|

Engellilerin Gündemi (75. bölüm)

 

Engellilerin Gündemi programının 75. bölümü, Emre Taşgın’ın sunumuyla, son iki hafta içinde basında ve sivil toplum alanında engellilik konusunda yaşanan gelişmelerin değerlendirilmesi amacıyla başlıyor.

 

Güncel sosyal destek tutarları

Programın ilk gündemini, ocak ve temmuz aylarında güncellenen sosyal yardım ve destek ödemeleri oluşturuyor. Taşgın, Ocak ayında hem asgari ücretin hem de memur maaşlarının artması nedeniyle sosyal destek tutarlarının değiştiğini hatırlatıyor. Buna karşılık enflasyon verilerine bağlı olarak memur maaşlarında artış gerçekleştiği için memur maaş katsayısına bağlı sosyal destek ödemelerinin de temmuz ayında yeniden belirlendiğini anlatıyor.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın açıkladığı yeni tutarlara göre evde bakım yardımı 15 bin 755 liraya yükseliyor. Sosyal ve ekonomik destek, yani SED ödemesi 11 bin 38 liraya çıkıyor. Yaşlı aylığı 7 bin 257 lira olarak belirleniyor. Yüzde 40 ile yüzde 69 arasında engel oranı bulunan kişilere ödenen engelli aylığı 5 bin 793 liraya, yüzde 70 ve üzerinde engel oranı bulunan kişilere ödenen aylık ise 8 bin 689 liraya yükseliyor. Taşgın, bu tarihten itibaren yapılacak ödemelerin hesaplara yeni tutarlar üzerinden yatırılacağını belirtiyor.

 

Özel eğitim sınıflarına kamera kararı

İzmir’de faaliyet gösteren, adı Kabul, Eşitlik, Dahil Olma ve İstihdam sözcüklerinin baş harflerinden oluşan KEDİ Otizm Derneği ile İnegöl Otizm Dayanışma Derneğinin açtığı davada önemli bir karar veriliyor. Danıştay 8. Dairesinin kararıyla özel eğitim sınıflarına kamera sistemi kurulmasının önündeki idari engel ortadan kalkıyor. Taşgın, kararın, özel gereksinimli öğrencilerin güvenliğinin artırılması ve eğitim ortamlarının denetiminin güçlendirilmesi bakımından önemli bir emsal niteliği taşıdığını aktarıyor. Bundan sonraki süreçte Millî Eğitim Bakanlığının nasıl bir yol izleyeceğinin, kamera sistemleri konusunda mevzuat hazırlayıp hazırlamayacağının ve okullarda nasıl bir uygulama başlatacağının izlenmesi gerektiğini belirtiyor.

Taşgın, kamera talebinin arkasında özellikle özel eğitim okullarında ve sınıflarında zaman zaman yaşandığı ileri sürülen şiddet olaylarının bulunduğunu anlatıyor. Öğrencilerin öğretmenler veya başka görevliler tarafından şiddete uğradığı iddialarının zaman zaman gündeme geldiğini, ancak kendisini ifade etmekte güçlük yaşayan öğrenciler söz konusu olduğunda yaşananları belgeleyebilmenin oldukça zorlaştığını söylüyor. Öğrencinin vücudunda bir zarar veya yaralanma ortaya çıktığında bunun düşme, kendi kendine zarar verme veya başka bir kazayla açıklanabildiğini, ailelerin ise gerçekten bir şiddet olayı yaşanıp yaşanmadığını kanıtlamakta zorlandığını ifade ediyor. Bu nedenle aileler ve sivil toplum kuruluşları, özellikle kendisini sözlü olarak ifade edemeyen veya yaşadıklarını ayrıntılı biçimde anlatamayan engelli öğrencilerin korunabilmesi için kamera sistemlerinin kurulmasını talep ediyor.

Taşgın, kamera talebinin yalnızca şiddet olaylarını belgelemek amacı taşımadığını da belirtiyor. Ailelerin, özel eğitim sınıflarında eğitim faaliyetlerinin gerçekten yürütülüp yürütülmediğini, derslerin gerektiği gibi işlenip işlenmediğini ve ders saatleri içerisinde herhangi bir ihmal bulunup bulunmadığını da görmek istediğini aktarıyor. Millî Eğitim Bakanlığı’nın geçmişte bu talebe sıcak yaklaşmadığını, bunun üzerine derneklerin yargı yoluna başvurduğunu ve Danıştaydan kamera kurulmasının önünde hukuki bir engel bulunmadığı yönünde karar çıkardığını anlatıyor.

Emre Taşgın, bu konuyu yalnızca ailelerin ve sivil toplum kuruluşlarının bakış açısıyla değil, uzun yıllardır özel eğitim sınıflarında ders veren bir öğretmen olarak kendi deneyimleri üzerinden de değerlendiriyor. Ailelerin kaygılarını anladığını ve bu kaygıları önemli ölçüde haklı bulduğunu söylüyor. Özel eğitim kurumlarında şiddet veya ihmal olaylarının hiç yaşanmadığını söylemenin mümkün olmadığını, bu tür olayların bir gerçeklik olduğunu ve bunlara karşı çeşitli önlemler alınmaya çalışıldığını belirtiyor. Alınan önlemlerin yeterli olup olmadığının ayrıca tartışılması gerektiğini ifade ediyor. Buna karşılık sınıfında sürekli kayıt yapan bir kamera bulunması hâlinde kendisini rahat hissedip hissetmeyeceğinden emin olmadığını, gözetleniyormuş gibi hissedebileceğini dile getiriyor.

Kamera sistemlerinin haksızlığa uğrayan öğretmenlerin veya okul yöneticilerinin de lehine delil sağlayabileceği görüşünün doğru olduğunu kabul ediyor. Bir öğretmen hakkında asılsız bir iddia ortaya atıldığında kamera kayıtlarının öğretmeni koruyabileceğini söylüyor. Ancak öğretmenle öğrenci arasındaki doğrudan ilişkinin içine sürekli izleyen üçüncü bir gözün, yani kameranın girmesinin ne kadar doğru olacağı konusunda soru işaretleri taşıyor. Uzun süredir öğretmenlik yapan bir kişi açısından sınıfta kamera bulunmasının alışılmadık bir durum olacağını belirtiyor.

Özel eğitim sınıflarındaki mevcut öğretmen sayısının bile zaman zaman dikkatini dağıtabildiğini kendi deneyimi üzerinden anlatıyor. Orta ve ağır düzeyde engeli bulunan öğrencilerin eğitim gördüğü sınıflarda iki özel eğitim sınıf öğretmeninin bulunmasının zorunlu olduğunu, kendisi gibi bir branş öğretmeni derse girdiğinde sınıftaki öğretmen sayısının üçe çıktığını söylüyor. Bazı sınıflarda öğrenci sayısıyla öğretmen sayısının birbirine eşit olabildiğini, hatta iki öğrenciye karşılık üç öğretmenin bulunduğu derslerin bile yaşanabildiğini aktarıyor. Sınıfta bulunan diğer öğretmenlerin varlığının branş öğretmeninin dikkatini zaman zaman dağıtabildiğini, buna bir de kamera eklendiğinde ders ortamının nasıl etkileneceğini kestiremediğini ifade ediyor.

 

Güneşe çıkamayan vatandaşın direksiyon sınavı akşam yapılacak

Program, Kamu Denetçiliği Kurumunun verdiği bir kararla devam ediyor. Taşgın, Ankara’da yaşayan ve kseroderma pigmentozum hastalığı bulunan bir sürücü adayının başvurusunu aktarıyor.

Kseroderma pigmentozum hastalığı nedeniyle güneş ışığına çıkamayan kişi, sürücü belgesi alabilmek amacıyla bir kursa kaydoluyor ve kurs yetkililerine sağlık durumu hakkında bilgi vererek kendisine uygun düzenleme yapılmasını istiyor. Teorik sınavın akşam saatlerinde yapılması sağlanıyor ve aday bu sınavı başarıyla geçiyor. Ancak uygulamalı direksiyon sınavının da akşam yapılması yönündeki talebi, direksiyon sınavlarının yalnızca gündüz saatlerinde yapılabileceği gerekçesiyle reddediliyor. Bunun üzerine aday Kamu Denetçiliği Kurumuna başvuruyor. Başvurusunda doğrudan güneş ışığına maruz kalmasının kendisi açısından ciddi sağlık riski oluşturduğunu, hastalığı nedeniyle yüzde 80 oranında engelli sağlık kurulu raporu bulunduğunu ve direksiyon sınavının güneş tamamen battıktan sonra gerçekleştirilmesini talep ettiğini belirtiyor.

Kamu Denetçiliği Kurumu, başvuru üzerine Millî Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğüyle temasa geçiyor. Yapılan görüşmeler sonucunda başvurucunun direksiyon sınavının kasım veya aralık aylarında, güneş battıktan sonraki saatlerde yapılmasına yönelik bir çözüm geliştiriliyor. Emre Taşgın, kseroderma pigmentozum hastalığının ultraviyole ışınlarının ciltte meydana getirdiği hasarın vücut tarafından tamir edilememesi anlamına geldiğini ve nadir hastalıklar arasında değerlendirildiğini açıklıyor. Bu hastalığa sahip kişinin gündüz dışarı çıkmasının ciddi sağlık sonuçları doğurabildiğini, dolayısıyla talebinin keyfî değil, sağlık durumundan kaynaklanan zorunlu bir makul düzenleme talebi olduğunu vurguluyor.

Standart uygulamada direksiyon sınavları gündüz saatlerinde gerçekleştiriliyor. Başvurucu ise gündüz dışarı çıkamadığı için sınavının akşam yapılmasını istiyor. Kurumlar başlangıçta belirlenmiş standartların dışına çıkamayacaklarını ifade ediyor ve vatandaşı Kamu Denetçiliği Kurumuna başvurmak zorunda bırakıyor. Emre Taşgın, son dönemlerde Kamu Denetçiliği Kurumu ile Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumunun varlığını çok değerli bulduğunu, bu kurumların hak arama mekanizmalarını kolaylaştırdığını ve başvuru yapıldığında sonuç alınabilen yerler hâline geldiğini belirtiyor. Ancak her sorunun çözülebilmesi için vatandaşların mutlaka bu kurumlara başvurmak zorunda kalmasını da eleştiriyor.

Kamu kurumlarının istisnai durumlarda inisiyatif alabilmesi veya mevzuatta özel durumlara uyarlanabilecek esnekliklerin bulunması gerektiğini söylüyor. Hayatın başvuru, yazışma ve karar süreçleri devam ederken beklemediğini, insanların yaşamlarından ayların veya yılların geçebildiğini vurguluyor. Sürücü adayının önce Millî Eğitim Bakanlığı’na başvurduğunu, talebinin reddedildiğini, ardından Kamu Denetçiliği Kurumuna gittiğini ve çözüm ortaya çıkıncaya kadar uzun bir sürenin geçtiğini anlatıyor. Sınavın kasım veya aralık ayında yapılacak olması nedeniyle, başvurunun başlangıcından sınavın gerçekleşmesine kadar vatandaşın hayatından belki bir yılın kaybolduğunu düşünüyor.

