|

Engelsiz Bilişim Gündemi (6. bölüm)

 

Engelsiz Bilişim Gündemi’nin 6. bölümünde Emre Taşgın ve Süleyman Doğan, üç haftalık dönemde engellilik, bilişim, erişilebilirlik, yapay zeka ve destek teknolojiler alanında yaşanan gelişmeleri değerlendiriyor.

 

Ray-Ban Meta akıllı gözlükler gizlilik endişesi yaratıyor

İlk gündem maddesinde son dönemde giderek yaygınlaşan Ray-Ban Meta akıllı gözlüklerin beraberinde getirdiği gizlilik ve kişisel veri sorunları ele alınıyor. Akıllı gözlüklerin üzerlerindeki kamera, mikrofon ve yapay zeka özellikleri sayesinde kullanıcıların çevreleri hakkında bilgi almasına, görüntü kaydetmesine ve çeşitli işlemleri ellerini kullanmadan gerçekleştirmesine imkan verdiği belirtiliyor. Bu işlevlerin özellikle erişilebilirlik açısından önemli fırsatlar sağladığı, ancak aynı zamanda ciddi bir mahremiyet tartışmasını gündeme getirdiği vurgulanıyor. Karşıdaki kişi bir kullanıcının akıllı gözlük taktığını görse bile gözlüğün o anda görüntü kaydedip kaydetmediğini ya da kullanıcının yapay zekaya o kişi veya çevresi hakkında hangi soruları sorduğunu bilemeyebiliyor.

Emre Taşgın bu noktada Ray-Ban Meta gözlüklerdeki veri işleme biçiminin kullanım moduna göre değişebildiğini anlatıyor. Yapay zeka işlevleri devrede olmadan yalnızca video kaydı yapılmasıyla yapay zekanın etkinleştirildiği kullanım arasında fark bulunduğunu; yapay zeka aktif olduğunda kullanıcının çevresindeki nesnelerle etkileşimi, sorduğu sorular ile sesli ve görüntülü geri bildirimlerin bulut sistemlerinde işlenebildiğini ifade ediyor. Bunun yalnızca gözlüğü kullanan kişinin verileriyle sınırlı olmadığını, sokakta tesadüfen kameranın görüş alanına giren başka insanların da görüntülerinin bu süreçte sisteme aktarılabileceğini söylüyor. Aynı biçimde kullanıcının kimlik bilgileri, sağlık durumuna ilişkin veriler, reçeteler veya başka özel bilgiler hakkında gözlüğe soru sorması halinde bu tür hassas verilerin de yapay zeka sisteminin işleme sürecine dahil olabileceğini belirtiyor. Şirketlerin özellikle kimliği doğrudan belirleyen bazı bilgileri ayıklamaya çalıştığını söylediklerine değinilmekle birlikte, yapay zeka sistemlerinin geliştirilmesi ve eğitimi amacıyla toplanan verilerin kullanılabilmesi ve bazı verilerin insan inceleyiciler tarafından görülmesi ihtimali üzerinde duruluyor. Buradan daha genel bir dijital mahremiyet tartışmasına geçiliyor. İnternette bırakılan her dijital ayak iziyle insanların kendilerinden bir parça bıraktığı ve internete yüklenen bir içeriğin daha sonra bütünüyle geri alınmasının çok güç olduğu ifade ediliyor.

Süleyman Doğan da bunun aslında tamamen yeni bir sorun olmadığını, ancak Ray-Ban Meta gibi sürekli çevreyi algılayan cihazların ve yapay zekanın gelişmesinin konuyu çok daha görünür hale getirdiğini söylüyor. Emre Taşgın ise tartışmanın yalnızca akıllı gözlüklerle sınırlandırılamayacağını belirtiyor. ChatGPT, Claude, Gemini ve benzeri yapay zeka sistemleriyle yapılan sesli ve görüntülü görüşmelerde de kullanıcıların kişisel bilgilerini, düşüncelerini, kaygılarını ve ihtiyaçlarını bu sistemlerle paylaşabildiğini hatırlatıyor. Bu nedenle kullanıcıların yapay zeka ile bilgi paylaşırken verilerinin işlenebileceğini bilerek hareket etmesi gerektiğini savunuyor.

Bu noktada temel bir ikilem ortaya konuyor: Bir tarafta gizlilik ve kişisel verilerin korunması, diğer tarafta yapay zeka tabanlı erişilebilirlik hizmetlerinin sağladığı önemli yararlar bulunuyor. Gelecekte cihaz üzerinde, yani buluta veri göndermeden çalışan yerel yapay zeka modellerinin mahremiyet açısından daha avantajlı olabileceği değerlendiriliyor. Bilgisayarda yerel çalışan modellerin veriyi kullanıcının kendi cihazında işleyebilmesi gibi, ileride akıllı gözlüklerin de görüntü ve sesleri buluta aktarmadan analiz edebilecek donanımsal kapasiteye ulaşabileceği ihtimali tartışılıyor. Emre Taşgın kişisel yaklaşımını da açıklıyor. Bunun bir tavsiye olmadığının altını çizerek, kendisine Ray-Ban Meta veya başka bir yapay zeka aracı sokaktaki bir engeli bildirebiliyorsa, okuyamadığı bir belgeyi okuyabiliyorsa ya da bir fotoğrafı veya videoyu betimleyebiliyorsa, mevcut aşamada bu erişilebilirlik olanaklarından yararlanmayı tercih ettiğini söylüyor. Bunun ideal veya risksiz bir durum olmadığını, ancak yeni dijital çağın özellikle engelli kullanıcıları mahremiyet ile erişilebilirlik arasında zor bir tercihle karşı karşıya bıraktığını belirtiyor.

Sohbet daha sonra günlük hayatta kullanılan WhatsApp, Instagram, Facebook ve YouTube gibi çok sayıda platformun da kullanıcı verilerini işlediği gerçeğine genişliyor. Emre Taşgın ve Süleyman Doğan, kendi görüntü ve seslerinin de YouTube üzerinden internette bulunduğunu ve yapay zeka teknolojilerinin gelişmesiyle bunların klonlanarak hiç yer almadıkları reklamlarda veya farklı içeriklerde kullanılabilmesinin teknik olarak mümkün hale geldiğini konuşuyor. Geçmişte ünlülerin konuşmalarından alınan parçaların ilgileri bulunmayan ürün reklamlarında kullanıldığı örnekler hatırlatılıyor ve yapay zeka döneminde insanların kendi görüntülerini veya seslerini benzer biçimde sahte ürün tanıtımlarında görebilme riskinin arttığı ifade ediliyor. Sorunun kolay bir çözümü bulunmadığı sonucuna varılıyor. Süleyman Doğan’ın “ya dijital dünyadan uzak kalacağız ya da bu risklerle yaşayacağız” şeklindeki değerlendirmesine karşılık Emre Taşgın, özellikle engelli insanların dijital dünyadan uzaklaşmasının erişilebilirlik olanaklarından da uzaklaşmak anlamına gelebileceğini vurguluyor.

 

Google, işaret dilini metne dönüştürmeyi hedefliyor

İkinci haberde Google’ın Android cihazlarda kullanılan Gboard klavyesi için üzerinde çalıştığı iddia edilen “Sign to Text”, yani işaret dilini metne dönüştürme özelliği konuşuluyor. Henüz geliştirme aşamasında olduğu belirtilen sistemin telefonun kamerası aracılığıyla kullanıcının yaptığı işaretleri algılayarak doğrudan yazılı metne çevirmeyi amaçladığı aktarılıyor. Böylece işaret dili kullanan bir kişi klavyeye fiziksel olarak yazmak yerine kameranın karşısında işaret dili kullanabilecek ve ortaya çıkan metni mesajlaşma uygulamalarında, e-postalarda veya başka dijital ortamlarda kullanabilecek. Bu sistem, sesle yazma özelliğinin işaret dili kullanan bireyler açısından görüntü temelli bir karşılığı olarak değerlendiriliyor. Ancak işaret dillerinin evrensel olmaması önemli bir teknik sorun olarak gündeme getiriliyor. Türk İşaret Dili, Amerikan İşaret Dili ve farklı ülkelerde kullanılan başka işaret dillerinin birbirinden farklı olduğu, aynı işaretin farklı kültürlerde veya işaret dillerinde farklı anlamlara gelebileceği hatırlatılıyor. Emre Taşgın bu özelliği iddialı bir girişim olarak değerlendiriyor. Akıllı telefonlarda uzun zamandır sesle metin girişinin bulunduğunu, kör kullanıcıların ise hem Android hem de iPhone cihazlarda Braille ekran klavyesiyle hızlı biçimde yazabildiğini hatırlatıyor. Böylece klavye girişinde ses ve dokunmanın ardından görüntünün de yeni bir giriş yöntemi haline gelebileceği ifade ediliyor.

Metni işaret diline dönüştürmeye yönelik sistemlerin zaten geliştirildiği, Türkiye’de ve dünyada bu konuda farklı çalışmalar bulunduğu ancak mevcut çözümlerin işitme engelli kullanıcılar ve işaret dili tercümanları tarafından henüz yüzde yüz başarılı bulunmadığı belirtiliyor. Gboard için konuşulan sistemin ise ters yönde çalışacağı, yani metni işaret diline dönüştürmek yerine işaret dilini anlayarak metne çevirmeye çalışacağı için daha karmaşık bir problemle uğraştığı söyleniyor. Haberdeki ilk bulguların Amerikan İşaret Dili üzerinden ortaya çıktığı, bilginin Android Authority tarafından yazılım kodlarının incelenmesi sonucunda gündeme getirildiği aktarılıyor. Bunun henüz resmi olarak kullanıma sunulmuş bir özellik olmadığı ve yakın zamanda son kullanıcıya ulaşmasının beklenmemesi gerektiği değerlendiriliyor. Google’ın önce Amerikan İşaret Dili veya İngilizce ağırlıklı bir sistem geliştirmesi, daha sonra teknolojinin farklı işaret dillerine uyarlanması ihtimali üzerinde duruluyor. Android ekosisteminin açık yapısının da yerel geliştiricilerin farklı diller için çözümler üretmesini kolaylaştırabileceği belirtiliyor. Sistem zor ve iddialı bulunmakla birlikte teknolojide bunun imkansız olmadığı ve birkaç yıl sonra daha gelişmiş halinin yeniden haber konusu olabileceği ifade ediliyor.

 

Bilgisayarlar dil hareketleriyle yönetilebiliyor

Üçüncü haberde MouthPad adı verilen ve elektronik cihazları dil hareketleriyle kontrol etmeyi sağlayan yardımcı teknoloji ele alınıyor. Ağız içine yerleştirilen ve geliştiricileri tarafından çok sayıda sensör barındıran bir tür “lolipop” şeklinde tarif edilen cihaz, dil hareketlerini dokunmatik bir yüzey üzerindeki hareketler gibi algılıyor. Kullanıcı diliyle bilgisayar imlecini hareket ettirebiliyor, tıklama ve sürükleme gibi işlemler yapabiliyor. Bluetooth bağlantısı sayesinde bilgisayarlarla ve farklı elektronik cihazlarla kullanılabiliyor.

Haberin özellikle oyun oynama açısından gündeme getirildiği ancak Emre Taşgın ve Süleyman Doğan, teknolojinin erişilebilirlik bakımından çok daha geniş bir kullanım alanına sahip olduğunu değerlendiriyor. Ellerini veya kollarını kullanamayan kişilerin yalnızca dil hareketleriyle bilgisayar kontrol edebilmesinin önemli bir yardımcı teknoloji olabileceği, bunun gözle bilgisayar kullanımına alternatif başka bir kontrol yöntemi sunduğu ifade ediliyor. Daha önce ağızla kullanılan farklı yardımcı araçların bulunduğu ancak doğrudan dil hareketlerini ayrıntılı bir bilgisayar giriş yöntemine dönüştüren bu yaklaşımın dikkat çekici olduğu belirtiliyor. Programda cihaz pilinin yaklaşık yedi saat kullanılabildiği ve bir buçuk saatte yeniden şarj edilebildiği bilgisi veriliyor. Sol tıklamanın dil ucunun damağa veya cihazın ilgili bölümüne bastırılmasıyla yapılabildiği anlatılıyor. Emme ya da yudumlama benzeri hareketlerin başka komutlarda kullanılabildiği ifade ediliyor.

Teknolojinin sınırları da ele alınıyor. Bazı bedensel engelli bireylerin ellerini kullanamamalarının yanı sıra yutma, çiğneme veya ağızda bir cisim tutma konusunda da güçlük yaşayabileceğine dikkat çekiliyor. Dolayısıyla MouthPad’in her bedensel engelli kişi için uygun bir çözüm olmadığı, yutma becerisi zayıf veya ağız içindeki bir cihaz nedeniyle solunum ve güvenlik riski yaşayabilecek kişilerin özellikle dikkatli olması gerektiği vurgulanıyor. Cihazın programda aktarıldığı kadarıyla henüz ABD’de FDA tarafından tıbbi ürün olarak onaylanmadığı, bu nedenle sigorta veya geri ödeme sistemleri kapsamında değerlendirilemediği, ancak bireysel olarak satın alınabilen ve geliştirilmekte olan gerçek bir ürün olduğu belirtiliyor.

 

Yapay zeka zihinsel engellileri çocuk gibi görüyor

Yapay zeka sistemlerinin zihinsel yetersizliği olan bireyleri nasıl temsil ettiği üzerine yapılan bir araştırma ele alınıyor. Büyük dil modellerine engelli ve engelli olmayan kişiler hakkında günlük yaşam senaryolarını konu alan hikayeler yazdırıldığı ve ortaya çıkan içeriklerin karşılaştırıldığı aktarılıyor. Örneğin karşıdan karşıya geçme, bir işte çalışma veya market alışverişi yapma gibi sıradan durumlar üzerinden hikayeler oluşturuluyor. Zihinsel yetersizliği olan karakterler söz konusu olduğunda modellerin toplumdaki mevcut önyargıları yeniden üretme eğilimi gösterdiği belirtiliyor. Bu kişiler hikayelerde sıklıkla sürekli yardıma ihtiyaç duyan, başkalarına bağımlı veya gerçek yaşından daha küçükmüş gibi davranan kişiler şeklinde temsil ediliyor. Emre Taşgın bunun engelli bireylerin “çocuksulaştırılması” olarak tanımlanan yaklaşımın yapay zeka tarafından yeniden üretilmesi anlamına geldiğini söylüyor. Bir başka sorun da zihinsel yetersizliği olan kişilerin son derece sıradan günlük faaliyetlerinin bile olağanüstü başarı veya kahramanlık gibi sunulması. Market alışverişi yapmak veya parasını ödemek gibi günlük davranışların “engeline rağmen bunu başardı” biçimindeki bir anlatıya dönüştürülmesinin, engelli bireyleri sürekli bir “ilham kaynağı” haline getiren kalıp yargıyla bağlantılı olduğu ifade ediliyor.

Sorunun kaynağı büyük dil modellerinin beslendiği insan üretimi verilerle ilişkilendiriliyor. Yapay zekanın insanlığın internette oluşturduğu metinlerden örüntüler öğrendiği, dolayısıyla toplumun engellilik hakkındaki önyargılı anlatıları yoğun biçimde internete aktarması halinde yapay zekanın da bunları öğrenmesinin şaşırtıcı olmadığı belirtiliyor. Emre Taşgın bunu öğretmenlik perspektifinden basitleştirerek yapay zekanın mevcut verilerden “kopya çekmesine” benzetiyor. Bu önyargıların yalnızca hikaye üretimiyle sınırlı kalmayabileceği de vurgulanıyor. Daha önce programda yapay zeka sistemlerinin işe alım veya çalışan performansının değerlendirilmesi süreçlerinde engelli bireylere karşı ayrımcı sonuçlar üretmesi ihtimalinin konuşulduğu hatırlatılıyor. Eğer sistemin kullandığı verilerde veya karar ölçütlerinde engellilik dolaylı ya da doğrudan olumsuz bir gösterge haline gelirse, yapay zekanın işe almama, düşük değerlendirme veya işten çıkarma gibi süreçlerde de dışlayıcı sonuçlara ulaşabileceği ifade ediliyor. Çözüm için yapay zeka sistemlerinin daha kapsayıcı ve önyargıdan arındırılmış verilerle eğitilmesi, modellerin ayrımcı sonuçları tanıyabilecek biçimde geliştirilmesi ve büyük yapay zeka şirketlerinin bu konuyu özellikle ele alması gerektiği belirtiliyor. Aynı zamanda bu tür akademik araştırmaların yapılmasının olumlu olduğu düşünülüyor. Çünkü önyargıların bilimsel araştırmayla görünür hale gelmesinin, geliştiricilerin sistemlerini düzeltmelerine ve gelecekte daha az ayrımcı çıktı üretmelerine katkı sağlayabileceği değerlendiriliyor.

 

E-ticaret sektöründe yapay zeka kullanımı ve erişilebilirlik

Bir sonraki haber yine yapay zekayla bağlantılı olarak e-ticaret sektöründeki yapay zeka üretimi içeriklerin erişilebilirliği üzerine yoğunlaşıyor. Yapay zekanın artık birkaç saniye içinde ürün açıklamaları, tanıtım görselleri, videolar ve ürün sayfaları üretebildiği belirtiliyor. Buna karşın içerik üretme hızının, ortaya çıkan içeriğin erişilebilirlik açısından denetlenme hızından çok daha yüksek olduğu vurgulanıyor. AccessiBe tarafından yapılan bir araştırmaya değiniliyor. Araştırmada 304 markanın yer aldığı ve engellilik alanındaki sivil toplum kuruluşlarının da görüşlerine başvurulduğu aktarılıyor. Katılımcı şirketlerin yüzde 78’inin içerik üretiminde yapay zekadan yararlandığı belirtiliyor.

Alternatif metin konusu somut bir örnek olarak ele alınıyor. Yapay zeka bir taraftan görseller için alternatif metin oluşturmak amacıyla kullanılabiliyor, diğer taraftan ise ürettiği metinlerin doğruluğu kontrol edilmeden e-ticaret sayfalarına eklenebiliyor. Emre Taşgın kör bir tüketici açısından küçük ev aletleri örneğini veriyor. Bir ürünün dokunmatik mı yoksa fiziksel düğmeli mi olduğu, özellikle cihazın erişilebilir bir mobil uygulaması veya Bluetooth üzerinden erişilebilir kontrol seçeneği yoksa kör kullanıcı açısından satın alma kararını doğrudan etkileyebiliyor. Hatta yeni model dokunmatik olduğu için erişilemez durumdaysa, kullanıcı daha eski fakat fiziksel düğmeli modele yönelmek zorunda kalabiliyor. Yapay zekanın oluşturduğu alternatif metnin ürünün düğmeli veya dokunmatik oluşunu her zaman güvenilir biçimde aktaramayabileceği belirtiliyor. Benzer şekilde kıyafet alışverişinde bir yapay zeka sisteminin ürünün rengini yanlış tarif etmesi, kör kullanıcı açısından ciddi bir bilgi hatasına dönüşebiliyor. Bu nedenle özellikle e-ticaret sitelerinde yapay zekanın oluşturduğu alternatif metinlerin ve diğer ürün bilgilerinin insan denetiminden geçirilmesi gerektiği savunuluyor.

Aynı ilke video ve görsel içeriklere de genişletiliyor. Yapay zeka tarafından oluşturulan bir videonun yalnızca teknik olarak erişilebilir olması değil, verdiği bilgilerin doğru olması ve

farklı engel gruplarının hassasiyetlerini veya ihtiyaçlarını gözetmesi gerektiği belirtiliyor.

Süleyman Doğan kendi çalışmalarında da yapay zekanın ürettiği kodu veya içeriği olduğu gibi kullanmadıklarını, önce kontrol edip elekten geçirdiklerini söylüyor. Emre Taşgın da yapay zeka ile istenilen bir görseli veya metni elde etmek için çoğu zaman birden fazla istem vermek gerektiğini, ilk çıktının genellikle doğrudan kullanılabilir olmadığını hatırlatıyor. Bu nedenle “her şeyi yapay zekaya yaptırıp doğrudan yayımlama” anlayışından en azından bugünkü teknolojik aşamada uzak durulması gerektiğini savunuyor. İnsanın tamamen süreçten çıkarılmasının gelecekte ideal olup olmayacağı konusunda da kesin bir görüş bildirmiyor, ancak bugünkü sistemlerin insan gözetimine ihtiyaç duyduğunu düşünüyor.

 

Ekolokasyon görme engellilerin bağımsız hareket becerilerini geliştirebiliyor

Programın son ana haberinde ekolokasyon üzerine yapılan bilimsel bir araştırma konuşuluyor. İnsan beyninin uyum yeteneğine odaklanan araştırmada insanların ses yankılarından yararlanarak çevredeki nesnelerin konumlarını ve boşlukların yapısını algılamayı eğitim yoluyla öğrenebildiği aktarılıyor. Ekolokasyonda kişi ağız yoluyla kısa sesler çıkarıyor ve bu seslerin çevredeki nesnelere çarpıp geri dönmesini dinleyerek nesnelerin uzaklığı, konumu veya çevredeki fiziksel yapı hakkında bilgi edinmeye çalışıyor. Bunun yarasaların yön bulma yöntemine benzediği ifade ediliyor.

Ekolokasyonun görme engelli bireyler tarafından yeni keşfedilmiş bir yöntem olmadığı özellikle vurgulanıyor. Emre Taşgın kendisinin de zaman zaman bu yöntemden yararlandığını söylüyor. Örneğin beyaz bastonu yere biraz daha sert vurmak karşıdaki bir yüzeyden yankı alınmasına yardımcı olabiliyor. Bir binaya girerken alanın yapısını anlamak, karşıda bir nesne bulunup bulunmadığını sezmek veya bazı durumlarda park etmiş bir aracın varlığını fark etmek için yankıdan gelen ses bilgisi kullanılabiliyor.

Araştırmanın dikkat çekici tarafının ekolokasyonun yalnızca kör bireyler tarafından değil, gören kişiler tarafından da öğrenilebilir olduğunu göstermesi olduğu belirtiliyor. İngiltere’de gerçekleştirildiği aktarılan yaklaşık 10 haftalık eğitim sonucunda gören katılımcıların da ekolokasyon becerilerini geliştirebildiği söyleniyor. Böylece beynin görsel bilgi olmaksızın sesin çevreden dönüş biçimini analiz etmeyi öğrenebildiği ortaya konuyor.

Ekolokasyon için yalnızca tek bir ses üretme yöntemi bulunmadığı anlatılıyor. Bazı kör bireylerin ağızlarıyla kısa tıklama sesleri çıkardığı, bazılarının parmak şıklattığı, bazılarının beyaz bastonu yere daha belirgin biçimde vurduğu veya çevreden yankı alabilmek amacıyla sesini kullandığı ifade ediliyor. Emre Taşgın bunların bağımsız hareketi destekleyen ek bilgiler sağlayan yöntemler olduğunu özellikle belirtiyor.

Bu konu üzerinden yakın dönemde yayımlanan “Eflatun” filmine de değiniliyor. Filmde İrem Helvacıoğlu’nun canlandırdığı kör karakterin ekolokasyonu yoğun biçimde kullandığı hatırlatılıyor. Emre Taşgın filmin yönetmeni Cüneyt Karakuş’a, karakterin ekolokasyonu gerçek hayattaki ortalama kullanıma göre biraz fazla kullandığını düşündüğünü söylediğini anlatıyor.

İnsan beyninin yankıdan bilgi çıkarma biçiminin gelecekte teknolojik sistemlere de ilham verebileceği düşünülüyor. Ekolokasyonun yapay zeka veya farklı sensör teknolojileriyle birleştirilmesi halinde bugün henüz düşünülmeyen yeni yardımcı teknolojilerin ortaya çıkabileceği değerlendiriliyor. Süleyman Doğan da insanların doğal duyusal becerileriyle teknolojinin birlikte düşünülmesinin önemli olduğunu ifade ediyor. Emre Taşgın bu tartışmayı insan ile teknolojinin giderek daha fazla iç içe geçmesini kastederek “hepimiz bir cyborg olacağız, aslında bir bakıma zaten öyleyiz” değerlendirmesiyle tamamlıyor.

Paylaş: