|

Engelsiz Bilişim Gündemi (5. bölüm)

 

Engelsiz Bilişim Gündemi programının 5. bölümünde EmreTaşgın ve Süleyman Doğan, yaklaşık üç haftalık dönemde Türkiye’de ve dünyada engellilik, erişilebilirlik, teknoloji ve bilişim alanında öne çıkan gelişmeleri değerlendiriyor.

 

Çin’de görme engelliler için robot rehber köpek

İlk haber Çin’de geliştirilen yapay zekâ destekli robot rehberlerle ilgili. Konuya geçmeden önce Türkiye’deki rehber köpek uygulamalarının mevcut durumu konuşuluyor. Rehber köpeklerin özellikle Avrupa ülkelerinde oldukça yaygın olduğu, yurtdışındaki toplantı salonlarında dahi rehber köpek kullanıcılarıyla sık sık karşılaşılabildiği belirtiliyor. Rehber köpeklerin görev sırasında son derece sakin ve sessiz biçimde kullanıcılarının yanında durabildikleri anlatılıyor. Türkiye’de ise rehber köpek kullanımının hâlâ oldukça sınırlı olduğu ifade ediliyor. Eski İngiltere Büyükelçisinin görme engelli eşinin Türkiye’de rehber köpek alanındaki çalışmaların başlamasına katkı sağladığı ve bu süreçte bir dernek kurulduğu hatırlatılıyor. Programda bilinen son sayıya göre Türkiye’de yaklaşık dokuz rehber köpek kullanıcısı bulunduğu değerlendiriliyor.

Rehber köpeklerin yetiştirilmesi ve kullanıcıyla eşleştirilmesinin uzun ve zor bir süreç olduğu vurgulanıyor. Bir kullanıcının doğrudan “Ben şu köpeği istiyorum” diyerek seçim yapamadığı, köpekle kullanıcının karakter özellikleri, hareket tarzları ve birbirlerine uyumları dikkate alınarak bir eşleştirme süreci yürütüldüğü anlatılıyor. Bunun da rehber köpek sayısının hızlı biçimde artmasını güçleştiren nedenlerden biri olduğu belirtiliyor.

Çin’deki yeni çalışmada ise yapay zekâ destekli robot rehberlerin görme engelli kişilerin şehir içerisinde daha güvenli biçimde hareket etmelerini sağlamak amacıyla geliştirildiği aktarılıyor. Bu robotların sensör ve kameralar aracılığıyla çevredeki görüntüyü algıladığı, merdivenleri, trafik ışıklarını ve çevredeki çeşitli engelleri tanıyabildiği ifade ediliyor. Sistemin önemli yönlerinden birinin, bu işlemleri yapabilmek için sürekli internet bağlantısına ihtiyaç duymaması olduğu belirtiliyor. Görsel ve çevresel işlemlerin cihaz üzerinde yerel olarak gerçekleştirilebildiği ve elde edilen bilginin kullanıcıya aktarılabildiği anlatılıyor. Bununla birlikte teknolojinin henüz son tüketicinin satın alıp günlük hayatında kullanabileceği olgunlukta olmadığına dikkat çekiliyor. Çin’de belirli bir şehirde test edildiği ve hâlen deneme aşamasında bulunduğu ifade ediliyor. Robot rehber köpek çalışmalarının yalnızca Çin’e özgü olmadığı, Çin’in yanı sıra Japonya, İskoçya ve başka ülkelerde de farklı araştırma gruplarının benzer sistemler üzerinde çalıştığı hatırlatılıyor.

Bu teknoloji üzerinden kavramsal bir tartışma da yürütülüyor. Görme engelli bireyler için geliştirilen robotların neden mutlaka “rehber köpek” biçiminde tasarlanması gerektiği sorgulanıyor. Rehber köpeğin bir hizmet hayvanı, destekleyici ve kullanıcı açısından bir yoldaş olduğu; ancak robot teknolojisine geçildiğinde cihazın köpek biçiminde olmasının teknik bir zorunluluk olmadığı ifade ediliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde bavul veya tekerlek biçiminde geliştirilen bazı robot hareketlilik çözümlerinin buna örnek oluşturduğu anlatılıyor.

Bu noktada beyaz bastonun geleceği de konuşuluyor. Yıllar boyunca görme engelli kişilerin bağımsız hareketliliğinin temel aracı olan beyaz bastona alternatif veya onu tamamlayıcı çok sayıda yeni teknoloji geliştirildiği belirtiliyor. On veya on beş yıl önce sokakta görme engelli bir kişiye yardım eden insanların zaman zaman “Bastonunuz size önünüzdeki engeli söylüyor mu?” diye sordukları hatırlatılıyor. O dönemlerde standart beyaz bastonun yalnızca fiziksel temas yoluyla bilgi verdiği açıklanırken daha sonra akıllı bastonlar ortaya çıkmaya başladı. Türkiye’den çıkan ve yurtdışında da tanınan akıllı baston çözümlerinin bu alanda belirli bir seviye oluşturduğu ifade ediliyor. Bugün robot rehberler, robot köpekler ve başka otonom yardımcı sistemlerle birlikte bağımsız hareket teknolojilerinin çok daha farklı bir aşamaya geçmekte olduğu değerlendiriliyor.

Ancak mevcut robot rehberlerin ciddi teknik sınırlılıkları bulunduğu da belirtiliyor. Örneğin konuşulan prototiplerden birinin yaklaşık bir buçuk saatlik batarya ömrüne sahip olduğu aktarılıyor. Bir kişinin gün içerisinde bağımsız hareketlilik için kullanacağı sistemin yalnızca bir buçuk saat çalışmasının yeterli olmayacağı vurgulanıyor. Rehber köpeklerin de günlük bakım, yürüyüş, beslenme ve tuvalet gibi ihtiyaçlarının bulunduğu; dolayısıyla onların da kullanıcıya sorumluluk yüklediği hatırlatılıyor. Buna rağmen rehber köpeğin canlı bir varlık olması nedeniyle sorumluluğun çok daha farklı bir boyutu bulunduğu ifade ediliyor. Emre Taşgın, kendisinin bugüne kadar rehber köpek sahibi olmayı düşünmediğini anlatıyor. Bir rehber köpeğin yalnızca bir teknolojik araç veya nesne olmadığını, canlı bir varlık olduğunu ve bakım sorumluluğu bulunduğunu vurguluyor. Bu nedenle kişisel olarak rehber köpek sahiplenmeyi tercih etmediğini ancak bir robot rehber çözümünü gelecekte kullanmaya daha açık olabileceğini söylüyor.

Süleyman Doğan, Amazon’un bazı kargo robotlarının güneş enerjisiyle desteklenebildiğini hatırlatarak ileride rehber robotlarda da benzer enerji çözümlerinin kullanılabileceğini söylüyor. Teknolojinin zaman içinde gelişeceği, ilk ürünlerin çeşitli hatalar ve kullanıcı eleştirileri almasının doğal olduğu değerlendiriliyor. Akıllı bastonların ilk çıktığı yıllarda da son kullanıcılar tarafından yeterince tatmin edici bulunmadığı ancak zamanla önemli gelişme gösterdiği hatırlatılıyor.

Buradan hareketle erişilebilir teknoloji geliştirmenin temel ilkelerinden biri üzerinde özellikle duruluyor: ürünlerin engelli kullanıcılarla birlikte geliştirilmesi. Gerçekten deneyimli görme engelli kullanıcılar projeye dâhil edilirse cihazın günlük hayattaki hatalarını gösterebilecekleri, “Burada böyle bir sorun yaşıyoruz, şu şekilde düzeltmelisiniz” diyerek geliştiricilere yön verebilecekleri ifade ediliyor. Türkiye’de ise zaman zaman bunun tam tersinin yaşandığı eleştiriliyor. Bazı geliştiricilerin bir ürün yaptıktan sonra engelli kullanıcılarla yeterince test etmeden “çığır açıcı bir teknoloji geliştirdim” iddiasıyla ortaya çıkabildiği belirtiliyor. Örneğin görme engelliler için gözlük veya robot geliştiren kişinin bir görme engelli gibi düşünmemesi ya da işitme engelliler için işaret diline çeviri yaptığını söyleyen bir uygulamanın gerçek işitme engelli kullanıcılarla test edilmemesi durumunda ürünün sorunlu olabileceği anlatılıyor. Türkiye’de engelli kullanıcılarla gerçek anlamda birlikte çalışan az sayıdaki geliştiricinin ise çoğunlukla daha başarılı sonuçlar aldığı vurgulanıyor.

 

Tesla’dan tekerlekli sandalye kullanıcıları için engelsiz taksi

Tesla’nın sürücüsüz taksi teknolojileri üzerine çalışmalar yürüttüğü ve tekerlekli sandalye kullanıcılarının da robot taksilerden yararlanabilmesi için erişilebilir bir robotaksi tasarımı üzerinde çalışma yapacağını açıkladığı aktarılıyor. Özellikle araçlara giriş ve çıkışın tekerlekli sandalye kullanıcılarına uygun hâle getirilmesi üzerinde durulduğu belirtiliyor. Ancak Tesla’nın bu konuda şu anda somut ve kullanıma hazır bir ürün sunduğunu söylemek yerine böyle bir çalışma yapacağını açıkladığının altı çiziliyor. Tesla’nın geçmişte pek çok teknolojik vaat açıkladığı ancak bunların bazılarında tarih vermediği veya vaat edilen ürünlerin uzun süre piyasaya çıkmadığı yönündeki eleştiriler hatırlatılıyor.

Erişilebilir robotaksi tartışmasının arka planında Amerika Birleşik Devletleri’nin Washington bölgesinde yürütülen hak savunuculuğu bulunduğu anlatılıyor. Otonom araçların mevcut hâlleriyle tekerlekli sandalye kullanıcılarına uygun olmadığı, bu nedenle erişilebilirliğin hukuki bir yükümlülük hâline getirilmesi gerektiği yönünde savunuculuk yürütüldüğü belirtiliyor. Bu görüşmeler sırasında bir Tesla yetkilisinin şirketin de erişilebilir tasarım üzerinde çalışacağını söylediği aktarılıyor. Tesla’nın daha önce duyurduğu farklı otonom araç konseptlerine de değiniliyor. “Robo One” olarak geçen, yaklaşık 20 kişilik, otobüs benzeri bir otonom araç konseptinden söz ediliyor. Bunun hem kargo taşımacılığında hem toplu taşıma amacıyla kullanılabileceğinin açıklandığı ancak fiyatının ve piyasaya ne zaman çıkacağının belirtilmediği ifade ediliyor.

Bir başka Tesla konsepti olarak “Cyber Cup” adlı araçtan söz ediliyor. Bu aracın koltuklarının tekerlekli sandalye yüksekliğine daha yakın olduğu ve direksiyon simidinin bulunmadığı belirtiliyor. Bu nedenle bedensel engelli veya tekerlekli sandalye kullanan kişiler açısından diğer Tesla araçlarından daha uygun olabilecek bir tasarım gibi göründüğü ifade ediliyor. Ancak mevcut tasarımda kullanıcının tekerlekli sandalyesinden araca bağımsız biçimde geçiş yapabileceği gerçek bir erişilebilir giriş sisteminin bulunmadığı; dolayısıyla aracın henüz tam erişilebilir sayılamayacağı vurgulanıyor.

Bu tartışmanın yalnızca Tesla’yla sınırlı olmadığı, otonom araç üreten bütün şirketlere yönelik daha genel bir erişilebilirlik talebi bulunduğu belirtiliyor. Yeni ulaşım teknolojilerinin en başından itibaren engelli kullanıcıları kapsayacak biçimde tasarlanması gerektiği savunuluyor.

Otonom araçların Türkiye’de ne zaman ve hangi ölçüde kullanılabileceği de tartışılıyor. Çin’de sürücüsüz kamyonların kullanımının arttığına ilişkin başka bir habere değiniliyor. Elektrikli ve sürücüsüz bir kamyonun teorik olarak günün her saati çalışabileceği, insan sürücüler gibi dinlenme molalarına ihtiyaç duymayacağı ifade ediliyor. Bunun üretkenlik açısından avantaj sağlayabileceği ancak şoförlük yapan insanların istihdamı üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceği de belirtiliyor. Teknolojik gelişmelerin tarih boyunca benzer meslek dönüşümlerine yol açtığı hatırlatılıyor. Matbaanın yaygınlaşmasıyla hattatların yaşadığı dönüşüm, daha sonra e-kitapların matbaacılık sektöründe yarattığı tartışmalar ve dronların helikopter pilotu ile hava görüntüsü alan kameraman gibi meslekleri etkilemesi örnek gösteriliyor.

Bununla birlikte teknoloji bazı meslekleri ortadan kaldırırken yeni meslek alanları da yaratıyor. İnsanların değişime ayak uydurabilmeleri hâlinde yeni iş fırsatlarını yakalayabilecekleri değerlendiriliyor. Taksi şoförlüğünün yakın veya orta vadede tamamen ortadan kalkmasının ise kolay olmadığı düşünülüyor.

Türkiye’de otonom araç kullanımının önünde hem ekonomik hem altyapısal sorunlar bulunduğu belirtiliyor. Elektrikli araçların dahi henüz tam anlamıyla yaygınlaşmadığı, otonom araçların yüksek maliyetinin alım gücü açısından sorun oluşturacağı ve Türkiye’deki trafik yapısının bu teknolojiler için ayrı bir zorluk yaratacağı ifade ediliyor. Özellikle dar sokaklar, farklı şehirlerdeki değişken sürüş alışkanlıkları ve yayaların aniden yola çıkabilmesi gibi unsurların otonom sistemleri zorlayabileceği konuşuluyor. Aynı problemlerin robot rehberler açısından da Türkiye’de ciddi test senaryoları yaratabileceği ve bu ürünlerin Türkiye’de çalışabilmesi için son derece güçlü yapay zekâ sistemlerine ihtiyaç duyulabileceği ifade ediliyor.

 

Meta, yapay zeka kullanarak engellileri işten mi çıkarıyor?

Programın üçüncü haberinde Meta’nın işten çıkarma süreçlerinde yapay zekâ kullandığı ve bunun engelli veya sağlık sorunu bulunan çalışanları orantısız biçimde etkilediği yönündeki iddialar ele alınıyor. Meta’nın iddiaları reddettiği ancak olayın insan kaynakları süreçlerinde yapay zekâ kullanımı ve algoritmik ayrımcılık açısından uluslararası kamuoyunda dikkat çekici bir örnek oluşturduğu belirtiliyor.

Bu haber üzerine geçmişte Amazon’un yaşadığı algoritmik işe alım problemi hatırlatılıyor. Amazon’un 2010’lu yılların ikinci yarısında iş başvurularındaki özgeçmişleri otomatik değerlendirmek amacıyla bir algoritma geliştirmeye çalıştığı, ancak şirketin geçmiş işe alım verilerinde erkek çalışanların ağırlıklı olması nedeniyle algoritmanın kadın adayları dezavantajlı hâle getirmeye başladığı anlatılıyor. Sonunda Amazon’un bu sistemden vazgeçtiği ifade ediliyor. Bu olayın algoritmik ayrımcılık konuşulduğunda hâlâ en çok verilen örneklerden biri hâline geldiği ve Amazon’un üzerine adeta “yapıştığı” belirtiliyor. Benzer biçimde Meta’nın da engelli çalışanları ilgilendiren bu dava nedeniyle yapay zekâ ve ayrımcılık tartışmalarında önemli bir örneğe dönüşebileceği değerlendiriliyor.

Meta hakkında ortaya atılan iddiaya göre işten çıkarma süreçlerinde kullanılan yapay zekâ sistemleri engelli ve sağlık sorunu bulunan çalışanları daha fazla önceliklendirmiş olabilir. Yaklaşık 26 kişinin bu nedenle dava açtığının belirtildiği aktarılıyor. Meta ise bu iddiaları reddediyor. Davanın nasıl sonuçlanacağının ilerleyen dönemde görüleceği ifade ediliyor.

Olay üzerinden yapay zekâ sistemlerinin veriden beslendiği ve bu verinin insanlar tarafından üretildiği vurgulanıyor. İnsanlık tarihinde engellilere, kadınlara ve farklı etnik gruplara yönelik yüzyıllardır süren ayrımcılıklar bulunduğu hatırlatılıyor. Eğer yapay zekâ tarihsel insan verileriyle eğitiliyorsa, o verilerdeki ayrımcılıkların algoritmanın çıktısına da yansımasının mümkün olduğu belirtiliyor. Bu nedenle yapay zekâya yalnızca büyük miktarda veri vermenin yeterli olmadığı, etik ilkeler, insan hakları ve ayrımcılık yasağı gibi kriterlerin de sisteme güçlü biçimde entegre edilmesi gerektiği savunuluyor. Süleyman Doğan, teknik açıdan yapay zekâ geliştirme konusunda doğrudan uzman olmadığını belirterek insanlardan alınan verilerin önce ayıklanmasının ve eğitim süreçlerinin etik kurallarla desteklenmesinin önemli olabileceğini ifade ediyor.

Yapay zekânın insan kararını tamamen ortadan kaldıracak biçimde kullanılmaması gerektiği görüşü öne çıkıyor. Yapay zekâ süreçleri kolaylaştırabilir ancak özellikle insan kaynakları gibi kişilerin haklarını ve hayatını doğrudan etkileyen konularda tamamen otomatik karar verici hâline getirilmesinin riskli olduğu belirtiliyor. İnsanlığın tarihsel olarak ayrımcılık konusunda “sabıkalı bir geçmişe” sahip olduğu ifade edilerek insan verisiyle geliştirilen teknolojilerin de bu sorunları tekrar etmemesi için insan hakları mekanizmalarının teknoloji tasarımına bilinçli biçimde yerleştirilmesi gerektiği vurgulanıyor.

 

İngiltere’de engelli üniversite öğrencilerine sağlanan ödenek kısıtlanıyor

Sonraki haber İngiltere’de engelli üniversite öğrencilerine sağlanan yardımcı teknoloji desteklerinin azaltılmasının gündeme gelmesiyle ilgili. İngiltere’de engelli öğrencilerin eğitimlerini sürdürebilmeleri için ihtiyaç duydukları yazılım ve yardımcı teknolojileri bir hibe programı kapsamında talep edebildikleri anlatılıyor. Bir öğrenci belirli bir yazılımın eğitim veya akademik çalışmalarında kendisine ciddi katkı sağladığını ortaya koyduğunda program bu yazılımın maliyetini karşılayabiliyor.

2023-2024 döneminde yaklaşık 88 bin engelli üniversite öğrencisinin bu sistemden yararlandığı belirtiliyor. İngiltere hükümetinin yapay zekâ araçlarının yaygınlaşmasını gerekçe göstererek bazı özel amaçlı yardımcı teknoloji ve akademik destek yazılımlarının finansmanını sınırlandırmayı değerlendirdiği aktarılıyor. Mantığın, ChatGPT, Gemini ve benzeri genel amaçlı yapay zekâ sistemlerinin bazı işlevleri artık ücretsiz veya daha düşük maliyetle yerine getirebildiği iddiasına dayandığı belirtiliyor. Engelli öğrenciler ve sivil toplum kuruluşları ise özel amaçlı araçlarla genel yapay zekâ sistemlerinin her zaman aynı işlevi sunmadığını savunuyor. Örnek olarak az gören bir kriminoloji öğrencisinin akademik literatür taraması için özel bir uygulama kullandığı anlatılıyor. Bu yazılımın akademik kaynakları taradığı ve belgeleri öğrencinin ihtiyaçlarına uygun biçimde özetlediği ifade ediliyor. Aynı öğrencinin başka bir araçla zihin haritaları ve farklı görsel organizasyonlar oluşturduğu aktarılıyor. Dikkat eksikliği bulunan öğrencilerin de kendi ihtiyaçlarına göre farklı özel yazılımlardan yararlandıkları belirtiliyor. Bu araçların yerine herkese yönelik genel yapay zekâ sistemlerinin önerilmesinin her öğrenci için aynı sonucu vermeyeceği vurgulanıyor.

Benzer bir tartışmanın ekran okuyucularda da bulunduğu ifade ediliyor. JAWS’ın lisanslı ve pahalı bir ekran okuyucu, NVDA’nın ise ücretsiz ve açık kaynaklı olduğu hatırlatılıyor. Bir kurum yalnızca “NVDA ücretsiz, o hâlde JAWS’a para vermeyelim” diyebilir ancak bazı kurumsal yazılımların yalnızca JAWS’a özel hazırlanmış script veya entegrasyonlarla tam erişilebilir çalışabildiği durumlar olabileceği belirtiliyor. Bu nedenle yalnızca iki aracın aynı genel kategoride bulunmasından hareketle birinin diğerinin yerini her koşulda tutacağı söylenemiyor.

Aynı yaklaşımın yapay zekâ tabanlı akademik araçlarda da geçerli olduğu belirtiliyor. Örneğin özel bir akademik tarama uygulaması yerine doğrudan NotebookLM kullanılmasının önerilebileceği ancak iki aracın veri kaynakları, akademik veritabanlarına erişim biçimleri ve özelliklerinin birbirinden farklı olabileceği ifade ediliyor. Ayrıca günümüzde birçok özel uygulamanın zaten GPT, Gemini veya Claude gibi büyük dil modellerinin altyapısını kullanarak belirli bir ihtiyaca göre özelleştirildiğine dikkat çekiliyor. Dolayısıyla “Bu yazılım yapay zekâ kullanıyor, ChatGPT de yapay zekâ kullanıyor, ikisi aynı işi yapar” biçiminde bir yaklaşımın teknik olarak doğru olmadığı belirtiliyor. Bir uygulamanın arayüzü, iş akışı ve erişilebilirlik özellikleri belirli bir engelli kullanıcının ihtiyacına özel olarak tasarlanmış olabilir.

Yapay zekâ araçlarının kendilerinin de her zaman erişilebilir olmadığı vurgulanıyor. Özellikle video üretme araçlarının büyük bölümünde erişilebilirlik sorunları bulunabildiği, görme engelli kullanıcıların bazı sistemleri kullanmayı deneyip arayüz nedeniyle başarılı olamadıkları ifade ediliyor. Gemini gibi bazı sistemlerde belirli işlerin yapılabildiği ancak piyasadaki bütün video üretim araçlarının aynı ölçüde erişilebilir olmadığı belirtiliyor. Bu nedenle hibe programlarında maliyet kontrolü yapılmasının anlaşılabilir olduğu ancak destek azaltılırken öğrencinin gerçek ihtiyacının karşılanıp karşılanmadığının bireysel olarak değerlendirilmesi gerektiği savunuluyor. Ücretsiz bir alternatif bulunuyor diye otomatik biçimde ücretli yardımcı teknolojinin desteğinin kesilmesinin eğitimde fırsat eşitliğini olumsuz etkileyebileceği ifade ediliyor. Benzer hibe modellerinin bu tür desteklerin hiç bulunmadığı ülkelere de örnek olması gerektiği belirtiliyor.

 

İşitme engellilerin müşteri hizmetleriyle yaşadıkları iletişim sorunları

Bir sonraki haberde Amerika Birleşik Devletleri’nde işitme engelli ve sağır bireylerin müşteri hizmetlerine erişimde yaşamaya devam ettiği sorunlara ilişkin yeni bir araştırma ele alınıyor. Yapay zekâ ve dijital iletişim araçlarının gelişmesine rağmen telefon tabanlı müşteri hizmetleri, yetersiz canlı yazışma seçenekleri ve işaret dili desteğinin sınırlı olması gibi problemlerin sürdüğü aktarılıyor.

ABD’de yaklaşık 11,5 milyon işitme engelli veya sağır kişinin bulunduğu belirtiliyor. Bu kullanıcıların müşteri hizmetleriyle iletişimde daha doğrudan ve erişilebilir kanallar talep ettikleri ifade ediliyor. Mevcut sistemlerden birinde işitme engelli kişinin işaret dili tercümanı üzerinden müşteri temsilcisiyle iletişim kurduğu anlatılıyor. Kullanıcı işaret diliyle talebini tercümana aktarıyor, tercüman bunu müşteri temsilcisine sesli olarak söylüyor, müşteri temsilcisinin cevabı yeniden tercümana geliyor ve tercüman cevabı işaret diliyle kullanıcıya iletiyor. Bu sistem temel iletişimi mümkün kılsa da sürece ek bir katman ve zaman eklediği belirtiliyor. Bazı sağır kullanıcıların bunun yerine doğrudan işaret dili bilen müşteri temsilcileriyle iletişim kurmak istedikleri ifade ediliyor. Şirketlerin belirli müşteri hizmetleri personelini işaret dili bilen çalışanlardan oluşturmasının çok daha doğrudan bir çözüm sağlayabileceği savunuluyor.

Sesli doğrulama ve telefonla çalışan otomatik sistemlerin de işitme engelli veya konuşma güçlüğü yaşayan kişiler açısından sorunlu olabileceği belirtiliyor. Sesli imza veya “beni sesimden tanı” gibi sistemlerin işitme engelli kişiler açısından erişilebilir olmadığı gibi bazen engelli olmayan kullanıcılar açısından dahi hatalı çalışabildiği anlatılıyor. Emre Taşgın kendi deneyiminden, otomatik çağrı sistemlerinin zaman zaman söylediklerini anlamadığını ve gerçek bir müşteri temsilcisine bağlanmanın bile zorlaştığını ifade ediyor.

Yapay zekâ destekli müşteri hizmetlerinin bazı sorunları çözebileceği ancak tek başına yeterli olmadığı belirtiliyor. İnsan odaklı çözümlerin korunması, işaret dili bilen uzman personelin bulunması ve yapay zekâ sistemlerinin yalnızca yazılı veya konuşulan İngilizceyi değil işaret dilini de algılayabilecek düzeye gelmesi gerektiği ifade ediliyor. Aynı yaklaşımın Türkiye açısından Türkçe ve Türk İşaret Dili bağlamında düşünülmesi gerektiği belirtiliyor. Türkiye’de de bazı hastanelerde işaret dili bilen doktor veya hemşirelerin görevlendirilmesi, personele işaret dili eğitimi verilmesi, belediyeler ve hastanelerde uzaktan işaret dili desteği sağlanması ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının benzer hizmetler yürütmesi gibi çalışmalar bulunduğu hatırlatılıyor. Ancak bu sistemlerin daha fazla yaygınlaştırılması gerektiği belirtiliyor.

İşaret dili bilen personel veya tercüman sayısının sınırlı olması nedeniyle kullanıcıların hizmet almak için uzun süre beklemek zorunda kalabildiği de anlatılıyor. 11,5 milyonluk kullanıcı kitlesine yeterli kapasitede hizmet verebilmenin kolay olmadığı ve çözümün zaman içerisinde hem talebin güçlenmesi hem hizmet arzının artmasıyla gelişebileceği değerlendiriliyor.

 

Kenya’da görme engellilerin sınavlarında Braille ekran kullanılıyor

Programın sonraki durağı Kenya oluyor. Burada görme engelli öğrencilerin Braille materyallere erişiminde dijital dönüşüm amacıyla Orbit Reader cihazlarının kullanılması konuşuluyor.

Öncelikle Braille ekranların ne olduğu açıklanıyor. Braille display olarak da adlandırılan kabartma ekranlarda bilgisayar veya telefon ekranındaki metin, hareketli kabartma hücreler aracılığıyla kullanıcının parmak uçlarına aktarılıyor. Bu cihazların Türkiye’de çok yaygın olmadığı belirtiliyor. Yerli üretim bulunmadığı, üretim için gerekli hammaddenin pahalı olduğu ve geçmişte yerli üretim girişimlerinin maliyet nedeniyle sürdürülemediği ifade ediliyor. Yine de Türkiye’de ekonomik imkânı bulunan az sayıda kişinin kişisel olarak Braille ekran satın alabildiği ve geçmişte Millî Eğitim Bakanlığının bazı görme engelli öğrencilere bu cihazları dağıttığı hatırlatılıyor. Emre Taşgın, MEB’in dağıttığı Braille ekranların eğitim süreçlerinde kendisinin de görev aldığını ve farklı illerde ortaokul ve lise öğrencilerine kullanım eğitimi verdiğini anlatıyor. Bu öğrencilere “Türkiye’de bu cihaza sahip olmak isteyen ancak ekonomik nedenlerle alamayan çok sayıda görme engelli var; siz bunu MEB desteğiyle alabildiğiniz için şanslı bir azınlıksınız” dediğini hatırlatıyor. Benzer programların Türkiye’de devam etmesi gerektiği ifade ediliyor.

Kenya’da ise klasik Braille yazı makineleri ve kâğıt temelli Braille üretimi yerine dijital Braille cihazlarına geçiş yapılmaya çalışıldığı anlatılıyor. Orbit Reader marka cihazların kullanıldığı belirtiliyor. Bu cihazlar sayesinde öğrencilerin elektronik kitapları ve ders materyallerini Braille olarak okuyabildiği, ayrıca bazı işlemlerde yazma amacıyla da kullanılabildiği ifade ediliyor. Orbit Reader’ın Türkiye’de de satılan bir ürün olduğu ve diğer bazı Braille ekran markalarına kıyasla daha uygun fiyatlı veya orta segment bir çözüm olarak değerlendirilebileceği anlatılıyor. En yüksek segment ürün olmamasına rağmen işlevini yerine getiren bir cihaz olduğu vurgulanıyor. Kenya’nın bu modeli tercih etmesinde maliyet avantajının etkili olmuş olabileceği değerlendiriliyor.

Haberde dikkat çekici diğer noktanın bu cihazların sınavlarda da kullanılmaya başlaması olduğu belirtiliyor. Kenya’da üniversiteye giriş niteliğindeki merkezi sınavlarda görme engelli adaylara Braille desteği sunulduğu, önceden kâğıt veya Braille yazı makineleriyle yürütülen bazı süreçlerde artık dijital Braille ekranlardan yararlanıldığı aktarılıyor. Kenya’da söz konusu merkezi sınava yaklaşık 130 tamamen kör adayın katıldığı bilgisi paylaşılırken, bu kişilerin tamamının Braille seçeneğini tercih edip etmediğinin bilinmediği ifade ediliyor. Sınavın çoktan seçmeli olup olmadığı veya Braille cihazının sınavda tam olarak nasıl kullanıldığı gibi teknik ayrıntıların haberde yeterince açık olmadığı belirtiliyor.

Türkiye’de de uzun yıllardır Braille alfabesinin sınavlarda daha fazla kullanılmasının talep edildiği hatırlatılıyor. Sivil toplum kuruluşlarının bu yönde savunuculuk yaptığı ancak Braille sınav talep eden bireylerin de daha güçlü biçimde sürece katılması durumunda bu hakkın daha hızlı gündeme gelebileceği değerlendiriliyor. Bazı taleplerin yalnızca örgütlerden değil doğrudan tabandan da güçlenmesi gerektiği ifade ediliyor.

Braille ekran teknolojisinin yapısı da anlatılıyor. Geleneksel tek satırlı cihazlarda 20, 40 veya 80 Braille karakterlik bir satır bulunabiliyor. Kullanıcı satırı okuduktan sonra bir tuş veya mandal aracılığıyla bir sonraki satıra geçiyor ve hücreler yeniden şekilleniyor. Günümüzde çok satırlı Braille ekranlar da geliştirilmeye başlanmış durumda. Görme engelli kullanıcıların hayalinin her 20 veya 40 karakterden sonra satır değiştirmek yerine dört, beş hatta on satırlık Braille metni aynı anda parmaklarıyla okuyabilmek olduğu belirtiliyor. Bunun gerçek kâğıt Braille okuma deneyimine çok daha yakın bir kullanım sağlayacağı ifade ediliyor.

Kenya’daki uygulama genel olarak, görme engelli öğrencilerin hem eğitim materyallerine hem sınavlara dijital Braille üzerinden erişebilmesi açısından olumlu bir örnek olarak değerlendiriliyor ve benzer uygulamaların bulunmadığı ülkelerde de yaygınlaşması temenni ediliyor.

 

Türkiye’de elektronik cihazlarda erişilebilirlik çalışmaları

Programın son haberinde Türkiye’de elektronik cihazların erişilebilir hâle getirilmesine yönelik Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalar değerlendiriliyor. Avrupa Birliği’ndeki düzenlemelere uyum kapsamında üreticilerin erişilebilir tasarım kriterlerini daha fazla dikkate almasının beklendiği ve elektronik/dijital ürünlerin herkes tarafından kullanılabilir hâle getirilmesine yönelik çalışmalar yürütüldüğü aktarılıyor. Burada özellikle ev içerisinde kullanılan elektronik cihazların öne çıktığı belirtiliyor. Uzaktan kumandalar, klimalar, televizyonlar, beyaz eşyalar ve benzeri ürünler örnek veriliyor. Bu ürünlerde engelli kullanıcıların yaşadığı erişilebilirlik sorunlarının standartlarla azaltılmasının hedeflendiği anlaşılıyor. Bu gelişmenin olumlu ve umut verici olduğu ancak programın ilk haberinde robot rehber teknolojileri konuşulurken vurgulanan temel ilkenin burada da geçerli olduğu belirtiliyor: çalışmaların gerçek kullanıcılarla birlikte yürütülmesi gerekiyor. Erişilebilirlik standartları geliştirirken konuyu bilen uzmanların, engelli kullanıcıların, uygulayıcıların ve sorunu doğrudan yaşayan kişilerin sürece katılması gerektiği savunuluyor.

Türkiye’de erişilebilirlik alanında bilgi ve deneyim sahibi kişilerin bulunduğu, çalışmaların yalnızca bürokratik veya teknik ekipler arasında yürütülmemesi gerektiği belirtiliyor. Kullanıcı deneyiminin dikkate alınmadığı durumlarda kâğıt üzerinde erişilebilir olduğu düşünülen ürünlerin gerçek hayatta ciddi sorunlar barındırabildiği ifade ediliyor.

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının açıklamalarının, daha önce yapılan yapay zekâ, dijital teknolojiler ve destek teknolojileri alanında çalışma grupları oluşturulacağı yönündeki açıklamalarla birlikte değerlendirildiğinde önemli olduğu belirtiliyor. Bu açıklamaların, kamunun erişilebilir teknoloji konusunda en azından fikir ve hazırlık aşamasında belirli çalışmalar yürüttüğünü gösterdiği değerlendiriliyor.

Ev içi teknolojiler açısından akıllı ev sistemlerinin ve yapay zekâ destekli asistanların da hızla yaygınlaştığı hatırlatılıyor. Gelecekte geliştirilecek standartlarda yalnızca fiziksel düğmeler veya klasik elektronik cihaz arayüzlerinin değil, akıllı ev sistemleri, mobil uygulama kontrolü ve sesli asistanlar gibi yeni kullanım biçimlerinin de dikkate alınması gerektiği ifade ediliyor. Amaç, Türkiye’de üretilen yerli cihazların baştan erişilebilir tasarlanması veya yurtdışından ithal edilen ürünlerin Türkiye’deki engelli kullanıcıların ihtiyaçlarına uygun biçimde sunulması olmalı. Bakanlıkların bu konuyu gündemine almasının önemli olduğu, ancak çalışmaların gerçek erişilebilirlik uzmanları ve engelli kullanıcılarla birlikte yürütülmesinin başarının temel koşullarından biri olduğu tekrar vurgulanıyor.

Paylaş: