Görme engelli koşucu Çağla Özgür deneyimlerini paylaşıyor
Bu söyleşide konuğumuz olan görme engelli koşucu Çağla Özgür, koşuyla tanışma hikâyesinden yarı maraton deneyimine, eşlikçi sistemiyle nasıl koştuğundan uzun mesafe koşularının psikolojik ve fiziksel etkilerine kadar pek çok başlıkta dikkat çekici deneyimlerini paylaşıyor.
Görme engelli bireylerin sporla ilişkisi çoğu zaman toplumda belirli kalıplar üzerinden düşünülüyor. Yüzme, goalball ya da satranç gibi alanlar dışında farklı spor dallarında görme engelli sporcuların çok görünür olmaması da bu algıyı besliyor. Bu söyleşide ise konu, tam da bu kalıpları kıran bir örnek üzerinden ele alınıyor: koşu ve maraton. Programın konuğu olan Çağla Özgür, hem genç bir psikoloji öğrencisi hem de son dönemde koşu alanında aktif biçimde görünür olmaya başlayan görme engelli bir sporcu olarak deneyimlerini ayrıntılı şekilde paylaşıyor.
Çağla Özgür hakkında
Çağla Özgür kendisini tanıtırken İstanbul’da yaşadığını, psikoloji öğrencisi olduğunu ve ilk senesini okuduğunu anlatıyor. Sporun ise hayatında uzun süredir yer aldığını söylüyor. Özellikle son iki yıldır farklı disiplinlerle ilgilenmeye çalıştığını, son bir yıla yakın süreçte ise koşunun hayatında daha belirgin bir yer kapladığını ifade ediyor.
Koşudan önce ilgilendiği alanlardan da söz ediyor. Uzun süre yoğun biçimde yüzmeyle ilgilendiğini, ayrıca çeşitli savunma sporlarını denediğini anlatıyor. Bunun yanında yoga ile de ciddi biçimde ilgilendiğini, yogayı yalnızca bir egzersiz değil aynı zamanda bir disiplin olarak gördüğünü vurguluyor. Yoganın kendisi için çok sevdiği bir alan olduğunu özellikle belirtiyor.
Görme engelliler neden benzer spor dallarına yönlendiriliyor?
Söyleşinin ilerleyen bölümünde görme engelli bireylerin neden daha çok belirli spor dallarına yönlendirildiği konusu açılıyor. Çağla, kör bireylerin çoğunlukla yüzme ya da goalball gibi alanlara yönlendirildiğini söylüyor. Goalball’un zaten görme engelli bireyler için tasarlanmış bir spor olduğunu, bu nedenle sürekli bu sporların ön plana çıkarıldığını anlatıyor. Ancak bunun dışındaki seçeneklerin neredeyse hiç gösterilmediğini düşünüyor. Kendi eğitim hayatından örnek vererek, ilkokulun ilk beş yılını yalnızca görme engellilerin bulunduğu bir okulda geçirdiğini ve beden eğitimi derslerinde sürekli aynı sporların öğretildiğini anlatıyor. Kimsenin kendisine “sen yoga yapabilirsin” ya da “sen koşabilirsin” demediğini, bunun yöntemlerinin anlatılmadığını ifade ediyor. Ona göre bu durum doğrudan bir erişilebilirlik sorunu ve aynı zamanda büyük bir yönlendirme eksikliği.
Bu noktada yalnızca görme engelliler açısından değil, genel olarak toplumda bilgi eksikliği bulunduğunu söylüyor. Spor eğitimi veren kişilerin bile çoğu zaman bu konularda yeterince bilgi sahibi olmadığını düşünüyor. Kendisinin de yüzmeyle başlamasında bu yönlendirme eksikliğinin etkili olduğunu ifade ediyor. Daha sonra savunma sporlarına ve fitness’a yöneldiğini, bunların daha çok kendi tercihiyle geliştiğini anlatıyor. Süreç içinde çeşitli erişilebilirlik sorunları yaşadığını da saklamıyor. Ancak hem çok ilgili ve erişilebilir anlatım yapabilen eğitmenlerle karşılaştığını hem de tamamen ilgisiz kişiler gördüğünü söylüyor. Pandemi döneminde özellikle yogayla yoğun ilgilendiği sırada internetteki içeriklerin büyük bölümünün aşırı görsel ağırlıklı ve betimlemesiz olduğunu fark ettiğini, bu nedenle erişim sorunları yaşadığını anlatıyor. Yine de uğraşınca çözümler bulunabildiğini düşünüyor.
Koşmaya nasıl başladı?
Koşuya başlama hikâyesini anlatırken bunun tamamen tesadüfi geliştiğini söylüyor. Zaten fitness yaptığı için kardiyo çalışmalarıyla ilgilendiğini, spor salonunda koşu bandında zaman zaman tempo tuttuğunu anlatıyor. Ancak bir gün kendisine Üsküdar’da düzenlenen 5 kilometrelik bir yarıştan bahsedildiğini söylüyor. “Olmazsa yürürüz” düşüncesiyle bu yarışa katılmayı kabul ettiğini anlatıyor. Yarış atmosferinden çok etkilendiğini, ilk kez açık alanda ve kalabalık bir organizasyon içinde koştuğunu ifade ediyor. Daha önce ciddi biçimde koşu deneyimi olmadığını, aslında ilk gerçek koşu deneyiminin doğrudan bir yarış olduğunu söylüyor. Bunun alışılmış bir başlangıç yöntemi olmadığını kabul etse de kendisi açısından son derece keyifli geçtiğini vurguluyor.
El Ele Koşu Kuvveti
Bu deneyimden sonra koşunun hayatında daha fazla yer almaya başladığını anlatıyor. Başlangıçta diğer sporların önüne geçmediğini ancak zamanla özellikle uzun mesafe koşularına yöneldikçe daha görünür hale geldiğini söylüyor. Şu anda hem spor salonunu hem koşuyu birlikte sürdürmeye çalıştığını, fırsat buldukça yoga pratiklerine de devam ettiğini belirtiyor. Koşuya nasıl devam edebileceğini düşünürken bir arkadaşının kendisine “El Ele Koşu Kuvveti” grubundan bahsettiğini anlatıyor. Bu grubun çok aktif olmadığını ama yine de katılmasının faydalı olabileceğinin söylendiğini ifade ediyor. Sonrasında Engin Yılmaz ile tanıştığını ve zamanla farklı gruplarla koşarak kondisyonunu geliştirmeye başladığını anlatıyor. Süreç ilerledikçe bugün İstanbul’da belirli günlerde birlikte antrenman yapan bir topluluğa dönüştüklerini söylüyor.
Görme engelli bir kişi nasıl koşar?
Söyleşinin en dikkat çekici bölümlerinden biri, görme engelli bir kişinin nasıl koştuğunun anlatıldığı kısım oluyor. Çağla burada kullanılan sistemi ayrıntılı biçimde açıklıyor. Koşarken iki kişinin bileğine bağlanan kısa bir ipin kullanıldığını anlatıyor. Kendisi ipin bir ucunu bileğine bağlıyor, yanında koşan eşlikçi de diğer ucunu kendi bileğine bağlıyor. Böylece eşlikçinin hareketlerini ip aracılığıyla hissedebildiğini, dönüşleri, yavaşlamaları ya da duruşları bu sayede algıladığını anlatıyor. Ortak bir tempo oluşturarak birlikte koştuklarını söylüyor.
Görme engelli koşucu ve eşlikçi uyumu önemli
Eşlikçiyle uyumun çok önemli olduğunu vurguluyor. Farklı kişilerle koştuğunu, bazen tek seferlik deneyimler yaşandığını, bazen ise uzun süre aynı kişiyle birlikte çalışıldığını anlatıyor. Aynı koşu içinde bile belirli bir uyumun oluştuğunu ancak uzun süreli hazırlığın bu uyumu çok daha ileri taşıdığını düşünüyor. Özellikle yarış öncesi birlikte yapılan antrenmanların büyük fark yarattığını söylüyor.
Boy, kilo, adım uzunluğu gibi fiziksel farklılıkların da etkili olabileceğini anlatıyor. Bir eşlikçi arkadaşının, şimdiye kadar çok sayıda görme engelli bireyle koştuğunu ve herkesin temposunun, ağırlığının farklı olduğunu söylediğini aktarıyor. Kendisi çok uzun boylu kişilerle de koştuğunu, kendi boyuna yakın kişilerle de koştuğunu ifade ediyor. Özellikle hızlı koşularda adım senkronizasyonunun daha önemli hale geldiğini düşünüyor. Kısa mesafe koşucularının kullandığı iplerin daha kısa olduğunu ve çoğu zaman ellerde tutulduğunu anlatıyor. Böyle olduğunda eşlikçinin hareketlerini çok daha net hissettiğini, hatta ayağın yere basışını bile daha güçlü biçimde algıladığını söylüyor.
Koşu sırasında bazen eşlikçinin yaptığı ani çekişlerin yanlış anlaşılabildiğini de anlatıyor. Bazı kişilerin bunu saygısızlık gibi algıladığını fakat aslında hızlı hareket gerektiğinde bu fiziksel yönlendirmelerin güvenlik ve uyum açısından önemli olduğunu ifade ediyor. Hatta bu hareketlerin, görme engelli koşucunun eşlikçinin hareketlerini daha hızlı algılamasını sağladığını ve koşuyu daha konforlu hale getirdiğini düşünüyor.
Hiç koşmamış bir kişi nereden başlamalı?
Hiç koşmamış bir görme engelli bireyin nasıl başlaması gerektiği sorulduğunda, şu aşamada rehbersiz koşmanın çok sürdürülebilir görünmediğini söylüyor. Bazı kişilerin zil sesiyle yön bulmaya çalıştığını, önde koşan kişinin zil taşıdığı yöntemlerin denendiğini anlatıyor. Ancak bunun uzun mesafeler için uygun olmadığını düşünüyor. Güvenlik konusuna da değiniyor. Başlangıçta bu konuyu hiç düşünmediğini, eşlikçisine güvenip güvenmediği üzerine yoğunlaşmadığını anlatıyor. Düşme deneyimleri yaşadığını ama bunun yalnızca görme engellilere özgü olmadığını, gören koşucuların da benzer durumları yaşadığını vurguluyor. Şu ana kadar diğer koşuculardan daha fazla sorun yaşamadığını özellikle belirtiyor.
Başlangıç için bir koşu grubuna dahil olmanın çok önemli olduğunu düşünüyor. Böyle bir ortamın hem sosyal güven verdiğini hem de koşu çevresi oluşturduğunu söylüyor. İnsanların aynı yönde hareket etmesinin de pratik açıdan kolaylık sağladığını ifade ediyor. İstanbul’da yaşayanların El Ele Koşu Kuvveti antrenmanlarına katılabileceğini, İstanbul dışında yaşayanların da farklı koşu gruplarıyla eşleştirilmeye çalışıldığını anlatıyor. Kendi deneyimlerinde koşu gruplarının son derece olumlu yaklaştığını, başlangıçta kısa bir açıklama yapmanın yeterli olduğunu söylüyor. Sonrasında çok güzel arkadaşlıkların oluştuğunu ve bu deneyimin oldukça motive edici hale geldiğini ifade ediyor.
Çağla Özgür’ün hedefleri
Çağla, 5 kilometreyle başlayan koşu serüveninin zamanla büyüdüğünü anlatıyor. Antrenmanlar sonrasında Nisan ayında ilk yarı maratonunu koştuğunu ve 21 kilometrelik yarışa katıldığını söylüyor. Şimdiki büyük hedefinin ise İstanbul Maratonu olduğunu açıklıyor. Boğaz Köprüsü’nden geçilen bu maratonun kendisi için çok özel olduğunu, bir sonraki hedefinin 42 kilometre olduğunu vurguluyor. Uzun vadede daha hızlı yarı maratonlar koşmak istediğini, zamanını geliştirmeyi hedeflediğini anlatıyor. Bunun yanında ultramaratonlarla da ilgilendiğini ifade ediyor. 42 kilometrenin üzerindeki tüm yarışların ultramaraton kategorisine girdiğini anlatırken, Türkiye’de de çok sayıda ultramaraton koşucusu bulunduğunu söylüyor.
Ultramaraton dünyasının oldukça farklı olduğunu anlatıyor. Bazı yarışların mesafe değil süre odaklı olduğunu, örneğin “24 saatte ne kadar koşabilirsin?” mantığıyla düzenlenen yarışlar bulunduğunu söylüyor. İnsanların yüzlerce kilometre koşabildiğini, dinlenmenin ise kişinin tercihine bırakıldığını anlatıyor. Beslenmenin burada çok önemli hale geldiğini vurguluyor. Yarış sırasında katı gıda tüketmenin zor olduğunu, bu nedenle enerji jelleri kullandıklarını söylüyor. Belirli aralıklarla karbonhidrat ve şeker desteği almak gerektiğini anlatıyor. Mineral içerikli içecekler, hurma, çorba gibi farklı besinlerin de kullanıldığını, özellikle uzun mesafelerde beslenmenin ihmal edilmesi halinde ciddi sorunlar yaşanabildiğini belirtiyor.
Spor yapmak isteyen engellilere tavsiyeler
Söyleşinin son bölümünde spor yapmak isteyen ama çekimser kalan kişilere mesajlar veriyor. Yarışların görünür olduğunu ama asıl önemli kısmın antrenmanlar olduğunu söylüyor. Başlangıçta eşlikçi bulmak konusunda ciddi zorluklar yaşadıklarını anlatıyor. İnsanların çoğunun yarış günü eşlikçi olmak istediğini ama antrenman sürecine dahil olmak istemediğini ifade ediyor. Oysa esas emek gerektiren kısmın antrenmanlar olduğunu düşünüyor. Çünkü yarış gününde bir şekilde birlikte koşacak biri bulunabileceğini ama düzenli antrenman için zaman ayırmanın çok daha kıymetli olduğunu anlatıyor.
Uzun mesafe koşunun bir felsefesi var
Uzun mesafe koşusunun felsefesini çok sevdiğini söylüyor. Dayanıklılık, sabır ve meditatif yönünün kendisini etkilediğini anlatıyor. Koşarken zemini, nefesini ve eşlikçisiyle olan uyumu çok daha derin hissettiğini ifade ediyor. 5 kilometre ile 21 kilometre arasında yalnızca fiziksel değil psikolojik olarak da çok büyük fark bulunduğunu düşünüyor. Özellikle uzun mesafelerin insanın kendi bedenini ve sınırlarını tanımasını sağladığını vurguluyor. Yoga için de benzer şeyler düşündüğünü, kişinin bedenini dinlemeyi öğrendiğini anlatıyor. Koşunun aynı zamanda hava şartlarını, bedensel ihtiyaçları ve sınırları anlamayı öğreten bir süreç olduğunu söylüyor.
Spor sadece yarışmak için yapılmamalı
Sporun yalnızca yarış ve sonuç odaklı düşünülmesini eleştiriyor. Herkesin mutlaka kendine uygun bir spor bulabileceğine inanıyor. Yoga, koşu ya da başka herhangi bir alanın insan hayatına çok büyük katkılar sağladığını düşünüyor. Bir şeyi yapmanın mümkün olup olmadığını merak ettiğinde dünyadaki örneklere bakmanın çok değerli olduğunu söylüyor. Teknolojinin ve yapay zekânın gelişmesiyle artık dünyanın farklı yerlerindeki örneklere ulaşmanın çok kolaylaştığını ifade ediyor. Örneğin dünyada patika koşusu yapan kör sporcuların bulunduğunu ve bunların araştırılarak öğrenilebileceğini anlatıyor. Spor yapmak isteyen herkesin kendilerine ulaşabileceğini, sorularını paylaşabileceğini ve birlikte çözüm arayabileceklerini söylüyor.
Programın son bölümünde sporun yalnızca yarışma kültürü üzerinden değerlendirilmesinin yanlış olduğu vurgulanıyor. Özellikle sporun kişinin kendi gelişimiyle kurduğu ilişki açısından değerli olduğu ifade ediliyor. Paralimpik alandaki seçeneklerin zaten çok sınırlı olduğunu, bu nedenle kapsayıcı spor kültürünün büyütülmesi gerektiğini söylüyor. İnsanların sürekli kendilerini başkalarıyla kıyasladığını, “o daha hızlı, daha güçlü” düşüncesinin kişiyi spordan uzaklaştırabildiğini anlatıyor. Oysa deneyimli sporcuların varlığının ilham kaynağı olması gerektiğini düşünüyor. Hedeflerin önemli olduğunu, ancak sporun tamamen sonuç odaklı hale geldiğinde insanı ele geçirmeye başladığını söylüyor.
