklim krizinin özellikle kırılgan gruplar açısından yaşamsal sonuçlar doğurabildiğine dikkat çekildi.
Kuzey ve Güney ülkeleri arasındaki eşitsizlikler de iklim adaleti bağlamında ele alındı. Küresel ekonomik ve siyasal güç dağılımının iklim politikalarının belirlenmesinde etkili olduğu, bazı toplulukların kendi taleplerini karar alma süreçlerine daha güçlü biçimde taşıyabildiği ifade edildi. Buna karşılık iklim krizinden ağır biçimde etkilenen birçok topluluğun yeterli temsil gücüne ve kaynağa sahip olmadığı belirtildi. Engelli bireylerin ve engellilik alanında çalışan kuruluşların iklim müzakerelerinde uzun yıllar yeterince görünür olmaması, bu eşitsizliğin önemli örneklerinden biri olarak değerlendirildi.
Uluslararası iklim müzakerelerinde engellilik
Uluslararası iklim müzakerelerinde engellilik hareketinin konumu ayrıntılı biçimde tartışıldı. Arık, engelli bireylerin haklarının iklim politikalarında yeterince dikkate alınmadığını ve uzun süredir bu alanda çalışan örgütlerin önemli mücadeleler yürüttüğünü anlattı. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryasının Şubat 2026’da engellilik alanındaki toplulukları tanıyan bir açıklama veya karar ortaya koyduğunu belirtti. Bunun önemli bir gelişme olmakla birlikte engelli örgütlerinin uluslararası iklim müzakerelerindeki resmî statü ve temsil sorunlarını tamamen çözmediğini ifade etti. Konuşmada bu gelişmenin, iklim müzakerelerinin onlarca yıllık geçmişi dikkate alındığında oldukça geç gerçekleştiği vurgulandı. Engelli hakları hareketinin yıllardır iklim krizinin engelli bireyler üzerindeki eşitsiz etkilerini gündeme taşımaya çalıştığı, ancak bu taleplerin karar alma mekanizmalarında yeterince karşılık bulmadığı belirtildi.
Engellilik alanındaki uluslararası savunuculuk çalışmalarının çocuk ve gençlik hareketleri, kadın hareketleri, ada devletleri ve diğer hak temelli örgütlerle birlikte yürütüldüğü anlatıldı. Engelli hakları örgütlerinin resmî temsil olanaklarının sınırlı olduğu dönemlerde farklı sivil toplum ağları ve çalışma grupları aracılığıyla iklim müzakerelerine katılmaya, öneriler geliştirmeye ve kendi deneyimlerini görünür kılmaya çalıştıkları belirtildi. Arık, bu dayanışmanın son derece değerli olduğunu, farklı hak mücadelelerinin birbirini desteklemesinin iklim adaleti açısından önemli kazanımlar sağlayabileceğini söyledi. Bununla birlikte engelli örgütlerinin başka gruplar aracılığıyla temsil edilmesinin yeterli olmadığı, kendi adlarına eşit ve resmî katılım hakkına sahip olmaları gerektiği vurgulandı.
Türkiye’de iklim adaleti ve engellilik çalışmaları
Türkiye’deki iklim adaleti ve engelli hakları çalışmalarının mevcut durumu da değerlendirildi. Arık, iklim krizi ile engellilik arasındaki ilişkinin Türkiye’de henüz yeterince güçlü bir gündem oluşturmadığını ifade etti. Engellilik alanında faaliyet gösteren kuruluşların ve hak savunucularının bu konuyu daha fazla gündeme taşımalarının, kamu kurumlarından somut politikalar talep etmelerinin ve uluslararası iklim süreçlerinde daha örgütlü biçimde yer almalarının önemli olduğunu söyledi. COP31’in Türkiye’de düzenlenecek olmasının bu açıdan yeni fırsatlar ortaya çıkardığını belirtti. Engelli hakları alanında çalışan bazı toplulukların 2026 yılında iklim krizine yönelik çalışmalarını yoğunlaştırmaya başladığını, bu gelişmeyi olumlu bulduğunu ifade etti.
Avrupa Engellilik Forumu (European Disability Forum) tarafından yürütülen çalışmalar, uluslararası iyi uygulama örnekleri açısından değerlendirildi. Arık, Forumun engellilik ve iklim değişikliği konusunda politika notları ve çalışmalar hazırladığını, özellikle dünyanın farklı bölgelerinden engelliliği kapsayan iklim eylemi örneklerini bir araya getiren bir raporu önemli bulduğunu söyledi. Bu tür raporların, engelli bireylerin afetlere hazırlık, uyum ve müdahale süreçlerinde karşılaştıkları sorunları görünür kıldığını belirtti. Başarılı uygulamaların farklı ülkeler tarafından örnek alınmasının iklim krizine karşı toplumsal dayanıklılığı artırabileceğini ifade etti. Türkiye’de gerçekleştirilen başarılı uygulamaların da araştırılarak paylaşılması, uluslararası örneklerin incelenmesi ve yerel koşullara uyarlanması gerektiğini vurguladı. Seller, yangınlar ve diğer afetler sırasında engelli topluluklarının geliştirdikleri dayanışma pratiklerinin iklim politikalarına katkı sunabilecek önemli deneyimler olduğu belirtildi.
Türkiye’nin iklim krizinden etkilenme biçimleri üzerinde yeniden durulan bölümde gıda güvencesizliği önemli bir risk olarak öne çıkarıldı. İklim değişikliğinin tarımsal üretim, verimli tarım arazileri, gıdaya erişim ve sağlıklı beslenme olanakları üzerinde ciddi etkiler yaratabileceği ifade edildi. Özellikle İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin bu açıdan önemli risklerle karşı karşıya olduğu belirtildi. Kuraklık ve tarımsal üretimde yaşanabilecek sorunların yalnızca ekonomik sonuçlar doğurmayacağı, farklı toplumsal grupların sağlıklı ve yeterli gıdaya erişimini de etkileyebileceği vurgulandı.
Afetler ve engelliler
Afet risklerinin engellilik açısından değerlendirilmesinde, mevcut araştırma ve planlama yaklaşımlarının çoğu zaman sağlamcılık temelinde şekillendiği ifade edildi. Arık, toplumun varsayımsal ortalama bir birey üzerinden değerlendirilmesinin engelli bireylerin farklı ihtiyaçlarını görünmez kıldığını söyledi. Afet hazırlıkları ve müdahale politikalarının herkesin aynı hareketlilik, iletişim ve tahliye olanaklarına sahip olduğu varsayımıyla oluşturulmasının kapsayıcı sonuçlar üretmediğini belirtti. Böyle bir yaklaşımın engelli bireylerin afetlerden daha ağır etkilenmelerine yol açabildiği ifade edildi.
Karadeniz Bölgesi’nde yaşanan seller bu konuda örnek gösterildi. Engelli bireylerin sel sırasında güvenli alanlara ulaşmalarının, bulundukları yerlerden tahliye edilmelerinin ve afet sonrasında yaşamlarını sürdürmelerinin diğer gruplara göre daha zor olabildiği belirtildi. Antalya’da yaşanan yangınlar bağlamında da yaşlı ve engelli bireylerin afetlerden daha fazla etkilenebildiği, evlerinde engelli yakınlarına destek sağlayan ailelerin tahliye ve afet sonrası süreçlerde önemli güçlükler yaşayabildiği anlatıldı. Böylece iklim değişikliğinin etkilerinin yalnızca afet anıyla sınırlı kalmadığı, afet sonrasında gündelik yaşamın yeniden kurulmasını da etkilediği vurgulandı.
Deniz seviyesinin yükselmesi, Türkiye açısından henüz yeterince görünür olmayan ancak gelecekte önem kazanabilecek risklerden biri olarak değerlendirildi. Özellikle delta bölgelerinde deniz suyunun yükselmesinin yerleşim alanları, tarım arazileri ve temiz su kaynakları üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceği belirtildi. Türkiye’nin farklı bölgelerinde farklı risklerin ortaya çıkacağı, bu risklerin göçmenler, kadınlar, engelli bireyler ve diğer toplumsal gruplar açısından farklı sonuçlar doğuracağı ifade edildi. Bu nedenle tek tip iklim uyum politikalarının yeterli olmayacağı, yerel koşulları ve toplumsal eşitsizlikleri dikkate alan politikalara ihtiyaç bulunduğu vurgulandı. Arık, Türkiye’nin bütün bu risklere ne kadar hazırlıklı olduğu konusunda olumlu bir değerlendirme yapamadığını söyledi.
COP31 hakkında
Programın ikinci ana bölümünde, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek COP31 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı ele alındı. Konferansın iklim değişikliğiyle mücadelede nasıl bir işlev gördüğü, uluslararası müzakerelerin nasıl yürütüldüğü, Türkiye’nin ev sahipliğinin önemi ve engelli hakları hareketinin bu süreçten nasıl yararlanabileceği değerlendirildi.
COP kavramının, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı anlamına geldiği açıklandı. Arık, 1992 yılında Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda insanlığın geleceğini etkileyen çevresel sorunlara karşı üç önemli uluslararası sözleşme sürecinin oluşturulduğunu anlattı. Bunların iklim değişikliği, biyolojik çeşitliliğin korunması ve çölleşmeyle mücadele alanlarına ilişkin olduğunu belirtti. Birbiriyle ilişkili bu sözleşmelerin üç kardeş sözleşme olarak adlandırıldığını ifade etti. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin en yüksek karar alma organının Taraflar Konferansı olduğunu ve bu konferansların her yıl gerçekleştirildiğini söyledi. İlk Taraflar Konferansı’nın 1995 yılında Berlin’de düzenlendiği, 2026 yılında ise 31’incisinin Türkiye’de gerçekleştirileceği hatırlatıldı.
COP toplantılarında ülkelerin sera gazı salım envanterlerini, ulusal düzeyde belirlenmiş katkılarını, önceki taahhütleri kapsamında gerçekleştirdikleri çalışmaları ve gelecekte atacakları adımları değerlendirdikleri anlatıldı. Taraf ülkelerin kendi ekonomik, siyasal ve çevresel koşulları çerçevesinde müzakerelere katıldıkları, alınacak kararlar üzerinde uzlaşmaya çalıştıkları belirtildi. Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması gibi uluslararası düzenlemeler kapsamında ortaya çıkan yükümlülüklerin de bu süreçlerde ele alındığı ifade edildi. COP toplantılarının hızlı karar alınan mekanizmalar olarak değerlendirilmemesi gerektiği, ancak bütün dünyayı etkileyen önemli kararların bu toplantılarda oluşturulduğu vurgulandı.
COP süreçlerinin yalnızca devlet temsilcilerinden oluşmadığı, sivil toplum kuruluşları ve farklı toplumsal hareketlerin de çeşitli düzeylerde bu mekanizmalara katılabildiği açıklandı. Akredite kuruluşların müzakereleri izleyebildiği, yan etkinlikler düzenleyebildiği, raporlar ve politika önerileri sunabildiği belirtildi. Farklı toplumsal grupların bir araya gelerek ortak hak mücadeleleri geliştirmelerinin ve taleplerini uluslararası karar süreçlerine taşımalarının mümkün olduğu anlatıldı. Bu nedenle COP toplantılarının yalnızca hükümetler arası görüşmelerden ibaret olmadığı, aynı zamanda uluslararası dayanışma, izleme, savunuculuk ve toplumsal katılım alanları oluşturduğu ifade edildi.
İklim müzakerelerinde fosil yakıt şirketlerinin varlığı da eleştirilen konular arasında yer aldı. Arık, iklim krizinin ortaya çıkmasında önemli sorumluluğa sahip olan fosil yakıt şirketlerinin de bu konferanslara katılabildiğini, bu durumun bazı sivil toplum kuruluşları tarafından eleştirildiğini ve bazı toplulukların bu süreçlere katılmayı reddettiğini anlattı. Buna karşılık iklim krizinin çok ciddi bir sorun olduğunu, karar mekanizmalarında bulunmanın ve çözüm süreçlerine katkı sunmanın önemli olduğunu düşündüğünü belirtti. Kendisinin COP toplantılarını izleme, görüş geliştirme, hak savunuculuğu yapma ve farklı aktörleri bir araya getirme bakımından önemli bir fırsat olarak değerlendirdiğini söyledi.
COP31 ve Türkiye
COP31’in Türkiye’de düzenlenmesinin önemine değinilen bölümde, Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelede atması gereken birçok adımı henüz yeterli düzeyde atmadığı ifade edildi. Arık, konferansın Antalya’da gerçekleştirilmesinin Türkiye’deki iklim politikalarının daha görünür biçimde tartışılması için önemli bir fırsat olduğunu belirtti. Türkiye’de yapılan ve yapılmayan çalışmaların değerlendirilmesinin, başarılı uygulamaların paylaşılmasının ve eksikliklerin ulusal ve uluslararası kamuoyunun gündemine taşınmasının mümkün olacağını söyledi. COP31’in iklim değişikliği konusunda hem Türkiye’ye hem de dünyaya güçlü mesajlar iletilebilecek bir platform oluşturabileceği ifade edildi.
Konferansın işleyişi anlatılırken COP31 kapsamında iki temel alan bulunduğu belirtildi. Bunlardan ilki Mavi Bölge, diğeri ise Yeşil Bölge olarak açıklandı. Mavi Bölge’nin uluslararası müzakerelerin yürütüldüğü, akredite kurumların ve yetkilendirilmiş katılımcıların yer alabildiği alan olduğu belirtildi. Burada devletlerin müzakereleri, resmî görüşmeler ve çeşitli yan etkinliklerin gerçekleştirildiği anlatıldı. Yeşil Bölge’nin ise daha geniş bir katılımcı kitlesine yönelik etkinliklerin düzenlendiği alan olduğu ifade edildi. Ancak Yeşil Bölge’ye katılımın da başvuru süreçlerine tabi olduğu, yalnızca Antalya’ya gidilmesinin konferans alanlarına doğrudan giriş hakkı sağlamadığı vurgulandı.
Mavi Bölge’deki müzakereleri izlemek veya yan etkinliklere katılmak isteyen kişilerin akredite kuruluşlar aracılığıyla başvuru yapmaları gerekebileceği belirtildi. Yeşil Bölge’ye katılım için ise ev sahibi ülke tarafından belirlenen başvuru süreçlerinin izlenmesi gerektiği anlatıldı. Arık, konferansa katılım konusunda farklı kurumların birbirlerine destek olabildiklerini, ancak özellikle Mavi Bölge’ye erişimin belirli kurallara bağlı olduğunu ifade etti. Programda Yeşil Bölge için başvuru süreçlerinin başlamış olduğu da aktarıldı.
COP31’in tematik gündemi üzerinde durulan bölümde, Türkiye’nin konferans kapsamında ön plana çıkarmayı planladığı konular sıralandı. Sıfır atık, okyanuslar ve denizler, gıda güvenliği, iklim değişikliğine dayanıklı kentler, iklim uyumu, gençlik ve eğitim, yeşil sanayileşme, temiz enerji ve Rio sinerjileri bu gündemler arasında gösterildi. Türkiye ve Avustralya’nın COP31 sürecinde birlikte çalıştıkları ifade edildi. Konferansın tematik gündeminin farklı günlere dağıtılacağı ve her konu için özel müzakereler, toplantılar, tanıtımlar ve yan etkinlikler düzenlenebileceği anlatıldı.
Rio sinerjileri kavramı da programda açıklandı. İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve çölleşmeyle mücadelenin birbirinden bağımsız düşünülemeyeceği, bu alanlara ilişkin uluslararası sözleşmelerin ve politika kararlarının birbiriyle uyumlu hale getirilmesi gerektiği belirtildi. İklim değişikliğine ilişkin Taraflar Konferansı’nın her yıl gerçekleştirildiği, biyolojik çeşitlilik ve çölleşmeyle mücadele sözleşmelerine ilişkin konferansların ise iki yılda bir yapıldığı anlatıldı. 2026 yılında üç sözleşmeye ilişkin toplantıların aynı yıla denk gelmesi nedeniyle Rio sinerjilerinin özel önem taşıdığı ifade edildi. Sağlık sistemlerinin de bu bütüncül yaklaşım içerisinde değerlendirilmesi gerektiği belirtildi.
COP31’de fosil yakıtlardan uzaklaşma, karbon salımlarının azaltılması, karbonsuzlaşma, sıfır atık uygulamaları ve iklim değişikliğine uyum gibi konularda yoğun müzakerelerin yürütülmesinin beklendiği anlatıldı. Konferans öncesinde Bonn’da gerçekleştirilen ara toplantıların müzakereler için hazırlık niteliğinde olduğu ifade edildi. Ülkelerin önceki toplantılardan ortaya çıkan sonuçlar doğrultusunda salım azaltım hedeflerini ve fosil yakıtlardan çıkış politikalarını yeniden değerlendirecekleri belirtildi. Birleşmiş Milletlerin ülkelerin ilerlemelerini ortaya koyan raporlarının da müzakerelere dayanak oluşturacağı aktarıldı.
Eğitim politikalarının COP31 gündemindeki yeri ayrıca değerlendirildi. Arık, Birleşmiş Milletler iklim müzakereleri kapsamında Glasgow çalışma programı olarak adlandırdığı on yıllık bir programın bulunduğunu anlattı. 2026 yılının bu programın beşinci yılı olduğunu, dolayısıyla bir ara değerlendirme yapılacağını ifade etti. Eğitim Reformu Girişimindeki ekipleriyle birlikte bu süreci takip ettiklerini, Türkiye’de ilgili programın daha etkili uygulanması ve güçlendirilmesi için savunuculuk çalışmaları yürütmeyi planladıklarını söyledi. Engelli bireylerin, kadınların ve çocukların iklim eğitimi politikalarında daha görünür hale gelmesinin öncelikleri arasında olduğunu belirtti.
Konferansın yaklaşık 12 günlük çalışma sürecinde farklı tematik oturumların gerçekleştirileceği, ilk günlerde genellikle devlet liderlerinin açılış konuşmalarına yer verildiği anlatıldı. Bununla birlikte müzakerelerin açılış günlerinden itibaren başladığı, liderlerin açıklamalarının yanı sıra çalışma gruplarının da faaliyetlerini sürdürdüğü ifade edildi. Belirli günlerde gıda güvenliği gibi konuların gündeme alınabileceği, ilgili devletlerin, kurumların ve sivil toplum kuruluşlarının bu başlıklarda toplantılar, çağrılar ve tanıtım etkinlikleri düzenleyebilecekleri belirtildi. Arık, 2026 yılı için tematik günlerin tamamının henüz kesinleşmediğini, ancak kendisinin özellikle gençlik ve eğitim gündemlerinin ele alınacağı günlerde konferansa katılmayı planladığını söyledi.
COP toplantılarına katılımın ekonomik boyutu da programda tartışıldı. Konferans süresince ulaşım, konaklama ve diğer giderlerin önemli maliyetler oluşturduğu, bu nedenle her bireyin veya kuruluşun aynı ölçüde katılım olanağına sahip olmadığı vurgulandı. Finansman olanaklarının kısıtlı olmasının özellikle sivil toplum kuruluşları ve dezavantajlı topluluklar açısından temsil eşitsizliğini artırabildiği ifade edildi. Böylece iklim adaleti tartışmasının konferansa katılımın kendisi açısından da geçerli olduğu değerlendirildi.
Türkiye’nin COP31 kapsamında altı uygulama hedefi belirlediği aktarıldı. Bunların elektrikli araçlara geçiş, sıfır atık ve metan gazı salımlarının azaltılması, iklim değişikliğine dayanıklı kentler ve binalar, yeşil sanayileşme, toplumun bütün kesimleri için iklim farkındalığı ve iklim değişikliğine uyum eylemleri olduğu belirtildi. Bu hedeflerin uluslararası müzakerelere taşınmasının ve ilerleyen dönemlerde somut politika ve uygulamalara dönüştürülmesinin amaçlandığı ifade edildi. COP toplantılarının geçmiş çalışmaların değerlendirildiği ve geleceğe ilişkin yol haritalarının oluşturulduğu mekanizmalar olduğu hatırlatıldı. Müzakerelerde tarafların uzlaşmaya varamaması durumunda konferansların planlanan sürenin ötesine uzayabildiği, bu nedenle Türkiye ve Avustralya’nın müzakere süreçlerinde önemli sorumluluklar üstleneceği belirtildi.
COP31 ve engellilik
Programın devamında, engellilik konusunun COP31’in tematik gündeminde nasıl ele alınacağı sorusu üzerinde duruldu. Engelliliğin bütün politika başlıklarını ilgilendiren yatay bir konu olarak değerlendirilmesinin hem fırsatlar hem de sorunlar yarattığı ifade edildi. Arık, engelli haklarının geçmişte ayrı bir resmî çalışma alanı olarak kabul edilmemesinin gerekçelerinden birinin engelliliğin tüm gündemlerle ilişkili bir mesele olarak görülmesi olduğunu anlattı. Ancak bir konunun farklı politika alanlarıyla ilişkili olmasının, o konunun müzakerelerde kendiliğinden dikkate alınacağı anlamına gelmediğini vurguladı. Örneğin dayanıklı kentler üzerine yapılan görüşmelerde engelli bireylerin deneyimlerinin ele alınabilmesi için engelli hakları örgütlerinin önceden hazırlık yapmalarının, somut talepler geliştirmelerinin ve bu talepleri örgütlü biçimde savunmalarının gerektiğini ifade etti.
Bu nedenle engelli hakları hareketinin COP31 öncesindeki hazırlıklarının büyük önem taşıdığı belirtildi. Türkiye’deki engellilik hareketinin ve uluslararası engelli hakları kuruluşlarının konferansa yönelik çalışmalar yürüttükleri, özellikle Şubat 2026’da yaşanan tanınma gelişmesinden sonra resmî katılım konusundaki taleplerin daha güçlü biçimde gündeme getirilmeye hazırlandığı ifade edildi. Engelli bireylerin iklim müzakerelerinde yalnızca dolaylı biçimde temsil edilmemeleri, kendi deneyimlerini doğrudan ortaya koyabilmeleri ve karar süreçlerine eşit koşullarda katılabilmeleri gerektiği vurgulandı.
Arık, uluslararası engelli hakları hareketinin COP31 sürecinde öne çıkarmayı planladığı üç temel talebi ayrıntılı biçimde açıkladı. Birinci talebin engellilik ve iklim değişikliği konusundaki araştırmaların güçlendirilmesi olduğunu belirtti. İklim krizinin engelli bireyler üzerindeki etkilerini anlamak için hem engelli hem de engelli olmayan araştırmacılar tarafından gerçekleştirilen çalışmaların bir araya getirilmesinin, mevcut bilgi ve deneyimlerin sistematik biçimde değerlendirilmesinin hedeflendiğini anlattı. Bu araştırmaların iklim kaynaklı acil durumlara hazırlık, afet risklerinin azaltılması ve kapsayıcı iklim uyum politikalarının geliştirilmesi açısından önemli olduğunu ifade etti. Engelli bireylerin bugüne kadar edindikleri deneyimlerin ve geliştirdikleri çözüm önerilerinin bilimsel araştırmalarla birlikte iklim politikalarına yansıtılması gerektiğini vurguladı.
İkinci talebin engelli bireylerin ve engelli hakları kuruluşlarının iklim müzakerelerine eşit, resmî ve etkin katılımının güvence altına alınması olduğu açıklandı. Arık, Şubat 2026’da gerçekleştirilen tanınmanın önemli olduğunu ancak engellilik hareketinin uluslararası müzakere sistemindeki resmî temsil statüsünün tam olarak sağlanmadığını belirtti. Engelli hakları örgütlerinin ayrı bir temsil grubu olarak tanınmasının ve gözlemci kuruluş statüsüne ilişkin sorunların giderilmesinin temel talepler arasında bulunduğunu ifade etti. Eğitim Reformu Girişiminin de eşit katılım talebini destekleyeceğini söyledi. Buradaki amacın engelli bireylerin yalnızca konferansta bulunabilmeleri değil, görüşlerini ve politika önerilerini resmî süreçlere taşıyabilmeleri olduğu vurgulandı.
Üçüncü talebin erişilebilir ve kapsayıcı iklim politikalarının oluşturulması olduğu belirtildi. Bu talebin hem COP konferanslarının düzenlenme biçimini hem de konferanslarda alınacak kararları ve ülkelerin uygulayacağı iklim politikalarını kapsadığı açıklandı. Arık, COP toplantılarının kendilerinin de tam anlamıyla erişilebilir olmadığını ifade etti. Konferanslarda kapsamlı işaret dili çevirisinin sınırlı olması, Braille materyallerin yeterince bulunmaması, kolay okunabilir ve sadeleştirilmiş metinlerin eksikliği ve duyusal hassasiyetleri dikkate alan düşük uyaranlı ortamların bulunmaması gibi sorunları örnek gösterdi. Bu koşulların farklı engel gruplarından bireylerin konferanslara eşit biçimde katılmalarını güçleştirdiğini anlattı.
Erişilebilirliğin yalnızca konferans mekânlarına fiziksel girişle sınırlı olmadığı, bilgilendirme, iletişim, belge sunumu, toplantılara katılım ve karar süreçlerinin tamamını kapsaması gerektiği vurgulandı. Engelli bireylerin farklı ihtiyaçlarının dikkate alınmadığı bir konferans ortamında eşit katılımın sağlanamayacağı ifade edildi. Benzer biçimde konferansta alınacak kararların, ulusal iklim eylem planlarının ve afet müdahale programlarının da engellilik perspektifini içermesi gerektiği belirtildi. Engelli hakları örgütlerinin bu nedenle hem COP31’in erişilebilirliğini artırmak hem de iklim müzakerelerinde ortaya çıkacak kararların daha kapsayıcı olmasını sağlamak amacıyla hazırlıklar yürüttükleri anlatıldı.
COP31 engelli haklarına nasıl katkı sağlayabilir?
Programın son bölümünde COP31’in engelli hakları hareketi için sağlayabileceği fırsatlar ve konferans sonrasında yürütülmesi gereken çalışmalar değerlendirildi. Arık, uluslararası iklim müzakerelerinin bütün sorunları tek başına çözecek mekanizmalar olarak görülmemesi gerektiğini belirtti. Bununla birlikte bu toplantıların farklı grupların bir araya gelmesi, ortak talepler geliştirmesi, dayanışma ilişkileri kurması ve seslerini daha güçlü biçimde duyurması bakımından önemli fırsatlar sunduğunu ifade etti. Özellikle engelli hakları alanındaki örgütlerin dağınık talepler yerine örgütlü, hazırlıklı ve somut önerilerle sürece katılmalarının önemli olduğunu vurguladı.
Eğitim Reformu Girişiminin COP31 kapsamında yalnızca eğitim politikalarını değil, engelli hakları konusunu da ayrıca izleyeceği belirtildi. Arık, engelli haklarının kurumlarının öncelikli çalışma alanları arasında bulunduğunu, bu nedenle konferansta engellilikle ilgili gelişmelerin de takip edileceğini söyledi. Uluslararası engelli hakları hareketinin çalışmalarının Türkiye’ye yansıtılması, bu alandaki iyi uygulama örneklerinin paylaşılması ve konferans öncesinde yürütülen çalışmaların kamuoyuna duyurulması gerektiğini ifade etti. Türkiye’deki kuruluşların uluslararası deneyimlerden yararlanmasının, kendi çalışmalarını dünya kamuoyuyla paylaşmasının ve farklı hak temelli hareketlerle iş birliği geliştirmesinin önemli olduğunu dile getirdi.
COP31’den sonra ne olacak?
Konferans sonrasındaki sürecin en az konferans öncesi hazırlıklar ve müzakereler kadar önemli olduğu vurgulandı. COP31’de alınacak kararların izlenmesi, ülkelerin taahhütlerini yerine getirip getirmediklerinin değerlendirilmesi ve kararların daha kapsayıcı hale getirilmesi için savunuculuk çalışmalarının sürdürülmesi gerektiği belirtildi. Arık, iklim politikalarının oluşturulması kadar bu politikaların nasıl uygulandığının takip edilmesinin de temel bir sorumluluk olduğunu ifade etti. İklim değişikliğine uyum önlemlerinin engelli bireylerin ihtiyaçlarını kapsayıp kapsamadığının, karar süreçlerine katılım olanaklarının gelişip gelişmediğinin ve erişilebilirlik alanında somut iyileştirmeler sağlanıp sağlanmadığının izlenmesi gerektiği değerlendirildi.
İklim krizinin farklı hak alanlarını eşitsiz biçimde etkilediği ve bu nedenle hak temelli çalışan kuruluşların birbirlerinin mücadelelerini güçlendirmeleri gerektiği üzerinde duruldu. Arık, engelli hakları hareketi, kadın hareketi, çocuk ve gençlik örgütleri, eğitim alanında çalışan kuruluşlar ve diğer sivil toplum aktörlerinin birlikte hareket etmelerinin önemine dikkat çekti. İklim adaletinin yalnızca belirli bir grubun sorunu olmadığı, ancak herkesin aynı düzeyde etkilenmediği gerçeğinden hareketle toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesi gerektiğini söyledi. Karar alma süreçlerine katılım, kapsayıcı iklim uyum politikaları ve temel hakların korunmasına yönelik taleplerin daha güçlü biçimde dile getirilmesini önerdi.
Programın kapanışında iklim adaletinin daha erişilebilir, kapsayıcı ve insan haklarını esas alan politikalarla güçlendirilmesi gerektiği vurgulandı. Engelli bireylerin iklim krizine karşı geliştirilen politikalarda yalnızca korunması gereken pasif bir grup olarak değil, bilgi, deneyim ve çözüm önerileriyle karar süreçlerine katkı sunabilecek hak sahipleri olarak yer almalarının önemi ortaya konuldu. Engelli bireylerin afetlere hazırlık, iklim değişikliğine uyum, eğitim, kent planlaması, bilgiye erişim ve uluslararası müzakereler gibi bütün alanlarda eşit katılım hakkına sahip olmaları gerektiği ifade edildi.