Ehliyet sınavının herkes açısından hayat memat meselesi olarak görülmeyebileceğini, ancak bunun kişinin yaşam koşullarına göre değişebileceğini söylüyor. Ehliyetin istihdam, bağımsız yaşam veya aile sorumlulukları açısından önemli olabileceğini düşündürüyor. Bu nedenle sorunların Kamu Denetçiliği Kurumuna veya Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumuna ulaşmadan, ilgili kurumlarla doğrudan diyalog içinde çözülebilmesini savunuyor. Türkiye’de engellilik mevzuatının genel olarak iyi durumda olduğu sık sık söylense de bu tür istisnai durumların mevzuatın hâlâ geliştirilmesi gereken yönleri bulunduğunu gösterdiğini belirtiyor.

Bu kararın gelecekte benzer durumda bulunan kişiler açısından emsal oluşturabileceğini ifade ediyor. Direksiyon sınavına girmek isteyen ve engel durumunu, hastalığını veya özel koşullarını belgeleriyle ortaya koyabilen kişilerin ihtiyaçlarına uygun saatlerde sınava alınabilmesi gerektiğini söylüyor. Bir kişinin yalnızca hastalığı nedeniyle güneşe çıkamadığı için gündüz sınavına girmeye zorlanmasının veya bu nedenle ehliyet hakkından mahrum bırakılmasının doğru olmadığını vurguluyor. Başvurucunun ehliyet aldıktan sonra da büyük olasılıkla aracını akşam saatlerinde kullanacağını, gündüz güneşe çıkamıyorsa gündüz trafiğe de çıkmayacağını belirtiyor. Ehliyet aldıktan sonra aracını ne zaman kullanacağına ilişkin sorumluluğun kişiye ait olduğunu, sınav sisteminin ise kişinin sağlık koşullarına göre uyarlanması gerektiğini ifade ediyor. Sonuçta vatandaşın talebinin Kamu Denetçiliği Kurumu aracılığıyla karşılanmasını olumlu buluyor, ancak bu çözümün daha erken ve doğrudan üretilebilmesini diliyor.

 

Muğla’da Belediye Başkanı’nın özel danışmanından engelli çalışana ayrımcı söylem iddiası

Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras’ın özel danışmanı Levent Arka’nın, belediyeye ait Engelsiz Kafede çalışan ve haberde H.Ç. olarak belirtilen özel gereksinimli personelin konuşma biçimine yönelik olarak “Bu neden bu şekilde bağırıyor, söyleyin buna bağırmasın, burası sirk meydanı değil” ifadelerini kullandığı iddia ediliyor. Söz konusu çalışanın Muğla Zihinsel Engelliler Derneği Başkanı Menderes Çetin Özlü’nün oğlu olduğu bilgisi de haberde yer alıyor.

İddiaya göre özel danışman kafeye geliyor ve burada çalışan engelli personelin yüksek sesle konuşmasından veya çevresindeki kişilerle şakalaşmasından rahatsız oluyor. Taşgın, personelin yüksek sesle konuşmasının, müşterilerle şakalaşmasının veya farklı bir iletişim biçimi kullanmasının engel durumundan kaynaklanabileceğini ifade ediyor. Engelsiz kafelerin zaten engelli bireylerin daha korunaklı ortamlarda çalışabilmeleri, gelir elde edebilmeleri ve sosyalleşebilmeleri amacıyla kurulduğunu hatırlatıyor. Buna rağmen özel danışmanın kafeye giderek çalışanı veya iş yerindeki sorumluları azarlama hakkını kendisinde görmesini eleştiriyor.

Levent Arka’nın olayla ilgili açıklamasını da ayrıntılı biçimde aktarıyor. Arka, olayın yaşandığı gün Türkan Saylan Çağdaş Yaşam Merkezinden ayrılırken belediye tarafından işletilen “Sen de Gel Engelsiz Kafe” adlı işletmenin önünde birkaç kişiyle çok yüksek sesle şakalaşan bir personel gördüğünü söylüyor. Söz konusu kişinin özel gereksinimli olduğunun dışarıdan bakıldığında, en azından kendisi açısından, anlaşılmasının mümkün olmadığını belirtiyor. Bu görüntüye çevredeki insanların şaşkınlıkla baktığını düşündüğü için kafeteryaya girdiğini, görevli şefe burasının sirk değil kamu kurumu olduğunu söylediğini ve daha hassas davranılması gerektiğini ifade ettiğini anlatıyor. Çalışanın özel gereksinimli bir personel olduğunun kendisine söylenmesi üzerine de özel gereksinimli personelin titizlikle takip edilmesi gerektiğini söyleyerek kafeden ayrıldığını belirtiyor.

Emre Taşgın, bu açıklamanın haberdeki temel iddiayı yalanlamadığını, tam tersine olayın büyük ölçüde gerçekleştiğini doğruladığını düşünüyor. “Özel gereksinimli personelin titizlikle takip edilmesi” ifadesiyle neyin kastedildiğini sorguluyor. Bunun çalışanı müşterilerden uzak tutmak, geri planda çalıştırmak veya insan içine çıkarmamak gibi bir anlama gelip gelmediğini soruyor. Bunların danışmanın doğrudan söylediği sözler olmadığını, kendisinin açıklamadan hareketle yaptığı yorumlar olduğunu özellikle belirtiyor. Olmayan bir sözü danışmana atfetmediğini, yalnızca kullanılan ifadelerin doğurabileceği anlamları tartıştığını vurguluyor.

Danışmanın kafeye girme amacının çalışanları veya görevli şefi paylamak olduğu izlenimi oluştuğunu söylüyor. Belediye başkanından aldığı danışmanlık konumunu kullanarak birilerini azarlama, onlara talimat verme ve “tedbir alın” deme yetkisini kendisinde görmesini eleştiriyor. Ahmet Aras’ın Levent Arka’yı hangi konuda özel danışman olarak görevlendirdiğini de merak ettiğini ifade ediyor. Olayın iddia olmaktan çıktığını, çünkü danışmanın kendi açıklamasında kafeye girdiğini, “Burası sirk değil, kamu kurumu” dediğini ve çalışanla ilgili daha dikkatli olunmasını istediğini kabul ettiğini belirtiyor.

Olayın yerel boyutuna da dikkat çekiyor. Söz konusu çalışanın Muğla Zihinsel Engelliler Derneği başkanının oğlu olmasının, Muğla gibi yerel ilişkilerin daha görünür olduğu bir şehirde olayın kamuoyuna taşınmasını kolaylaştırmış olabileceğini söylüyor.

Çalışanın babası Menderes Çetin Özlü’nün açıklamalarını da aktarıyor. Özlü, 24 Haziran Çarşamba günü oğlunun çalıştığı Engelsiz Kafede üzücü bir duruma maruz kaldığını ve olayın bütün ayrıntılarıyla araştırılıp tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarılması için suç duyurusunda bulunduğunu söylüyor. Oğlunun kimseyle sorunu olmadığını, iş yerindeki herkesle iyi anlaştığını ve daha önce herhangi bir problem yaşamadığını belirtiyor. Olayın neden yaşandığını anlayamadığını ifade ediyor. Gazetecilerin danışmanla görüşüp görüşmediğini sorması üzerine danışmanın kendisini aradığını, kendisinden ve ailesinden özür dilediğini, ancak olayı yapıp yapmadığı konusunda açık bir şey söylemediğini anlatıyor.

Emre Taşgın, danışmanın açıklamalarına bakıldığında olayın yaşandığını zaten kabul ettiğini ve hangi kısmı yalanladığının anlaşılmadığını söylüyor. Belediye başkanlarına, danışmanlarını seçerken dikkatli olmaları gerektiğini hatırlatıyor. Danışmanların kendilerine verilen konumu yanlış yorumlayarak kraldan çok kralcı davranabildiğini ifade ediyor. Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras’a seslenerek özel danışmanının haddini aştığını söyleyip söylemeyeceğini, olayla ilgili herhangi bir işlem yapıp yapmayacağını veya danışmanın böyle bir davranışta bulunmadığını savunup savunamayacağını soruyor.

Danışmanın daha sonra aynı kafeye nasıl gideceğini ve çalışanların kendisine nasıl yaklaşacağını da sorguluyor. Çalışanların makamı nedeniyle kendisine saygılı davranabileceğini, en iyi masayı sunabileceğini ve dışarıdan bakıldığında herhangi bir sorun görünmeyebileceğini, ancak arkasından ne düşüneceklerinin veya içlerinden neler geçireceklerinin bilinmeyeceğini söylüyor. Danışmanın yanında bulunan kişilere güç gösterisi yapmak için çalışanları paylamış olabileceğini ima ediyor, ancak bunun da kendi yorumu olduğunu açıkça belirtiyor. “Tedbir alın” veya “Bu personelin durumunu titizlikle takip edin” sözlerinin ne anlama geldiğinin açıklanması gerektiğini düşünüyor.

Kendisinin farklı şehirlerde belediyeler tarafından işletilen birçok engelsiz kafeye gittiğini anlatıyor. Bu kafelerde çalışan engelli gençlerin genellikle mutlu olduklarını, diğer personelle iyi ilişkiler kurduklarını ve kafeye gelen müşterilerin de nasıl bir işletmeye geldiklerini bildiklerini söylüyor. Bu nedenle yüksek sesle konuşma veya farklı iletişim biçimleri gibi durumların çoğunlukla sorun oluşturmadığını, sorun yaşansa bile bunların istisnai olduğunu ifade ediyor. İstisnai durumlar üzerinden yöneticilerin veya danışmanların çalışanlara ayar vermeye çalışmasını doğru bulmuyor.

 

Hatay’da engelli rampasını açmayan şoför ve mağdur yolcu barıştı

Programın sonraki bölümünde Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde yaşanan ve daha önce ele alınan otobüs rampası olayının devamı aktarılıyor. Önceki olayda bedensel engelli Salih Kara ile otobüs şoförü Şaban Haraç arasında tartışma yaşanıyor. Şoför, engelli yolcunun yanında refakatçi bulunmadığını gerekçe göstererek aracın engelli rampasını açmıyor. Yolcunun tek başına seyahat etmesini, rampayı açmamak için gerekçe olarak kullanıyor ve rampayı açmanın kendi sorumluluğu olmadığını savunuyor. Çevredeki diğer şoförler de tartışmaya katılarak şoförün rampayı açmak zorunda olmadığını ileri sürüyor. Engelli yolculara yardım ettiklerinde bunu yasal bir sorumluluk nedeniyle değil, “Allah rızası için” yaptıklarını söylüyorlar.

Salih Kara, şoförün plakasını aldığını ve kendisini şikâyet edeceğini söylediğinde şoför başlangıçta “Nereye şikâyet edersen et” biçiminde karşılık veriyor. Ancak olayın telefonla kaydedildiğini fark edince vatandaşın telefonunu elinden almaya çalışıyor ve fiziksel müdahaleye yöneliyor. Görüntülerin sosyal medyada yayımlanmasının ardından olay günlerce ülke gündeminde kalıyor. Daha sonra belediye ve şoförün bağlı bulunduğu kooperatif tarafından yapılan açıklamalarda, şoförün artık toplu taşıma araçlarında görevlendirilmeyeceği belirtiliyor.

Yeni haberde, Salih Kara ile Şaban Haraç’ın arabulucuların devreye girmesi sonucunda günler sonra bir araya gelerek barıştıkları belirtiliyor. Şoförün Türkiye Omurilik Felçlileri Derneğine bağış yaptığı ve engelli vatandaşa “Şeytan saatime denk geldin” dediği aktarılıyor. Emre Taşgın, geçmişte uzun süre bir derneği yönetmiş ve dernek başkanlığı yapmış bir sivil toplumcu olarak bu bağış konusuna sert tepki gösteriyor. Yöneticisi olduğu bir dernekte böyle bir olay yaşanması ve şoförün bağış yaparak özür dilemek istemesi hâlinde bu parayı kabul etmeyeceğini, bağışı elinin tersiyle iteceğini söylüyor. Türkiye Omurilik Felçlileri Derneğinden de benzer bir tutum beklediğini ifade ediyor. Ayrımcı veya saldırgan davranışın ardından yapılan bağışın olayın üzerini örten bir araca dönüşmemesi gerektiğini düşünüyor.

Şoförün engelli vatandaşla neden barışmak istediğini de sorguluyor. Gerçekten pişman olup olmadığının bilinmediğini, olay görüntülerindeki tavırlarının pişman olacak bir kişiye benzemediği izlenimi verdiğini söylüyor. Soförün telefonla çekim yapılmasına müdahale etmesi ve telefonu vatandaşın elinden almaya çalışması nedeniyle samimi bir pişmanlık konusunda kuşku duyduğunu belirtiyor.

Taşgın, tarafları bir araya getiren arabulucuların kim olduğunu ve bu kişilerin neden engelli vatandaşla şoförü barıştırmak için devreye girdiğini soruyor. Bu olayda en az sorgulayacağı kişinin engelli vatandaş Salih Kara olduğunu belirtiyor. Hatay ve Reyhanlı gibi yerel ilişkilerin, aile bağlarının ve çevresel baskıların etkili olabileceği bölgelerde vatandaşın hangi koşullar altında barışmaya ikna edildiğinin bilinmesi gerektiğini söylüyor. Arabulucuların Salih Kara ile nasıl iletişim kurduğunu, kendisini nasıl ikna ettiğini ve buluşmanın nasıl gerçekleştirildiğini merak ediyor.

Barışmanın ardından engelli vatandaşın şikâyetinden vazgeçip vazgeçmediğini en önemli sorulardan biri olarak görüyor. Bunun da ötesinde Şaban Haraç’ın toplu taşıma şoförlüğü yapmaya devam edip etmeyeceğinin açıklanması gerektiğini söylüyor. Daha önce belediye ve kooperatif tarafından şoförün görev yapamayacağı yönünde açıklamalar yapıldığını hatırlatıyor. Barışmanın ardından bu kararın değiştirilip değiştirilmediğini, şoförün yeniden direksiyon başına geçip geçmeyeceğini soruyor.

İlk olayın sosyal medyada ve basında günlerce geniş biçimde yer almasına karşılık tarafların barıştığına ilişkin haberin çok az yerde yayımlanmasını da dikkat çekici buluyor. İlk olayın yoğun biçimde gündeme getirilmesine rağmen sonrasındaki gelişmelerin görünür olmamasının da sorgulanması gerektiğini düşünüyor.

Şoförün “Şeytan saatime denk geldin” sözünü ayrıca eleştiriyor. Bir kişinin “şeytan saati” bulunuyorsa gelecekte aynı saate denk gelen başka kişilere neler yapabileceğinin sorgulanması gerektiğini söylüyor. Bu sözün davranışı mazur gösteren bir açıklama olarak kabul edilemeyeceğini düşünüyor.

Olayın sonlandırılma ve barışmayla kapatılma biçiminin kendisinde ciddi kuşkular uyandırdığını, bu nedenle “burnuna iyi kokular gelmediğini” ifade ediyor.

 

Gaziantep’te işitme engelli çocuklara işitme cihazı

Emre Taşgın, programın son haberinde Gaziantep’teki Duy Beni Projesine geçiyor. Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ile Almanya merkezli Duy Beni Derneğinin işbirliğiyle yürütülen proje kapsamında 6 Şubat depremlerinden etkilenen 11 ilde yaşayan işitme kayıplı 44 çocuğa destek sağlanıyor. Sıfır ile 18 yaş arasındaki bu çocuklara toplam 88 işitme cihazı veriliyor. Ayrıca cihazların bir yıllık pil ihtiyacını karşılamak amacıyla toplam 2 bin 640 pil desteği sunuluyor.

Proje kapsamında bir tören düzenleniyor. Törende Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin, belediyenin ilgili bürokratları ve dernek yöneticileri yer alıyor. Çocukların kulak ölçülerinin alındığı ve her çocuğun ihtiyacına uygun işitme cihazlarının hazırlandığı belirtiliyor. Emre Taşgın, işitme cihazlarının bir lüks olmadığını özellikle vurguluyor. Daha önce işitme kayıplı öğrencilerle çalıştığını ve bu öğrencilerin cihazları olmadığında kendileriyle iletişim kurmanın son derece zorlaştığını anlatıyor.

İşitme engelli her çocuğun işaret dili bilmediğini hatırlatıyor. Bazı çocukların mevcut işitmelerini kullanarak sözlü iletişim kurduğunu ve bu işitme düzeyinin cihazlar aracılığıyla desteklendiğini söylüyor.

İşitme cihazlarının, işitme kayıplı çocukların iletişimini ve çevreye erişimini sağlayan temel araçlardan biri olduğunu söylüyor. Depremden etkilenen engelli bireylerin yalnızca evlerini veya günlük eşyalarını değil, bağımsız yaşamlarını ve erişilebilirliklerini sağlayan araçlarını da kaybettiklerini hatırlatıyor. Görme engelli kişiler açısından telefon, bilgisayar ve beyaz baston gibi araçların erişilebilirlik ve bağımsızlık bakımından taşıdığı öneme dikkat çekiyor. İşitme cihazı kullanan kişiler açısından da cihazların benzer bir işlev gördüğünü belirtiyor. Depremde cihazları kaybolan, zarar gören veya kullanılamaz hâle gelen 44 çocuğa yeni cihaz verilmesini bu nedenle önemli buluyor.

Dağıtılan cihazların kaliteli olup olmadığının uzaktan değerlendirilmesinin mümkün olmadığını ve verilen cihazların gerçekten çocukların ihtiyaçlarını karşılayan nitelikte olmasını umduğunu söylüyor. Projenin yalnızca gösteriş veya tören amaçlı bir faaliyete dönüşmemesini diliyor.

Gaziantep Büyükşehir Belediyesinin engellilik ve erişilebilirlik alanında uzun süredir farklı çalışmalar yürüttüğünü, bu nedenle Duy Beni Projesinin belediyenin bu alandaki ilk faaliyeti olmadığını hatırlatıyor. Belediyenin engellilik konusunda belirli bir hassasiyete sahip olduğunu düşündüğünü söylüyor. Almanya merkezli Duy Beni Derneğini yakından tanımadığını, ancak belediye ile derneğin işbirliği sonucunda çocuklara gerçekten işe yarayan ve kaliteli cihazların ulaştırılmış olmasını umduğunu ifade ediyor.

Bir yıllık pil desteğinin de en az cihazların verilmesi kadar önemli olduğunu vurguluyor. İşitme cihazlarının pillerinin düzenli olarak değiştirilmesi gerektiğini ve pil giderlerinin aileler üzerinde ekonomik yük oluşturabildiğini belirtiyor. Cihaz verildikten sonra kullanımın devamlılığını sağlayacak sarf malzemelerinin karşılanmaması hâlinde desteğin eksik kalabileceğini söylüyor. Bu nedenle toplam 2 bin 640 pil ile çocukların bir yıllık ihtiyaçlarının karşılanmasını değerli buluyor. Projeyi, depremden etkilenen işitme kayıplı çocukların iletişimini, eğitime katılımını ve günlük yaşam erişilebilirliğini destekleyen önemli bir yerel hizmet adımı olarak değerlendiriyor.

Paylaş: