|

Maraş okul saldırısının suçlusu engelliler mi?

 

Türkiye’yi sarsan iki okul saldırısının ardından bu söyleşi, korku ve travmanın gölgesinde çocukların, ailelerin ve eğitim sisteminin neleri doğru ya da yanlış yaptığını sorguluyor.

Video, Türkiye’de art arda yaşanan iki ağır okul saldırısının ardından yapılan bir söyleşiyle başlıyor ve Emre Taşgın, geride bırakılan haftanın ülke açısından son derece sarsıcı olduğunu vurgulayarak söze giriyor. Şanlıurfa’da ve hemen ardından Kahramanmaraş’ta iki öğrencinin kendi okullarında silahlı saldırı gerçekleştirdiği, bu saldırılar sonucunda ölü ve yaralıların olduğu, saldırıyı gerçekleştiren öğrencilerin de hayatını kaybettiği ifade ediliyor. Bu olayların ardından toplumda büyük bir tartışma ortamının oluştuğu, “okullar artık nasıl devam edecek, bu noktaya nasıl gelindi, bundan sonra ne yapılmalı” gibi soruların herkes tarafından konuşulduğu dile getiriliyor. Ancak bu tartışmaların çoğunlukla dar çevrelerde kaldığı, artık daha geniş kitlelerde açıkça konuşulması gerektiği özellikle vurgulanıyor. Bu bağlamda psikolojik danışman Ziya Yalvaç programa davet ediliyor ve birlikte bu sürecin farklı boyutları ele alınmaya başlanıyor.

 

Okulda çocuklara nasıl davranılmalı?

Söyleşinin ilk önemli başlığı, bu olayların hemen ardından okulların yeniden açılacak olması ve öğrencilerin psikolojik olarak ne yaşayacağı üzerine yoğunlaşıyor. Ziya Yalvaç, çocukların yaşadığı duyguları “birincil ve ikincil duygular” olarak ayırarak açıklıyor. Bir hafta önce yaşanan bu kadar ağır bir olaydan sonra öğrencilerin ilk hissedeceği duygunun korku ve kaygı olacağını net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu noktada öğretmenlerin yapması gereken en temel şeyin, alınan somut güvenlik önlemlerini çocuklara açıkça anlatmak olduğu ifade ediliyor. Okul girişlerine polis ve bekçi görevlendirilmesi gibi uygulamaların çocukların güven duygusunu artırmak açısından önemli olduğu belirtiliyor. Bunun yanında en kritik noktalardan birinin rutinin bozulmaması olduğu vurgulanıyor. Travmatik olaylardan sonra hayatın normal akışına dönmenin, yani derslerin işlenmeye devam etmesinin, çocukların psikolojik olarak toparlanmasında temel bir rol oynadığı anlatılıyor. Deprem sürecinden örnek verilerek, günlük rutinlerin korunmasının travmanın etkisini azaltan en önemli unsurlardan biri olduğu hatırlatılıyor.

 

Travma nedir?

Travmanın tanımı da bu noktada detaylandırılıyor. Travmanın aslında “anormal bir olaya verilen normal tepki” olduğu ifade ediliyor. Yani yaşanan olayın anormal olduğu, ancak insanların verdiği donakalma, korkma gibi tepkilerin son derece doğal olduğu belirtiliyor. Bu çerçevede öğrencilerin duygularını bastırmak yerine ifade edebilecekleri ortamların oluşturulması gerektiği vurgulanıyor. Öğretmenlerin sınıfa girdiklerinde en az 15-20 dakikalık bir süreyi öğrencilerin duygularını paylaşmalarına ayırması gerektiği, bunun hem travmanın etkisini azaltacağı hem de hangi öğrencinin ne kadar etkilendiğini anlamaya yardımcı olacağı ifade ediliyor. Ayrıca bu süreçte bazı öğrencilerin saldırıyı gerçekleştiren kişileri yücelten, öven tepkiler de verebileceği ve bunun çok ciddiye alınması gerektiği belirtiliyor. Bu tür durumların rehberlik servisine mutlaka iletilmesi gerektiği özellikle vurgulanıyor.

 

Veliler çocuklarına nasıl davranmalı?

Velilerin rolü de iki ayrı boyutta ele alınıyor. İlk olarak bu olaydan dolaylı şekilde etkilenen çocukların ailelerinin nasıl davranması gerektiği tartışılıyor. Velilerin öncelikle kendi kaygılarını bastırmamaları gerektiği, gerçekten güvenlik konusunda şüphe duyuyorlarsa bunu görmezden gelmemeleri gerektiği ifade ediliyor. Okullarda somut önlemlerin alınıp alınmadığını bizzat gözlemlemeleri, gerekirse çocuklarını okula göndermeden önce bu konuda emin olmaları gerektiği dile getiriliyor. Bunun yanında çocuklara “her şey normal” gibi gerçek dışı mesajlar verilmemesi gerektiği, çünkü çocukların zaten bunun doğru olmadığını fark edeceği belirtiliyor. Bunun yerine alınan önlemler üzerinden gerçekçi bir güven duygusu oluşturulmasının daha doğru olduğu ifade ediliyor. Ayrıca olayların ardından herkesin daha dikkatli olduğu, dolayısıyla aslında bir anlamda daha güvenli bir döneme girilmiş olabileceği düşüncesinin çocuklara anlatılması gerektiği belirtiliyor.

 

Maraş saldırganı çocuğun aile ilişkisi

Söyleşinin önemli bir bölümü saldırıyı gerçekleştiren çocukların aile yapıları üzerinden yapılan değerlendirmelere ayrılıyor. Şanlıurfa’daki saldırganın kalabalık bir aileden geldiği, Kahramanmaraş’taki saldırganın ise eğitimli bir aileye sahip olduğu belirtiliyor. Ancak bu iki farklı profilin tek başına açıklayıcı olmadığı, asıl önemli olanın aile içindeki ilişkinin niteliği olduğu vurgulanıyor. Kahramanmaraş’taki olay üzerinden yapılan değerlendirmede, çocuk ile aile arasında nitelikli bir iletişimin bulunmadığı, çocuğun bilgisayar kullanımı, sosyal hayatı gibi konularda yeterli denetim ve rehberliğin olmadığı ifade ediliyor. Çocuğun uzun süre sosyalleşmeden kalmış olması, dijital dünyaya yoğun şekilde maruz kalması ve aile içi iletişim eksikliği gibi unsurların dikkat çektiği belirtiliyor. “Aile yabancılaşması” kavramı kullanılarak, modern aile yapısında bireylerin birbirinden kopuk yaşadığına dikkat çekiliyor.

 

Mağdur zorbalaşırsa…

Bu noktada en çarpıcı vurgulardan biri, “mağdurdan zorba çıkan çocuklar” meselesi oluyor. Araştırmalara göre en riskli grubun, önce zorbalığa maruz kalıp ardından zorba haline gelen çocuklar olduğu ifade ediliyor. Bu çocukların daha ağır psikolojik sorunlar yaşayabildiği ve daha tehlikeli davranışlar sergileyebildiği belirtiliyor. Kahramanmaraş’taki olayda da çocuğun aile içinde şiddet gördüğüne dair ifadelerin bulunmasının, bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiği dile getiriliyor.

 

Okullarda zorbalığa karşı alınabilecek önlemler

Okullardaki zorbalık konusu ise ayrı bir başlık olarak ele alınıyor. Zorbalığın yalnızca zorba ve mağdurdan ibaret olmadığı, asıl belirleyici olanın “seyirci” konumundaki öğrenciler olduğu ifade ediliyor. Seyircinin zorbanın yanında yer almasının zorbalığı güçlendirdiği, mağdurun yanında yer almasının ise zorbalığı zayıflattığı anlatılıyor. Bu nedenle öğretmenlerin sadece zorba ve mağdura değil, seyirci konumundaki öğrencilere de müdahale etmesi gerektiği vurgulanıyor. Öğrencilerin doğru davranışı seçmeleri için bilinçlendirilmesi ve doğru davranışın ödüllendirilmesi gerektiği ifade ediliyor.

 

Maraş saldırganı üzerinden engelliler suçlanıyor

Söyleşinin bir diğer önemli boyutu, saldırıların engellilikle ilişkilendirilmesi meselesi oluyor. Toplumda bu tür olayları anlamlandırmakta zorlanan insanların, durumu “otizm”, “şizofreni” gibi etiketlerle açıklamaya çalıştığı belirtiliyor. Bunun aslında bir tür “dışsallaştırma” mekanizması olduğu ifade ediliyor. Yani insanlar, “benim çocuğumdan böyle bir şey çıkmaz” diyebilmek için olayı kendilerinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Bu yaklaşımın hem yanlış hem de tehlikeli olduğu vurgulanıyor. Ayrıca bazı teşhislerin yaşla ilgili sınırlarının olduğu, örneğin belirli yaşlarda şizofreni tanısının konulamayacağı gibi teknik bilgiler de paylaşılıyor.

 

Zorunlu bir veli eğitimi şart

Programın son bölümünde çözüm önerileri üzerinde duruluyor. En önemli öneri, Türkiye’de ciddi ve zorunlu bir veli eğitimi programının hayata geçirilmesi gerektiği yönünde oluyor. Velilerin çocuk gelişimi, psikoloji ve davranış yönetimi konularında bilinçlendirilmesinin şart olduğu ifade ediliyor. Ayrıca bu eğitimlerin yüz yüze yapılmasının daha etkili olacağı belirtiliyor. Bunun yanında öğretmenlerin görüşlerinin daha güçlü şekilde desteklenmesi gerektiği, velilerin uzman görüşlerini reddetmesinin önüne geçecek mekanizmaların kurulması gerektiği dile getiriliyor.

Son olarak, sahadan somut bir örnek verilerek velilerin önyargılarının nasıl ciddi sorunlara yol açabildiği anlatılıyor. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite tanısı alan bir çocuğun ailesinin, doktorun önerdiği tedaviyi uygulamamakta ısrar ettiği ve bunun sonucunda çocuğun okulda ciddi davranış sorunları yaşadığı detaylı bir şekilde aktarılıyor. Bu örnek üzerinden, uzman görüşlerinin yok sayılmasının çocukların hayatını doğrudan olumsuz etkilediği vurgulanıyor.

Paylaş: