Posthumanizm, Transhumanizm ve Yeni Sağlamcılıklar başlıklı seminer düzenlendi
İstanbul Üniversitesi Engelliler Uygulama ve Araştırmalar Merkezi tarafından düzenlenen 2026 ENGA seminer dizisinin altıncısı, Emre Taşgın’ın katılımıyla Posthumanizm, Transhumanizm ve Yeni Sağlamcılıklar başlığında 20 Mayıs tarihinde gerçekleştirildi. Bu sayfada seminere dair videoyu ve geniş özeti bulabilirsiniz.
Seminerin moderatörlüğünü Engelliler Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Resa Aydın üstlendi.
Aydın, Taşgın’ın yüksek lisans tezinde posthümanizm ile engellilik çalışmaları arasındaki ilişkiyi ele aldığını, sosyal model, insan hakları modeli ve biyopsikososyal model gibi yaklaşımların posthümanizmle birlikte yeniden düşünülebileceğini savunduğunu söylüyor. Bu bakışın engellilik mücadelesini yalnızca eşit hak talebiyle sınırlamadığını; insanı merkeze alan, bazı bedenleri dışarıda bırakan ve hiyerarşik düşünceyi yeniden üreten anlayışları da sorguladığını belirtiyor. Daha sonra bu tezin “Engellilik, Posthümanizm ve Türkiye” başlığıyla 2025 yılında Nevşehir Kapadokya Üniversitesi Yayınlarından açık erişimli bir kitaba dönüştüğü ifade ediliyor. Seminerde hem tezin çıkış noktası hem posthümanizm ve transhümanizm kavramları hem de bunların engellilik çalışmalarıyla ilişkisi konuşuluyor; ayrıca güncel bir başlık olarak yapay zekâ konusu da tartışmaya açılıyor.
Tez konusu nasıl belirlendi?
Emre Taşgın, bu tezi yazmaya götüren kişisel ve akademik motivasyonunu anlatırken pandemi döneminde yeniden akademiye yönelme fikrinin güçlendiğini söylüyor. Daha önce Cumhuriyet tarihi alanında bir yüksek lisans denemesi olduğunu, ancak tez döneminde bıraktığını belirtiyor. Pandemiyle birlikte kendisine daha fazla döndüğü bir dönemde kültürel çalışmalar alanının kendi disiplinlerarası bakışına uygun olabileceğini düşünüyor. Danışmanı Doç. Dr. Sinan Akıllı’nın kültür kuramı derslerinde posthümanizme geniş yer verdiğini, kendisi engellilik çalışmaları, sivil toplumun geleceği ve aktivizm konularına yoğunlaşmak istediğini söylediğinde danışmanının posthümanizm ile engellilik ilişkisini kurma önerisi getirdiğini anlatıyor. Taşgın, bu fikrin aslında kendi zihninde de bulunduğunu ama cesaret edemediğini, danışmanının önerisiyle birlikte bu alana yoğunlaştıklarını, literatür taramasına başladıklarını ve ancak içselleştirdiği noktadan sonra yazmaya geçtiğini belirtiyor. Ona göre insanın içselleştirmediği bir şeyi yazması mümkün olsa bile o metnin iyi olması zor. Posthüman engellilik çalışmaları diye Batı’da giderek yükselen bir alan bulunduğunu, ancak bunun yalnızca Batı’ya özgü olmadığını, her kültürün kendi bağlamına uyarlayabileceği bir bakış açısı sunduğunu ifade ediyor. Böylece kendi engellilik bakışı ile danışmanının posthümanizm bakışı birleşiyor; önce tez, sonra da danışmanının önerisiyle kitap ortaya çıkıyor.
Hümanizm kavramının sorgulanması gerekiyor
Kavramsal bölümde Emre, posthümanizmi açıklamadan önce hümanizmi sorgulamak gerektiğini söylüyor. Hümanizmin köklerinin Antik Yunan’a kadar götürülebileceğini, bu düşüncenin bir piramit ortaya koyduğunu ve piramidin tepesinde bazı insan gruplarının, aşağıda ise kadınların, siyahların, engellilerin ve başka dışlanan grupların yer aldığını anlatıyor. Rönesans ve coğrafi keşiflerle birlikte Avrupalı devletlerin kıta Amerika’sını bulduğunu, oradaki insanları “ilkel” olarak nitelediğini ve kendilerini üstün gördüğünü; bu durumun hümanizmin dışlayıcı insan idealini yeniden gösterdiğini belirtiyor. Leonardo da Vinci’nin Vitruvius Adamı eskizini kusursuz insan idealinin sembolü olarak ele alıyor. Hümanizmin günlük dilde insancıllık ya da insanseverlik gibi olumlu anlamlarla kullanıldığını, fakat bugün asıl sorunun “hangi insan?” sorusu olduğunu vurguluyor. Bu insan tanımının içinde engellilerin, kadınların, siyahların ve başka dışlanan grupların olup olmadığını sormak gerektiğini söylüyor. Bu sorunun yeni sorulmadığını, 1800’lü yıllardan itibaren feminizmin, ardından postkolonyal çalışmaların ve sonrasında engellilik çalışmalarının benzer biçimde bu dışlayıcı insan tanımını sorguladığını aktarıyor.
Sanayi Devrimi büyük bir dönüşüm yaratıyor
Taşgın’a göre sanayi devrimiyle birlikte insan eyleyiciliği çok güçlü bir aşamaya ulaşıyor. İnsan, diğer canlılardan farklı yeteneklere sahip olduğu için dünya üzerinde daha fazla etki yaratıyor; fakat petrolün, kömürün, nükleer silahların ve hızlı teknolojik gelişmenin ortaya çıkardığı sonuçlar, doğa üzerinde geri dönüşü zor ya da imkânsız değişimler yaratıyor. Bu nedenle antroposen, yani insanın baskın olduğu çağ fikri gündeme geliyor. Kimileri antroposeni sanayi devrimiyle, kimileri İkinci Dünya Savaşı sonrasıyla başlatıyor; ancak sonuçta insanın bugünkü düzeni biçimlendirdiği ve bu düzen içinde daha eşitlikçi bir dünyanın nasıl kurulacağı tartışılıyor. İnsanmerkezci düşünce, insanı kusursuz insan idealine yaklaştırırken hayvanları, bitkileri, canlı ve cansız varlıkları aşağıda konumlandırıyor; bu da salgın hastalıklar ve pandemiler gibi sorunlara zemin hazırlıyor.
Posthümanizm nedir?
Posthümanizm bu noktada insanı, hayvanları, doğayı, makineleri, canlı ve cansız varlıkları yatay ve anti-hiyerarşik bir düzlemde düşünmeyi öneriyor. Her varlığın kendi formuyla dünyaya ve evrene bir şey kattığını savunuyor. Taşgın, posthümanizmin iki farklı kullanımı olduğunu belirtiyor. Transhümanistler de posthümanizm kavramını kullanıyor, eleştirel posthümanistler de. Transhümanizm, bugünkü insan bedeninin fiziksel sınırlarının aşılmasını, implantlar, protezler, yapay zekâ, robotlar, çipler ve beyin-bilgisayar arayüzleri aracılığıyla bedenin geliştirilmesini hedefliyor. Bu yaklaşım görmenin, sağırlığın ya da felçliliğin ortadan kaldırılması gibi hedeflerle de ilişkilendiriliyor. Taşgın bu gelişmelerin kendiliğinden kötü olmadığını, ancak sorunun burada bitmediğini söylüyor. Ona göre tartışılması gereken şey, transhümanizmin engellilerin yaşam kalitesini artırma hedefinden mi, yoksa “normal” kabul edilen insanın yeni bir normale, daha gelişmiş bir bedene geçiş arzusundan mı beslendiğidir. Transhümanistlerin kullandığı anlamıyla posthümanizm, bugünkü insanın yerine yeni bir insan versiyonunu, aşılmış ya da geliştirilmiş insanı ifade ediyor. Eleştirel posthümanizm ise teknolojiyi yoldaş olarak görüyor ama insanı doğa, hayvanlar, makineler ve çevreyle iç içe, birbirine bağımlı ve anti-hiyerarşik bir ağ içinde ele alıyor. Bu bakış, bir varlığın dışlanmasının bütün düzeni yok oluşa götürebileceğini söylüyor ve sivil toplumda sıkça kullanılan kesişimsellik çağrısıyla da örtüşüyor. Taşgın, teknolojinin ne zamandan beri var olduğu sorusuna bazı eleştirel posthümanistlerin “ateşin icadından beri” yanıtını verdiğini, insanın her dönemde ihtiyaçları doğrultusunda teknolojiyle yaşamını dönüştürdüğünü ve bugün yapay zekânın da bu çizginin güncel aşamalarından biri olduğunu belirtiyor.
Transhümanizm ve engellilik ilişkisi
Transhümanizm ile engellilik arasındaki gerilim konuşulurken Resa Aydın, fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı olarak protezlerin, implantların, yardımcı teknolojilerin ve bedenin desteklenmesinin olumlu sonuçlar doğurabileceğini; ancak bunların aynı zamanda kusursuz, geliştirilmiş ya da aşılmış beden idealini yeniden üretebileceğini söylüyor. Emre Taşgın bu gerilimi “bu ürünler niçin var?” sorusuyla açıklıyor. Protezlerin, implantların ve yardımcı teknolojilerin gerçekten engelli kişilerin bedensel sınırlılıklarını azaltarak yaşam kalitelerini artırmak için mi geliştirildiği, yoksa insan bedeninin genel sınırlılıklarını aşma ve insan ömrünü, gücünü, algısını, yeteneklerini yükseltme arzusunun parçası mı olduğu soruluyor. Taşgın, insan bedeninin sınırlılığının hastalık anlarında açıkça hissedildiğini, insanın birçok şeyi yapmak istediğini ama bedeninin buna izin vermediğini belirtiyor. Bu nedenle transhümanizm, hem insan ömrünü uzatma hem de var olan yetenekleri daha üst seviyeye çıkarma arayışıyla bağlantılı hale geliyor. Engellilik açısından ise soru daha karmaşıklaşıyor: İnsanlar bu teknolojileri “normal” olmak için mi, ayrımcılığın azalması için mi, acı ve ağrılarının dinmesi için mi, yoksa yeni bir deneyim yaşamak için mi istiyor? Doğuştan engelli olanlarla sonradan yeti yitimi yaşayanların implant ve protezlere yaklaşımı aynı mı? Taşgın’a göre bunlar en azından önümüzdeki çeyrek yüzyıl boyunca engellilik çalışmalarının tartışacağı meseleler olacak.
Transhümanistler ne diyor?
Taşgın, transhümanizmi savunanların bu teknolojilerin daha eşitlikçi bir dünya yaratacağını, kimsenin dışarıda kalmayacağını ileri sürdüğünü söylüyor. Nick Bostrom, Ray Kurzweil ve uygulayıcı figür olarak Elon Musk gibi isimlere değiniyor. Ancak bu eşitlik vaadinin iki önemli soruyu beraberinde getirdiğini belirtiyor. Birincisi, bu teknolojiler gerçekten herkes için erişilebilir olacak mı? İkincisi, bu teknolojilerin insan deneylerine ihtiyaç duyduğu yerlerde engelliler en kolay gönüllü denek bulunabilecek grup haline mi gelecek? Taşgın, “gözün açılacak” ya da “yeni bir teknoloji var” denildiğinde birçok görme engelli kişinin saatler içinde başvuru formu doldurabileceğini, bunun diğer engel grupları için de geçerli olduğunu söylüyor. Buradaki risk, umut ile suistimal arasındaki çizginin bulanıklaşmasıdır. Bu noktayı kendi deneyimiyle örneklendiriyor: EGED olarak Ankara’da görme engelli bireylerin bağımsız yaşam deneyimlerini tartışacakları bir etkinlik düzenlemek istediklerinde aynı gün aynı ilçede kök hücre tedavisinin geleceğiyle ilgili başka bir program yapılıyor. Belediye salonu ayarlanmış olduğu için kendi etkinliklerini iptal edemiyorlar. İki etkinlik aynı gün ve yaklaşık 6-7 kilometre mesafede gerçekleşiyor. Katılımın büyük kısmı kök hücre programına oluyor. Taşgın bunu katılanları suçlamak için değil, iki bakışın çarpışmasını göstermek için anlatıyor: Bir tarafta körlüğün olmadığı bir dünya umudu, diğer tarafta kör olarak bağımsız ve erişilebilir yaşamanın yollarını konuşma çabası var. İnsanlar çoğunlukla umuda yöneliyor. Taşgın’a göre transhümanizmin durduğu yer de tam olarak burasıdır.
Protezler insan yaşamında nerede duruyor?
Olimpiyatlar ve protez kullanımı tartışması da transhümanizm-gerilim hattına örnek olarak veriliyor. Protezlerin olimpiyatlarda kullanılıp kullanılmaması, protez kullanan sporcuların aynı yarışta yarışmasının adil olup olmadığı tartışılıyor. Güney Afrikalı Oscar Pistorius örneğine değiniliyor; protez kullanan sporcuların bir yandan dışlandığı, diğer yandan “bizden daha avantajlı hale geliyorlar” denilerek başka bir adaletsizlik gerekçesiyle ayrıştırıldığı anlatılıyor. Cyborg Olimpiyatları gibi yarışmaların gündeme gelmesi, gelecekte farklı bedenlerin farklı yarışmalarla sınıflandırılabileceğini gösteren bir örnek olarak ele alınıyor. Taşgın, bugünün “anormal” kabul edilen engellileriyle “normal” arasında zaten bir uçurum olduğunu; transhümanist teknolojilerle bu uçurumun kapanmak yerine daha da genişleyip genişlemeyeceğinin önemli bir soru olduğunu söylüyor.
Engelliler siborg mu?
Cyborg kavramı konuşulurken Resa Aydın, Donna Haraway’in 1985’te yayımladığı “Cyborg Manifestosu”nu gündeme getiriyor. Emre Taşgın, cyborg metaforunun daha çok kadın-erkek ikiliğine vurgu yapan ama aynı zamanda genç-yaşlı, insan-doğa, insan-hayvan gibi ikilikleri de sorgulayan bir metafor olduğunu anlatıyor. Cyborg kavramının Haraway’den önce de kullanıldığını, “sibernetik organizma” anlamına geldiğini belirtiyor. Bugünden bakıldığında cyborg, vücuda yapay olarak eklemlenen parçalarla birlikte düşünülüyor. Neil Harbisson örneği veriliyor: Renk körü bir sanatçı olan Harbisson’un başına taktığı anten benzeri kameralı aparat sayesinde renkleri ses olarak algıladığı, renklerin yaydığı dalgaları duyduğu ve Cyborg Vakfını kurduğu anlatılıyor. Taşgın, cyborg tanımının implantlarla sınırlı kalmadığını, bazı akademisyenlerin cep telefonlarımızdan bile düşük teknolojili cyborg parçaları olarak söz ettiğini söylüyor. Telefonlarımızı her yere götürüyor, onlar olmadığında eksik hissediyoruz; araç kullanma, televizyon izleme ve benzeri teknolojik eklemlenmeler de bu açıdan düşük teknolojili cyborglaşma örnekleri olarak düşünülebiliyor.
Cyborg kavramı kimlik tartışmasına da bağlanıyor. Taşgın, engelli, sağır, kör, sakat gibi kavramların kimlikle ilişkisi üzerinde duruyor. Bazı kişilerin bu kavramları toplumun yüklediği olumsuz rollere meydan okumak için benimsediğini, bazı kişilerin ise bu kavramların yarattığı olumsuz izlenimden rahatsız olarak başka ifadeleri tercih ettiğini söylüyor. Buradan hareketle gelecekte engellilerin kendilerine “cyborg” denmesini isteyip istemeyeceği, bunun yeni bir etiketleme biçimi olup olmayacağı da tartışmaya açılıyor. Robot köpekler, rehber hayvanlar, eleştirel hayvan çalışmaları ve posthümanizm arasındaki kesişim de bu bölümde beliriyor. Robot teknolojisi ve yapay zekâ hayatı daha fazla kuşatırsa cyborg olma biçimi yalnızca vücuda takılmış bir parçadan ibaret kalmayacak; telefonlarımız gibi yanımızda taşıdığımız, bizi yönlendiren, beden ve zihin kapasitemizi genişleten teknolojilerin tamamı cyborglaşma tartışmasının parçası haline gelecek.
Stephen Hawking örneği bu tartışmada önemli bir yere oturuyor. ALS hastası olan Hawking’in hareket kabiliyeti son derece sınırlı olmasına rağmen düşünce gücüyle iletişim kurarak kitaplar yazdığı ve bilimsel üretim yaptığı hatırlatılıyor. Beyin-bilgisayar arayüzleriyle düşünce gücüyle yemek pişiren, hareket eden, oyun oynayan insanların ortaya çıkmaya başladığı; ses klonlama teknolojileri sayesinde ileride sesini kaybeden bir kişinin sentetik ve “ilkel” bir ses yerine kendi sesiyle konuşabileceği anlatılıyor. Bilim kurgu eserlerinde sıkça görülen mind uploading, yani zihin aktarımı fikri de tartışılıyor. Beden ölse bile zihnin bir makine, kutu ya da başka bir taşıyıcı içinde yaşamayı sürdürüp sürdüremeyeceği soruluyor. Metaverse deneyimi, beden bir yerdeyken avatarların başka bir evrende dolaşması açısından bu tartışmanın erken ve ilkel bir denemesi gibi ele alınıyor. Metaverse şu aşamada başarısız görünse bile, çıktılarının başka biçimlerde yeniden karşımıza çıkabileceği söyleniyor. Taşgın, evden çıkamayan ve hareket kabiliyeti çok sınırlı olan genç bir kas hastasının dijital oyun platformlarında çok başarılı ve popüler hale geldiği, öldüğünde mahallesinden kimsenin cenazesine katılmadığı, ama dijital topluluklardan uluslararası düzeyde anma mesajları ve çelenkler geldiği bir örnek anlatıyor. Bu hikâye, zihin-beden ayrımının artık eskisi gibi olmadığını, fiziksel çevrede görünmeyen bir kişinin dijital dünyada güçlü bir varlık kurabildiğini gösteriyor.
Tahterevalli düzeni yıkılır mı?
Kitap bölümünde Bertolt Brecht’in tahterevalli metaforu ele alınıyor. Şiirde yukarıda az sayıda insanın, aşağıda ise çok sayıda insanın bulunduğu; yukarıdakilerin aşağıdakilere “buraya çıkın, hepimiz yukarıda olalım” dediği ama düzenin aslında bir yol değil tahterevalli olduğu anlatılıyor. Yukarıdakiler ancak aşağıdakiler aşağıda kaldığı sürece yukarıda kalabiliyor. Aşağıdakiler yukarı çıkarsa düzen bozuluyor. Taşgın, bu şiirin bugünkü düzeni anlattığını düşündüğü için hem tezine hem kitabına bu metaforla başladığını, hatta kitabı tanıttığı videoyu da bir tahterevallide çektiğini söylüyor. Burada temel soru şu oluyor: Engellilik hareketi gerçekten tahterevallide yukarı çıkmak mı istiyor, yoksa tahterevalliyi bir düzen olmaktan çıkarıp yalnızca oyun parkındaki bir oyuncak haline getirmek mi istiyor? Engelliler yukarı çıksa bile aşağıda başka gruplar kalıyorsa mücadele bitmiş sayılabilir mi? Taşgın, kesişimselliğin burada başladığını vurguluyor. Engellilik hareketi feminizmden, postkolonyal çalışmalardan ve başka mücadelelerden çok şey öğreniyor. Doğulu toplumların sömürgecilikten kâğıt üzerinde kurtulsa bile kültürel asimilasyonla hâlâ mücadele ettiğini söylüyor. Tahterevalli metaforu, herkesin birbirine bağımlı olduğu bir bağlantısallığı görünür kılıyor. İnsanlar birbirine, doğaya, hayvanlara, bitkilere, canlı ve cansız varlıklara bağlıdır. Hepimiz evreni birlikte şekillendiriyoruz ve kendi formumuzla birbirimize bir şey katıyoruz. Bu nedenle mücadele, yukarı çıkmak değil, tahterevalli düzeninin olmadığı bir dünya kurmak olmalı. Resa Aydın da bu bağlantısallığı “interconnectedness” ve network bilimiyle ilişkilendiriyor; evrenin, doğanın, canlı ve cansız varlıkların birbirine bağlı olduğu fikrinin günümüz bilimsel tartışmalarında da karşılık bulduğunu belirtiyor.
Yapay zekâ ve engelliler
Yapay zekâ bölümünde Taşgın, kitabın tezden en büyük farkının yapay zekâ bölümü olduğunu söylüyor. Tez 2023’te tamamlandığında son kullanıcılar için yapay zekâ büyük ölçüde ChatGPT’den ibaret gibi görünürken, 2025’e gelindiğinde kitap yapay zekâsız çıkarsa içine sinmeyeceğini hissettiğini anlatıyor. Danışmanı Sinan Akıllı’nın da bunu desteklemesiyle kitaba yaklaşık 10 ay gecikmeyle yapay zekâ bölümü ekleniyor. Taşgın, artık yapay zekânın yaygın biçimde kullanıldığını, bazı kişilerin karbon salımı ya da başka gerekçelerle mesafeli durduğunu, ancak dünyanın büyük bölümünün yapay zekâyı kullandığını ve gelecekte daha fazla kullanacağını söylüyor. Yeşil yapay zekâ çözümleri üzerinde de çalışmalar olduğunu ekliyor.
Engellilik açısından yapay zekânın ciddi kolaylıklar getirdiği anlatılıyor. Körler açısından görsel analiz ve betimleme büyük bir dönüşüm yaratıyor. Fotoğraf betimlemede oldukça iyi sonuçlar alınmaya başlanıyor; video betimlemesi için de olumlu işaretler görülüyor. Görsel dünyaya erişimi sınırlı olan kişiler için bu, bilgiye erişim açısından önemli bir kazanım olarak görülüyor. İşitme engelliler açısından otomatik altyazılar ve işaret diliyle ilgili yapay zekâ çalışmaları öne çıkıyor. Öğrenme güçlüğü olan kişiler için metinlerin sadeleştirilmesi, kolay dile dönüştürülmesi ve görevlerin parçalara bölünmesi yapay zekânın güçlü olduğu alanlar olarak aktarılıyor. Bedensel engelliler açısından biyonik kolların, protezlerin ve hareket destek teknolojilerinin yapay zekâ desteğiyle daha gelişmiş hale gelebileceği söyleniyor. Taşgın, yapay zekânın engellilerin hayatını kesinlikle kolaylaştırdığını ve daha da kolaylaştıracağını ifade ediyor.
Yapay zekânın riskleri
Ancak yapay zekânın riskleri de ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Yapay zekâya verdiğimiz her şeyin veri olduğu, bu verilerin nerede saklandığı ve gelecekte engelli bireylerin karşısına nasıl çıkacağı soruluyor. Yapay zekânın internetten ve insanların ürettiği verilerden beslendiği, internette engellilikle ilgili bilgilerin büyük bölümünün olumsuz, eksik ya da önyargılı olduğu belirtiliyor. Bu durumda yapay zekâ da bu önyargılı verilerle eğitiliyor. Algoritmik ayrımcılık örneği olarak iş görüşmeleri ve CV değerlendirmeleri veriliyor. Bir kurum yapay zekâ öncesinde zaten daha az kadın işe alıyorsa, yapay zekâ şirket kültürüne uygun adayları seçerken kadınları daha kolay eleyebiliyor; aynı şey engelliler için de pekâlâ yaşanabilir. Yapay zekâya karar alma yetimizi bırakmak da önemli bir risk olarak sunuluyor. Yapay zekânın yanlış yönlendirmesi, hatalı kararlar verdirmesi, insan zihni üzerinde kontrol kurması ya da telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açması ihtimali vurgulanıyor. Taşgın bu nedenle yapay zekâ ve robotların yaşamı dönüştürme potansiyelini kabul ederken, karar verme yetisinin kaybedilmemesi gerektiğini özellikle söylüyor.
Hayvanlar ve engelliler arasındaki ilişki
Rehber köpekler, hizmet hayvanları ve robot köpekler de yapay zekâ-robotik tartışmasının engellilikle kesiştiği alanlardan biri olarak ele alınıyor. Taşgın, rehber köpeklerin yasal literatürde çoğu zaman “hizmet hayvanı” olarak geçtiğini, bunun hayvanı cansız bir meta gibi konumlandırdığını söylüyor. Eleştirel hayvan çalışmaları ile engellilik çalışmalarının birleştiği yerlerden biri burasıdır. Robot köpeklerin gündeme gelmesiyle soru daha da karmaşıklaşıyor: Körlere destek olacak bir navigasyon robotu neden köpek biçiminde tasarlanıyor? Bu, geçmişten gelen rehber köpek kültürünün robot köpeğe dönüştürülmesi midir? Beyaz bastonun yerine geçmesi hedeflenen tekerlekli bavul tarzı teknolojilerden de söz ediliyor. Taşgın, yapay zekâ destekli yön bulma teknolojilerinin geliştirildiğini, bunların ciddi destek aldığını, ancak teknolojinin biçiminin ve ardındaki kültürel kabullerin de sorgulanması gerektiğini söylüyor.
Yapay zekânın bedensel engelliler için olumlu getirileri var
Resa Aydın, yapay zekâ konusunda kendi yorumunu eklerken özellikle bedensel engelliler açısından çok umutlu olduğunu belirtiyor. Yakın zamanda gördüğü 16 yaşındaki bir gencin ayakla ilgili ciddi sorunu olduğunu, mevcut cihazların çok yetersiz kaldığını, ancak daha gelişmiş bir egzoskeleton ile çok daha iyi yürüyebileceğini düşündüğünü anlatıyor. Çocuklarda bazı cihazların daha uygun olabildiğini ama yaş büyüdükçe cihaz kullanımının zorlaştığını; birkaç yıl içinde çok daha farklı uygulamaların ortaya çıkacağına inandığını söylüyor. Olumsuz tarafta ise toplum temelli rehabilitasyon deneyiminden hareketle dijital eşitsizlik kavramını vurguluyor. Dijital dünya birçok kişi için etkili olsa da herkes bu dünyaya erişemiyor. Özellikle sosyoekonomik bakımdan dezavantajlı gruplar, güney yarımküredeki ülkeler, savaş yaşayan toplumlar ve buralarda yaşayan engelliler çok daha kırılgan durumda bulunuyor. Savaşlar yeni engellilik durumları yaratıyor ve bu ülkelerde dijital teknolojilere erişemeyen engelli gruplar için mevcut eşitsizlikler daha da derinleşebiliyor. Resa Aydın, etik, veri güvenliği ve dijital eşitsizlik boyutlarının birlikte düşünülmesi gerektiğini söylüyor.
Emre Taşgın bu noktada “crip technoscience” kavramını gündeme getiriyor. Bu kavram, teknolojiyi yalnızca engellileri kurtaran, iyileştiren ya da engelliliği ortadan kaldıran bir araç olarak görmenin ötesine geçiyor. “Teknoloji gelişiyor, artık körlük tarihe karışacak; sağır olmayacaksınız; teknoloji sizi kötü halinizden kurtaracak” anlayışının yerine, engellilerin teknolojinin yalnızca kullanıcısı değil üreticisi, tasarımcısı ve karar vericisi olması gerektiğini savunuyor. “Bizim için bizsiz asla” ilkesinin teknoloji üretim süreçlerinde de geçerli olması gerektiği vurgulanıyor. Bu yalnızca engellilikle ilgili ürünler için değil, her ürün için geçerli. Çünkü engellilerin deneyimleri, yüksek baş etme ve kriz çözme becerileri içeriyor. Günlük yaşamda sürekli engellerle karşılaşan kişiler, çözüm üretme konusunda güçlü bir pratik bilgi biriktiriyor. Bu deneyim, ürün tasarımına katıldığında hem daha erişilebilir ve kapsayıcı hem de daha özgün çözümler ortaya çıkabiliyor. Taşgın, yapay zekâyı bugün kullandıklarını ama aslında sınırlı kullandıklarını da söylüyor. ChatGPT ve Gemini gibi araçlara erişilebilse de çok sayıda yapay zekâ aracı erişilebilir olmadığı için körler ve başka engelli gruplar tarafından kullanılamıyor. Bu nedenle yapay zekâ ekosisteminin tamamında erişilebilirlik meselesi kritik hale geliyor.
Kuramsal çalışmaların sahadaki karşılığı
Saha ile kuram arasındaki ilişki tartışılırken Resa Aydın, engellilik araştırmaları programında uygulamalı alanı ve saha deneyimlerini önemsediklerini, ancak bu seminerde daha kuramsal tartışmalar yapıldığını belirtiyor. Bu kuramsal tartışmalarla sahadaki gerçek sorunlar arasında nasıl bağ kurulabileceğini soruyor. Taşgın, sahada yaşayan kişilerin iki şey yapması gerektiğini söylüyor: Bir yandan kuramları geliştirmek ve yaşanan deneyimleri teorilerle beslemek, diğer yandan bu kuramsal tartışmaları sivil toplum, aktivizm ve günlük mücadele alanlarına taşımak. Türkiye’de saha ile akademinin birbirinden kopuk ilerlediğini, engelli kesiminde ve sivil toplumda çok güçlü bir deneyim verisi bulunduğunu, akademide ise bu veriyi işleme kapasitesi olduğunu ama iki tarafın birbirine mesafeli yaklaştığını söylüyor. Bu mesafenin daraltılması gerektiğini, İstanbul Üniversitesi Engellilik Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin seminer dizisini bu nedenle önemsediğini belirtiyor.
Engelliler teknolojiye bağımlı olmamalı
Teknolojiye bağımlılık tartışması, navigasyon uygulamaları örneğiyle somutlaştırılıyor. Taşgın, navigasyon uygulamaları yaygınlaşmadan önce sürekli kullandığı otobüs güzergâhlarında hangi durakta ineceğini dönüşlerden, kasislerden, inişlerden ve çıkışlardan anladığını; dörtte üç oranında yanılmadığını, yanılıyorsa da çoğunlukla dalgınlıktan yanıldığını anlatıyor. Navigasyon uygulamaları çıktıktan sonra bu becerinin birçok kişide azaldığını söylüyor. Telefon bozulduğunda ya da şarj bittiğinde ciddi zorlanmalar yaşanabiliyor. Bu nedenle karar verme becerisini, bağımsız hareketi, beyaz baston kullanımını, çevresel ipuçlarını algılama ve beyinle işleme becerisini korumak gerekiyor. Teknoloji kullanımı, diğer becerileri öldüren bir bağımlılık haline gelmemeli. Sivil toplum-akademi işbirliğiyle bu meseleler daha iyi analiz edilebilir, veriye dönüştürülebilir, kamu politikası uygulayıcılarına, eğitimcilere, özel eğitimcilere, sivil toplum kuruluşlarına ve dijital ortama erişemeyen gruplara aktarılabilir.
Engellilik alanında küresel eşitsizlikler dikkat çekiyor
Küresel eşitsizlik kısmında Dünya Sağlık Örgütü’nün 1,3 milyar insanın engellilik yaşadığı, bunun yaklaşık yüzde 16’ya denk geldiği verisine değiniliyor. Suriye’de bu oranın yüzde 28 olduğu, Türkiye sınırına yaklaşıldığında yüzde 37’lere kadar çıktığını söyleyen veriler bulunduğu ifade ediliyor. Bu, savaş ve yerinden edilme süreçlerinin engellilikle doğrudan bağlantılı olduğunu gösteriyor. Taşgın, Türkiye’nin doğrudan savaş halinde olmadığını ama coğrafyasında sürekli savaşlar çıktığını, Suriye’den gelen sığınmacı akını döneminde kitabı yazdığını, yakın coğrafyada İran gibi yeni gerilimlerin de yaşandığını söylüyor. Gelecek on yıllarda kendi ülkesinde yaşamayan, yerinden edilmiş kişilerin sayısının daha da artacağı öngörülüyor. Güney yarımkürede engelli kişi oranı daha yüksekken, engellilik alanında çoğu zaman kuzey yarımkürenin geliştirdiği modeller konuşuluyor. Bu modeller her zaman Türkiye’ye ya da bölgesel gerçekliklere uymuyor. Bu nedenle teoriyle saha deneyiminin birleşmesi, modellerin yerel bağlama uyarlanması gerekiyor.
Engelli gençlere ve engellilik araştırmacılarına tavsiyeler
Genç engelli araştırmacılar ve aktivistler için Emre’nin mesajı “eleştirin, sorgulayın” oluyor. Kendisinin ve kuşağının da bunu yaptığını, kendilerinden sonrakilerin de onları eleştirmesi, sorgulaması, tenkit etmesi ve sivil toplum kuruluşlarını dönüştürmesi gerektiğini söylüyor. 2010’lu yılların başında bazı sivil toplum kuruluşlarının mevcut sorunlara çözüm üretemediği düşüncesiyle yeni dernekler kurduklarını, ancak bugün o gün kurulan derneklerin de dönüşmeye ihtiyacı olduğunu vurguluyor. Bu dönüşüm, yeni kuşağın “bu işler böyle gitmiyor” demesiyle mümkün olacak. Akademi açısından ise engellilerin ve engellilik alanında çalışan kişilerin akademide daha fazla yer alması gerektiğini söylüyor. Kendi tezinin ve kitabının kaynakçasının yarısından fazlasının İngilizce kaynaklardan oluştuğunu, bunun uluslararası literatüre hâkimiyet açısından olumlu olsa da daha fazla yerli literatür kullanabilmeyi istediğini belirtiyor. Türkiye’de engellilikle ilgili çok sayıda tez yazılmış olsa da bunların büyük bölümünün yardım odaklı, ilkel modele yakın ve güncel engellilik tartışmalarından habersiz olduğunu söylüyor. Bu nedenle yüksek lisans tezlerinin daha özenli hazırlanması, mümkünse doktora yapılması ve her alanda daha nitelikli, hak temelli, 21. yüzyıl engellilik perspektifiyle uyumlu akademik üretim yapılması gerektiğini vurguluyor. Resa Aydın da engelli bireylerin ya da engellilikle ilgili çalışan araştırmacıların akademide daha fazla bulunmasının önemini destekliyor; sivil toplumda çok yetkin kişiler olduğunu, ancak daha kalıcı işlerin akademiyle güçlenebileceğini ifade ediyor.
Seminer, daha sonra katılımcı katkılarıyla devam ediyor.
