Türkiye’de Engellilik Nereye Gidiyor?
Engelliler Haftası kapsamında gerçekleştirilen söyleşide, Türkiye’de engellilik alanının geçmişi, bugünü ve geleceği, Emre Taşgın’ın konuğu Dr. Ayhan Metin ile birlikte çok katmanlı biçimde ele alınıyor.
Dr. Ayhan Metin hakkında
Dr. Ayhan Metin, ilk olarak kendi yaşam hikâyesini ayrıntılı biçimde anlatarak başlıyor. Şu an 59 yaşında olduğunu, bir yaşındayken çocuk felci geçirdiğini ve bu virüsün hareket sinirlerinde bıraktığı tahribat nedeniyle bastonlarla yürüdüğünü ifade ediyor. Sol ayağında ortez bulunduğunu, uzun mesafelerde ise tekerlekli sandalye kullandığını anlatıyor. Çocuk felciyle ilgili olarak virüsün solunum yoluyla vücuda girerek sinir sisteminde tahribat yarattığını, hangi siniri etkilediğine bağlı olarak bireyde farklı fiziksel sonuçlar oluşturduğunu belirtiyor.
Ailem bana korumacı yaklaşmadı
Çocukluk ve eğitim yıllarını anlatırken, yaşamındaki en kritik unsurun bastonlarla hareket edebilmesi olduğunu vurguluyor. Söğüt’te geçen çocukluk ve gençlik yıllarından söz ederken, ailesinin onu hiçbir zaman “fanusun içine koymadığını” özellikle vurguluyor. Ona göre bağımsızlaşmasının temelinde, ailesinin onu korumacı biçimde hayattan uzaklaştırmaması yatıyor. Tarlaya gidiliyorsa onun da götürüldüğünü, çapa yapılacaksa kısa saplı çapa verilerek sürece dahil edildiğini anlatıyor. Bu yaklaşımın bugün “uyumlaştırma” dediğimiz anlayışın doğal bir örneği olduğunu ifade ediyor. Ailesi onun yerine işleri yapmamış, onun da sürece katılmasını sağlayacak düzenlemeler geliştirmiş.
Bu noktada babasıyla yaşadığı kiraz toplama anısını uzun uzun anlatıyor. Çocukken babasının onu merkebe bindirip tek başına kiraz bahçesine gönderdiğini, büyük bir korku ve kaygı yaşadığını, eşek kaçınca paniğe kapıldığını ancak yıllar sonra aslında babasının onu uzaktan takip ettiğini öğrendiğini söylüyor. Babasının amacı onu yalnız bırakmak değil, özgüven geliştirmesini sağlamakmış. Emre Taşgın da benzer şekilde beyaz baston kullanmaya başladığında babasının onu gizlice takip ettiğini yıllar sonra öğrendiğini ifade ederek bu deneyimin ortaklığını vurguluyor. Ayhan Metin’e göre ailelerin çocukları adına her şeyi yapması, onları koruma adı altında hayattan uzaklaştırması, uzun vadede bireyin yaşam becerilerini zayıflatıyor.
Sokakta bir engelli gördüğümde yolumu değiştiriyordum
Ayhan Metin, gençlik yıllarında engellilerden özellikle uzak durmaya çalıştığını da açık yüreklilikle anlatıyor. Sokakta bir engelli gördüğünde yolunu değiştirdiğini, çünkü karşısındaki kişinin kendisi için bir ayna işlevi gördüğünü söylüyor. İnsanların “kendisi gibi birini bulmuş” şeklindeki küçümseyici bakışlarının onu çok rahatsız ettiğini, çocukluk ve gençlik döneminde toplumun “vah vah” merkezli yaklaşımının onda ciddi bir öfke yarattığını ifade ediyor. Bu bakış açısının değişmeye başlaması ise İstanbul’da Türkiye Sakatlar Derneği’yle tanışmasıyla gerçekleşiyor. Derneğe ilk gittiğinde çok sayıda engelli insanı bir arada görmenin kendisini şaşırttığını, hatta zihninin “abondene olduğunu” söylüyor. Orada engelli bireylerin birbirleriyle mizah yapmalarını, birbirlerine takılmalarını gördüğünde ilk başta şok olduğunu ancak zamanla bunun aslında hayata karşı güçlenmenin yollarından biri olduğunu fark ettiğini anlatıyor. İnsanların engelliliği sürekli dramatize etmek yerine onunla yaşamayı öğrendiği bir alanla karşılaşmasının kendi zihinsel dönüşümünde kritik bir kırılma noktası olduğunu ifade ediyor.
Ayhan Metin sporla tanışıyor
Bir diğer kırılma noktası ise spor oluyor. Daha önce hiç tekerlekli sandalye kullanmamışken dernekte sandalye basketboluyla tanıştığını ve bu sporun ona bambaşka bir özgürlük alanı sunduğunu anlatıyor. 1989 yılında Türkiye’de ilk tekerlekli sandalye basketbol takımını kuran isimlerden biri olduğunu, ardından atletizme yöneldiğini ve maratonlar koştuğunu ifade ediyor. Tekerlekli sandalye atletizminde milli takım kaptanlığı yaptığını, ulusal ve uluslararası dereceler elde ettiğini anlatıyor. Sporun onun zihnini “360 derece çevirdiğini”, yalnızca fiziksel değil psikolojik ve toplumsal olarak da rehabilite edici bir etkisi olduğunu söylüyor.
Daha sonra yamaç paraşütü, rafting, dağcılık, tüplü dalış, rally, off-road gibi pek çok ekstrem spor deneyimi yaşadığını; bütün bunların “özgürleşme alanları” olduğunu ifade ediyor. TRT Belgesel’de yayınlanan “Maceraya Engel Yok” programını da bu anlayışla hazırladıklarını anlatıyor. Programda Mustafa Musa Beydoğan, Lokman Ayva ve Şule Denli ile birlikte yer aldığını, Kaçkar Dağları’nda çekimler yaptıklarını ve bu deneyimin toplumun engellilere yönelik algısını dönüştürmeye çalıştığını söylüyor.
Dr. Ayhan Metin’in siyaset ve bürokrasi kariyeri
Siyasete giriş sürecini anlatırken, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan tarafından “kendi haklarınız için karar mekanizmalarında yer alın” çağrısı yapıldığını, bunun üzerine siyasete girdiklerini ifade ediyor. 2004 yılında Söğüt’te belediye başkan adayı olduğunu ancak küçük farkla seçimi kaybettiğini anlatıyor. Daha sonra Cerrahpaşa’da memur olarak çalışmaya devam ettiğini, ardından Küçükçekmece ve Başakşehir belediyelerinde basın ve halkla ilişkiler alanlarında görev yaptığını söylüyor. Engelli bireylerin yalnızca “engellilik alanında” çalışmasının beklenmemesi gerektiğini, farklı yeteneklere sahip oldukları alanlarda da var olabilmelerinin önemli olduğunu ifade ediyor.
Sonrasında Başbakanlık Özürlüler İdaresi’nde başkan yardımcılığı görevine getirildiğini, ardından kurum kapatılırken Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesindeki Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün kuruluş yönetmeliğini hazırlayan ekipte yer aldığını anlatıyor. Bürokrasi, siyaset, spor ve sivil toplum deneyimlerinin birleşmesinin kendisine çok yönlü bir perspektif kazandırdığını ifade ediyor.
Engelliler bugün ne yaşıyor?
Söyleşinin ilerleyen bölümünde Emre Taşgın, geçmişte özellikle Avrupa Birliği uyum süreci ve Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme sonrası yaşanan hak temelli dönüşümü hatırlatarak bugün oluşan tablonun nedenlerini soruyor. Dr. Ayhan Metin burada Türkiye’de engellilik algısının üç aşamadan geçtiğini söylüyor: merhamet, hizmet ve hak. Eskiden engelli bireyin toplumdan dışlanan, evde tutulması gereken biri olarak görüldüğünü; daha sonra devletin “bakım ve hizmet” odaklı bir modele geçtiğini; bugün ise asıl mücadelenin hak temelli yaklaşım olması gerektiğini ifade ediyor. Ona göre sorun bireyin yürüyememesi değil, sistemi erişilebilir kurmayan yaklaşımın kendisi.
Toplumdaki “kahraman engelli” anlatısını da eleştiriyor. “Engeline rağmen başardı” söyleminin aslında engellileri romantize ettiğini, kendilerinin süper kahraman olmak istemediklerini, yalnızca herkes kadar sıradan yaşayabilmek istediklerini söylüyor. Engellilerin gündelik yaşam hakkının hâlâ olağanüstü başarı hikâyeleri üzerinden konuşulmasını problemli buluyor.
Dr. Metin’e göre bürokrasi ve sivil toplum ilişkisi
Bürokrasi ve sivil toplum arasındaki ilişkiyi değerlendirirken, bürokrasinin bazen “dar bir ayakkabı gibi” insanı sıkıştırdığını söylüyor. Mevzuatın kâğıt üzerinde iyi görünmesine rağmen uygulamada ciddi eşgüdüm sorunları yaşandığını ifade ediyor. Bir kurum erişilebilirlik talep ederken başka bir kurumun “bütçem yok” dediğini, yerel yönetimlerin ise engellileri küçük bir grup olarak gördüğü için önceliklendirmediğini anlatıyor. Ona göre engellilik meselesi yalnızca Aile Bakanlığı’nın ya da belediyelerdeki engelli müdürlüklerinin işi değil; bütün kurumların ana akım politikası haline gelmeli.
Engelli Bakanlığı kurulmalı mı?
“Engelliler Bakanlığı kurulsun” önerisini de eleştiriyor. Ona göre bakanlıklar birbirine talimat veremez; bu nedenle asıl ihtiyaç Cumhurbaşkanlığı düzeyinde güçlü bir koordinasyon mekanizması kurulması. Geçmişte Başbakanlık Özürlüler İdaresi’nin doğrudan başbakana bağlı yapısının daha etkili olduğunu düşünüyor. Cumhurbaşkanlığı genelgelerinin kamu kurumlarında çok daha hızlı karşılık bulduğunu, erişilebilirlik genelgelerinde bunun açıkça görüldüğünü ifade ediyor.
Sivil toplum çözüm üretmeli
Sivil toplum tarafında ise artık yalnızca yardım dağıtan değil, veri üreten ve çözüm öneren bir yapıya ihtiyaç olduğunu söylüyor. Ona göre yalnızca “engelliler zor durumda” demek yeterli değil; hangi şehirde hangi hizmetin erişilebilir olmadığını somut verilerle ortaya koymak gerekiyor. Sivil toplumun akademiyle iş birliği yapan, uluslararası standartları takip eden ve mevzuat süreçlerine teknik katkı sunan yapılar haline dönüşmesi gerektiğini savunuyor.
En önemli sorun erişilebilirlik
Daha sonra konu dijital erişilebilirlik ve geleceğe geliyor. Ayhan Metin, fiziksel erişilebilirliğin hâlâ büyük sorun olduğunu ancak artık görünmez bir başka engelin daha bulunduğunu söylüyor: dijital erişilebilirlik. Eğitimden bankacılığa kadar yaşamın büyük kısmının dijital ortama taşındığını, erişilebilir olmayan uygulamaların engelli bireyleri dijital bir gettoya hapsettiğini ifade ediyor. WCAG standartlarının artık teknik ayrıntı değil temel insan hakkı olduğunu vurguluyor.
Yapay zekâ ve yeni teknolojiler konusunda ise umutlu ama temkinli bir yaklaşım sergiliyor. Giyilebilir robotik sistemleri denediğini, ilk kez bastonsuz yürüdüğü deneyimin kendisini çok etkilediğini anlatıyor. Ancak bu teknolojilerin erişilebilir üretilmemesi halinde yeni bir dijital sınıfsal ayrım yaratacağını düşünüyor. Gelecekte erişilebilirliğin yalnızca engellilerin değil yaşlanan toplumun tamamının meselesi olacağını söylüyor. Rampalara bugün karşı çıkan insanların yarın kendi dizleri ağrıdığında aynı rampalara ihtiyaç duyacağını ifade ediyor.
Başakşehir’de yaşadığı rampa örneğini anlatırken, apartmanda rampa yapılmasına karşı çıkan yöneticinin daha sonra teyzesi tekerlekli sandalye kullanmaya başlayınca aynı rampayı kullanmak zorunda kaldığını söylüyor. Çöp taşıyan görevlinin bile bu rampadan faydalandığını, erişilebilirliğin yalnızca engellilere değil toplumun tamamına hizmet ettiğini anlatıyor.
Engelli gençler donanımlı olmak zorunda
Söyleşinin sonunda gençlere sesleniyor. Hayatı ertelememeleri gerektiğini, toplumun onlar adına “şunu yaparsın, bunu yapamazsın” listeleri hazırlayacağını ancak bu listeleri kenara itmeleri gerektiğini söylüyor. Gençlerin korkulara teslim olmadan yaşamın içine karışmaları gerektiğini vurguluyor. Teknolojinin insanı gözetleyen bir mekanizmaya dönüşmesi yerine hayatı kolaylaştıran görünmez bir asistana dönüşmesi gerektiğini savunuyor. Türkiye’nin gelecekte ya insan merkezli erişilebilirlik standartlarının üreticisi olacağını ya da başkalarının kurduğu sistemlere uyum sağlamaya çalışan bir ülke haline geleceğini söyleyerek söyleşiyi tamamlıyor.
