Posthümanizm Engellilik Çalışmalarına Ne Katar?
Bu söyleşide Doç. Dr. Zümre Gizem Yılmaz Eriş’in akademik yolculuğu, tiyatroyla kurduğu yaratıcı ilişki, posthümanizm ve ekoeleştiri alanındaki çalışmaları, Beşeri Bilimlerin 50 Rengi kitap serisinin ortaya çıkış öyküsü ve bütün bu kuramsal çerçevenin engellilik çalışmalarıyla nasıl buluşturulabileceği ele alınıyor.
Z. Gizem Yılmaz Eriş’in akademik yolculuğu
Söyleşinin ilk bölümünde Doç. Dr. Zümre Gizem Yılmaz Eriş kendi akademik serüvenini ayrıntılı biçimde anlatıyor. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Hacettepe Üniversitesi’nde tamamladığını, burada çok güçlü akademik figürlerle çalışma fırsatı bulduğunu ifade ediyor. Özellikle danışmanı Deniz Bozer’in tiyatro sevgisini pekiştiren kişi olduğunu, Neslihan Ekmekçioğlu gibi hocaların derslerinin de bu ilgiyi beslediğini söylüyor. Liseden itibaren amatör tiyatro topluluklarında yer aldığını, tiyatronun yaşamını yönlendiren temel damarlardan biri olduğunu vurguluyor. İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında ilerlerken tiyatronun da bu disiplin içinde bir uzmanlık alanı olarak var olabildiğini fark etmesinin, kendi akademik yönelimini netleştirdiğini anlatıyor. Bunun yanında Serpil Oppermann’dan aldığı derslerin, onun düşünsel dünyasında belirleyici bir kırılma yarattığını ifade ediyor. Ekoeleştiri ve posthümanizm gibi alanlarla tanışmasının uluslararası akademik çevrelerle ilişki kurma, yeni düşünme biçimlerine açılma ve özgüven kazanma anlamına geldiğini belirtiyor.
Bu noktada özellikle ilk yayın deneyimi üzerinde duruyor. Serpil Oppermann’ın yönlendirmesiyle yüksek lisans öğrencilerinin bir araya getirilerek hazırlanan Ekoeleştiri: Çevre ve Edebiyat başlıklı kitapta yer almasının, kariyerinin başındaki biri için çok önemli bir eşik olduğunu anlatıyor. Bu kitapta Yaşar Kemal ve orman yangınları üzerine bir bölüm yazdığını, o süreçte araştırma yapmanın, yazmanın ve sonunda somut bir ürün ortaya koymanın kendisine “biz de yazabiliyoruz” duygusunu kazandırdığını söylüyor. O dönem posthümanizm ve ekoeleştiri Türkiye’de henüz yeni yeni konuşulurken, temel kavramların Türkçeye nasıl çevrileceği üzerine aylarca süren tartışmalar yapıldığını; örneğin “agency” gibi kavramların nasıl karşılanacağı üzerine kolektif biçimde düşünüldüğünü anlatıyor. Bu tartışmaların yalnızca kelime seçmekten ibaret olmadığını, akademik terbiyeyi, fikir çoğulluğunu ve ortak bir dil oluşturma çabasını öğrettiğini vurguluyor.
Tiyatrodan posthümanizme
Daha sonra doktora sürecine ve kendi uzmanlaşma çizgisine gelen konuşmada, Yılmaz Eriş’in tiyatroyu ekoeleştiri, posthümanizm ve element felsefesiyle nasıl ilişkilendirdiği ayrıntılı biçimde açılıyor. Doktora tezinde Rönesans tiyatrosu, element felsefesi ve element ekoeleştirisi üzerine çalıştığını; Simon Estok’un ekofobi kuramını Rönesans metinlerine uyguladığını ve on iki kadar oyunu bu çerçevede incelediğini anlatıyor. Bu süreçte yalnızca edebiyat değil, felsefe, çevre düşüncesi ve antik çağ metinleriyle de yoğun bir ilişki kurduğunu söylüyor. Tales, Empedokles ve diğer kadim filozofların metinlerini okudukça, bugün yeni gibi görünen pek çok düşüncenin aslında çok eski kökleri olduğunu fark ettiğini belirtiyor. Posthümanizm, ekoeleştiri ve yeni maddecilik gibi çağdaş teorilerin dile getirdiği birçok meselenin, Sokrates öncesi filozoflarda ve antik düşüncede farklı biçimlerde zaten mevcut olduğunu fark etmenin kendisinde büyük bir zihinsel açılım yarattığını ifade ediyor. Jeffrey Cohen ve Lowell Duckert gibi isimlerin element ekolojileri üzerine çalışmalarıyla karşılaşmasının da bu yönelimi pekiştirdiğini anlatıyor.
Bu teorik hattın yalnızca akademik okumalarla sınırlı kalmadığını, tiyatro sahnesinde de somut karşılıklar bulduğunu söyleyen Eriş, tiyatro yönetmenliği ve oyunculuk deneyimlerini de bu çerçevede aktarıyor. Hacettepe’de asistanlık döneminde arkadaşlarıyla birlikte Caryl Churchill’in Vinegar Tom oyununu Türkçeye çevirip sahnelediklerini, bunun Türkiye’de ilk çeviri olduğunu ve bu çalışmanın kendileri için çok önemli bir deneyim olduğunu belirtiyor. Daha sonra Ankara Sosyal Sahne ile yaptığı çalışmalara değinerek özellikle Hamlet yorumu üzerinde duruyor. Bu uyarlamada Shakespeare’in Danimarka’sını bir çöplük krallığına dönüştürdüklerini, sahneyi plastik atıklarla doldurduklarını, oyuncuların çıplak ayakla oynadığını, ayaklarına kömür sürerek Rönesans dönemindeki kömür kirliliği ile günümüzün plastik krizini birbirine bağlamak istediklerini anlatıyor. O dönemde Londra’nın yoğun kömür tüketimi nedeniyle neredeyse bir iklim krizi yaşadığını, günümüzde ise benzer mantığın plastik kirliliği biçiminde devam ettiğini belirtiyor. Bu nedenle kömür ile plastik arasında tarihsel bir süreklilik kurduklarını, çevre krizinin biçim değiştirse de aynı insan merkezci zihniyetin ürünü olduğunu vurguluyor.
Bu Hamlet rejisinin estetik ve düşünsel ayrıntıları da söyleşide özel bir yer tutuyor. Sahnede klozetin tahta dönüştürülmesi, küvetin hayaletin ortaya çıktığı ve Ophelia’nın boğulduğu mekân olarak kullanılması, dört elementin oyuncular üzerinden temsil edilmesi gibi sahneleme tercihleri, Eriş’in element felsefesi ile tiyatroyu iç içe geçirme arzusunu gösteriyor. Hamlet’in nereye gitse onu takip eden dört figürün aslında dört elementi temsil ettiğini, oyun boyunca insanmerkezcilik arttıkça ve Hamlet’in zihni çözülmeye başladıkça bu elementlerin de yok oluşa sürüklendiğini anlatıyor. Böylece doğayı ve unsurları insan aklının yıkıcı merkeziliği altında eriyen varlıklar olarak sahneye taşıdığını söylüyor. Benzer biçimde Seneca’nın Thyestes oyununu Türkçeye çevirip sahnelemelerinden söz ediyor; bu eserin insanın canavarlaşma potansiyelini, adalet duygusunu ve intikam dürtüsünü nasıl sorguladığını örnekleyerek klasik metinlerin güncel etik sorunları düşündürme gücüne dikkat çekiyor.
Beşeri Bilimlerin 50 Rengi
Söyleşinin önemli eksenlerinden biri Beşeri Bilimlerin 50 Rengi kitap serisinin ortaya çıkış hikâyesi oluyor. Bu serinin tohumunun, Rosi Braidotti ve Maria Hlavajova’nın 2018’de yayımladığı Posthuman Glossary adlı kitapla atıldığını belirten Eriş, Serpil Oppermann’ın o dönemde Türkçede de böyle bir çalışmaya ihtiyaç olduğunu söylediğini hatırlatıyor. Pandemi döneminde Başak Ağın’ın bu fikri somutlaştırmak istemesiyle süreç başlıyor. Eriş, ilk aşamada gebelik ve annelik süreci nedeniyle projeye doğrudan dahil olamadığını, ilk ciltte bölüm yazarlığının bulunmadığını ancak daha sonra projenin büyümesi ve destek ihtiyacının ortaya çıkmasıyla editöryal sürece dahil olduğunu anlatıyor. Böylece Başak Ağın ile birlikte ilk cilt üzerinde kapsamlı bir çalışma yürütüldüğünü, farklı disiplinlerden gelen çok sayıda kişinin katkısıyla metinlerin baştan sona okunup düzenlendiğini, Sinan Akıllı’nın da seri editörü olarak süreçte yer aldığını belirtiyor.
İlk cildin yayımlanmasının ardından ciddi yankı uyandırdığını, çünkü kitapta yapay zekâ etiğinden biyopolitiğe, spekülatif düşünceden ekofobiye kadar Türkçede daha önce pek konuşulmamış çok sayıda kavram ve yaklaşımın yer aldığını söylüyor. İlk başta yorgunluk nedeniyle bir daha benzer bir projeye girişmek istemediklerini, ancak tartışılacak daha pek çok kavramın varlığının kısa sürede ikinci cildi zorunlu hale getirdiğini anlatıyor. Özellikle kendi çalıştığı “posthuman zaman” gibi başlıkların, yeni bir cilde ihtiyaç doğurduğunu belirtiyor. Böylece ikinci cilt, Fatma Aykanat’ın seri editörlüğünde Kapadokya Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanıyor. Bu seride hem sanatçıların hem teorisyenlerin hem de akademi dışından bu alanlarda çalışan kişilerin yer aldığını ifade ediyor. Bu yönüyle serinin kolektif üretimin, disiplinlerarası düşüncenin ve kuşaklar arası akademik temasın örneğini sunan bir çalışma haline geldiğini söylüyor.
Beşer nedir?
Kitabın başlığındaki “beşer” ve “renkler” kavramı da söyleşinin merkezine yerleşiyor. Zümre Gizem Yılmaz Eriş, “beşer” kavramını açıklarken önce hümanizmin tarihine, özellikle de Rönesans hümanizmine dönüyor. Posthümanizmin çoğu zaman Rönesans hümanizminin bir eleştirisi olarak görüldüğünü kabul etmekle birlikte, Rönesans’a fazlasıyla haksızlık edildiğini düşündüğünü söylüyor. Ona göre Rönesans hümanizmi insanı merkeze koysa da, bu dönem sadece kibirli bir insan yüceltmesiyle açıklanamaz. O çağda ana dilde metinlerle karşılaşmanın, kitapla ve akılla yeni bir ilişki kurmanın yarattığı büyük zihinsel dönüşümün anlaşılması gerektiğini belirtiyor. Ayrıca o dönemin düşüncesinde yalnızca insanın değil, hayvanların ve bitkilerin de ruh sahibi kabul edildiğini; asıl meselenin insanın özgür iradesi nedeniyle daha üstte konumlandırılması olduğunu söylüyor. Yine de zamanla bu öğretinin içindeki alçakgönüllü bilgelik boyutunun unutulduğunu, “sapienta”nın yalnızca bilgi değil aynı zamanda insaniyet ve olgunluk anlamına geldiğinin gözden kaçtığını vurguluyor. Bugünkü krizin de tam burada, insanın bilgeliği kibirle karıştırmasında ortaya çıktığını düşünüyor.
Posthümanizm nedir?
Buradan posthümanizme geçen Eriş, bu yaklaşımın insana “dünyanın mutlak efendisi” olmadığı gerçeğini yeniden hatırlattığını dile getiriyor. İnsan bedeninin kapalı, değişmez ve mutlak sınırlara sahip bir yapı olmadığını; aksine geçirgen, akışkan ve sürekli etkileşim içinde olan bir oluş olduğunu söylüyor. Nefes alıp vermekten toprağa, suya, havaya ve diğer canlılara temas etmeye kadar her şeyin bu geçirgenliği gösterdiğini, dolayısıyla “beşer” dediğimiz şeyin durağan bir öz değil, ilişkiler içinde kurulan bir oluş hali olduğunu belirtiyor. Bu nedenle beşeri bilimlerin de değişmesi gerektiğini, Rönesans’taki, Viktorya çağındaki ya da modernist dönemdeki beşeri bilim anlayışının bugünün insanını açıklamaya yetmeyeceğini savunuyor. Buradaki “renkler” ise tam da bu çeşitliliği, disiplinler arası geçişleri, farklı bakış açılarını ve insanın çoklu ilişkilenme biçimlerini karşılıyor. Çevreci, dijital, tıbbi ya da başka türden posthüman yönelimlerin birbirinden kopuk olmadığını; tam tersine bütün disiplinlerin iç içe geçtiği, tarihte de böyle olduğu görüşünü savunuyor. İbn Sina ve Şerafeddin Sabuncuoğlu örnekleri üzerinden, bir metni ya da kişiyi yalnızca tek bir disipline yerleştirmenin ne kadar yetersiz olduğunu gösteriyor. Sabuncuoğlu’nun Anadolu halkı için Osmanlı Türkçesiyle yazması ve okuma yazma bilmeyenler için minyatürlerden yararlanması, onun gözünde tam anlamıyla disiplinlerarası ve halk yararını gözeten bir yaklaşım olarak öne çıkıyor.
İnsan bedeninin sınırları var mıdır?
Söyleşinin en yoğun felsefi bölümlerinden biri insan bedeninin sınırları üzerine kurulu tartışma oluyor. Eriş, insanın sabit ve sınırları net çizilmiş bir varlık olmadığını, maddesel döngülerin parçası olduğunu vurguluyor. Öldükten sonra toprağa, ota, süte, başka canlıların bedenine karışan bir maddesel süreklilik içinde var olduğumuzu söyleyerek, insanın kendisini ölümsüz ve ayrıcalıklı bir özne gibi kurma çabasını sorguluyor. Yaşlanma karşıtlığından bedeni sürekli kontrol altında tutma arzusuna, anti-aging söyleminden bedensel arzuların baskılanmasına kadar uzanan örneklerle insanın bedeninden rahatsız olmuş gibi davrandığını belirtiyor. Ona göre posthümanizm, bu beden nefretini ve mutlak akıl idealini bozarak insanın kırılgan, geçici ve maddesel bir varlık olduğunu kabul etmeye çağırıyor.
Vitruvius adamı ve engellilik
Bu bağlamda Rönesans’ın ikonik görsellerinden biri olan Vitruvius Adamı da engellilik açısından yeniden okunuyor. Eriş, Leonardo da Vinci’nin Vitruvius Adamı çizimini doğrudan kötü niyetli bir ürün olarak görmediğini, ancak tarihsel etkileri itibarıyla bu figürün “mükemmel insan” ideali yaratmış olduğunu söylüyor. Kare ile daire arasında konumlanan, fiziksel dünya ile ilahi dünya arasında köprü kuran, erkek, fit, Avrupalı ve engelsiz beden olarak tasvir edilen bu figürün, dolaylı biçimde kadınları, Avrupalı olmayanları, farklı bedenleri ve engelli bedenleri dışarıda bıraktığını savunuyor. Böylece mükemmellik ölçüsünün beyaz, erkek, sağlıklı ve orantılı beden üzerinden kurulmasının, sömürgecilikten toplumsal cinsiyet eşitsizliklerine kadar pek çok ayrımcılığı beslediğini belirtiyor. Engellilik açısından bakıldığında ise bu figür, “normal” ve “ideal” beden düşüncesini merkezileştirerek, diğer bedenleri ikincilleştiren bir görsel mirasa dönüşüyor.
Görmemerkezcilik
Bu tartışma, görmemerkezcilik ve gerçeklik meselesiyle daha da derinleşiyor. Eriş, Sokrates ve Platon’dan gelen bazı düşünsel mirasların görmeyi ayrıcalıklı bir algı biçimi olarak yücelttiğini, hatta hakikate ulaşma yollarının çoğu zaman görme metaforlarıyla anlatıldığını söylüyor. İngilizcede “I see” ifadesinin “anlıyorum” anlamında kullanılması ya da “point of view” gibi deyimlerin düşünceyi görsel bir çerçeveyle anlatması, bu görmemerkezci kültürün güncel dildeki izleri olarak değerlendiriliyor. Bu durum engellilik açısından kritik bir soruyu doğuruyor: Eğer hakikat, ilahilik, bilgi ya da kavrayış büyük ölçüde görme üzerinden kuruluyorsa, görmeyen bedenler bu kuramsal evrende nereye yerleştiriliyor? Eriş, bu sorunun kadim düşünce mirasının yeniden sorgulanması gerektiğini gösterdiğini düşünüyor. Aynı zamanda bedene güvenmeyen ama bedensel duyular aracılığıyla algılanan şeyi “gerçek” sayan geleneksel düşüncede bir çelişki bulunduğunu da vurguluyor.
Görme engellilerin dünyayı algılayış biçimleri
Bu noktada sohbet doğrudan engellilik çalışmalarına bağlanıyor. Görme engellilerin dünyayı betimleme, işitme, dokunma ve başka duyusal yollarla kavrama biçimlerinin, klasik anlamda “görerek bilme” varsayımını sarsan güçlü örnekler sunduğu ifade ediliyor. Bir görselin insandan ya da yapay zekâdan gelen betimlemeyle aktarılması halinde, araya bir aracının girmesi ve alımlayıcının da onu kendi deneyimiyle yeniden kurması, algının ne kadar katmanlı ve dolaylı olduğunu gösteriyor. Böylece tek, saf, doğrudan ve ayrıcalıklı bir algı biçimi olduğu varsayımı zayıflıyor. Bu tartışma, posthümanizmin engellilik çalışmalarına sağlayabileceği en önemli katkılardan birine işaret ediyor.
Posthüman engellilik çalışmaları
Zümre Gizem Yılmaz Eriş’e göre şimdiye kadar engellilik çalışmalarında daha çok sosyal ve kültürel boyutlar ön plandaydı. Haklar, vatandaşlık, toplumsal statü, kamusal katılım ve sosyal dışlanma gibi meseleler haklı olarak temel tartışma alanlarını oluşturuyordu. Ancak posthümanizm, meseleyi bedensel ve maddesel düzleme daha güçlü biçimde taşıyor. Bu da yalnızca “engelliler toplumda hangi haklara sahiptir?” sorusunu değil, bedenin kendisinin nasıl anlaşıldığını, duyuların hiyerarşisinin nasıl kurulduğunu, normalliğin nasıl üretildiğini ve insanmerkezci düşüncenin hangi bedensel formları dışarıda bıraktığını da tartışmayı mümkün hale getiriyor. Böylece posthümanizm engellilik çalışmalarına yeni bir kuramsal başlangıç, yeni bir tartışma hattı ve yeni bir kavramsal alan açıyor.
Kızılgerdan kuşu ve engellilerin yetenekleri
Bu düşünce çizgisi, söyleşide verilen kızılgerdan kuşu örneğiyle daha somut ve çarpıcı hale geliyor. Yeryüzünün manyetik alanını hissederek göç yolunu bulan bu kuş, insanın algı kapasitesini mutlak ölçü sayan yaklaşımı sarsan bir örnek olarak kullanılıyor. İnsanların çoğu zaman başkalarına “sen bunu yapamazsın” derken, yaşamın özündeki farklı algı ve varoluş biçimlerini görmezden geldiği söyleniyor. Kuşun yön bulma biçimi, insan dışı varlıkların da dünyayı kendi özgül kapasiteleriyle kavradığını; dolayısıyla yeti, bilgi ve farkındalık ölçülerinin tek bir norm üzerinden kurulamayacağını düşündürüyor. Bu örnek, engellilik bağlamında da önem kazanıyor. Çünkü bazı duyusal ya da bedensel farklılıkların eksiklik olarak değil, farklı biçimde işleyen bir dünyayla ilişki kurma kapasitesi olarak ele alınması gerektiği fikrini güçlendiriyor. Meme kanserinin dokunarak erken teşhisi gibi bazı örnekler üzerinden, farklı bedenlerin ve duyusal örgütlenmelerin toplumsal yaşam içinde özgün katkılar sunabileceğine dikkat çekiliyor.
Posthümanizm, kadim geleneklerin günümüze aktarımıdır
Söyleşinin son bölümünde, bütün bu kuramsal ve tarihsel tartışmalar daha kapsayıcı bir insanlık anlayışına bağlanıyor. Posthümanizmin yalnızca Batı’da üretilmiş bir teori olmadığı, her ne kadar güncel kavramsallaştırmaları büyük ölçüde Batılı akademisyenlerden gelse de, dünyanın farklı kültürlerinde, kadim geleneklerinde ve düşünce miraslarında benzer duyarlılıkların çok daha eski dönemlerden beri bulunduğu vurgulanıyor. Aşık Veysel’den Mevlana’ya, antik filozoflardan Osmanlı hekimlerine kadar uzanan örnekler, bu düşünme biçiminin evrensel ve çoğul bir damar taşıdığını gösteriyor. Program, herkesin kabının farklı olduğunu, herkesin kendi rengini kendi kabına göre taşıdığını anlatan Mevlana sözüyle sonlandırılıyor.
