Şiddetin Faturası Neden Engellilere Kesiliyor?

Geçtiğimiz hafta Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’tan gelen haberler, Türkiye’de kimi çevreleri büyük bir şoka uğrattı. 19 yaşındaki bir gencin Şanlıurfa’da okulu taraması ve ertesi gün Kahramanmaraş’ta bir emniyet müdürünün 14 yaşındaki oğlunun gerçekleştirdiği saldırı, “Geliyorum!” diyen tehlikenin adeta dışavurumuydu. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, toplumumuzun kendisinden başka herkesi suçlu ilan etme konusunda ziyadesiyle mahir olan kesimi, burada da kabahati engellilerde ve özel eğitim sisteminde buldu.
Saldırıların ardından bazı sosyal medya kullanıcılarının ve kimi sözde uzmanların failleri “otistik” veya “zihinsel engelli” olarak etiketlemesi, kendisi gibi olmayanı aşağıda gören “sağlamcı” bakış açısının en somut tezahürü. Bu yaklaşımda olanlar, böyle akıl almaz şiddet eylemlerini normal(!) çocuklara konduramadığı için, kötülüğü olumsuz önyargılarla dışladığı bir kesime havale ederek kendini temize çıkarma gayreti içerisinde. Neyse ki engellilik alanında faaliyet gösteren hak temelli sivil toplum kuruluşları ve aktivistler arasında buna itiraz edenler var.
Engelsiz Erişim Derneği, yaptığı açıklamada, “Bir kişinin sahip olduğu nöroçeşitlilik veya psikiyatrik tanı, tek başına bir şiddet eyleminin nedeni ya da açıklayıcısı olamaz. Şiddeti psikososyal engellilikle ilişkilendirmek, bilimsel gerçeklikten uzak olduğu gibi, toplumda bu tanılara sahip binlerce kişiyi ve aileyi hedef haline getirmekte, güvenlik algılarını zedelemektedir.” Diyor. Gerçekten de bu söylemin yaygınlaşması, Kurucu Başkanı olduğum Eğitimde Görme Engelliler Derneği’nin de atıfta bulunduğu gibi, ulusal ve uluslararası yasal metinlerle korunduğuna inandığımız “insan onuru” ilkesinin yoksa yıldığı anlamına geliyor.
Bakabilenler için, Kahramanmaraş vakasında karşımıza çıkan tablo, bilimsel gerçeklerle medyadaki dezenformasyon arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor. Emniyet müdürü olan babasından poligonda aldığı atış eğitimiyle beş silahı profesyonelce kullanan 14 yaşındaki bir çocuğun eylemi, yüksek düzeyde taktiksel beceri ve planlama gerektiriyor. Dolayısıyla birkaç görüntü izleyip bir çocuğa “otistik” ya da “şizofren” etiketi yapıştırıp bir de bunu şiddetin açıklaması haline getirmek, ne bilimsel ne de etik olarak savunulamaz. Tanı, karmaşık ve çok boyutlu değerlendirmeler sonucunda konulur. Ayrıca hiçbir tanı, tek başına bir şiddet eylemini açıklamaz.
Engelli bireylere karşı oluşan bu ayrımcı dil, kaynaştırma/bütünleştirme yoluyla eğitim modeline yönelik açık bir saldırıya dönüştü. Kedi Otizm Derneği’nin de vurguladığı üzere, şiddetin faturası bu çocuklara kesilirken, uygulayıcı kamu kurumları kendi yasal taahhütlerini yerine getirme konusunda daha somut adımlar atmalı.
Şiddeti bir tanıya hapsetmek, asıl konuşulması gereken işlemez hale gelen sistemi görünmez kılıyor. Silaha erişimin bu kadar kolay hale gelmesi, bir emniyet müdürünün henüz 14 yaşındaki çocuğuna poligonlarda atış talimi yaptırması, ekranlarda bol bol şiddetin yüceltildiği içeriklere yer verilmesi, sorgulanmayı hak etmiyor mu? Okullarda Güvenlik Önlemleri gerçekten yeterince alınabiliyor mu? Öğretmenlerin şiddete meyilli öğrencileri gerektiğinde ve ölçülü olacak biçimde durdurabilme hakkının olduğunu söyleyebiliyor muyuz? Ailelerin çocuklarının şiddet eğilimini ve dijital dünyadaki bağımlılıklarını “benim çocuğum yapmaz” diyerek inkâr etmesinin bedelini toplum olarak ödemiyor muyuz?
Toplumsal travmaları, kalıp yargılarla mücadele etmeye çabalayan bir kesimi damgalayarak atlatmaya çalışmak, sadece yeni ve daha büyük mağduriyetler yaratır. Gerçekten güvenli bir toplum isteniyorsa, her şeyden önce bu nefret söylemine itiraz etmek insani bir sorumluluktur.
Bu dil değişmezse, olumlu bir değişim de olmaz…
