|

İnsanlar Neden Ayrımcılık Yapar? Prof. Dr. Kenan Çayır İle Engellilik, Ayrımcılık Ve Sağlamcılık Üzerine

 

Bu söyleşi, Emre Taşgın’ın İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Kenan Çayır ile yaptığı ve ayrımcılığın kökeninden engellilik alanındaki güncel tartışmalara uzanan kapsamlı bir sohbeti temel alıyor.

Ayrımcılığın kökeni
Söyleşinin ana ekseni “insanlar neden ayrımcılık yapar?” sorusu etrafında şekilleniyor. Kenan Çayır, bu sorunun saatlerce konuşulabilecek kadar geniş olduğunu söyleyerek işe tarihsel bir çerçeveyle başlıyor ve temel bir tanım veriyor: Bir kişi, yalnızca bir gruba mensup olduğu ya da o grubun üyesi olarak algılandığı için eşitsizlik yaratan bir muameleyle karşılaşıyorsa, bunun adı ayrımcılıktır. Bu tanımın altını çizerek, ayrımcılığı bireysel bir “kötülük” veya tek tek insanların keyfi davranışı gibi değil, eşitsizlik üreten toplumsal bir mekanizma olarak konumlandırıyor. Ardından kritik bir noktaya geliyor: “Ayrımcılık” dediğimiz şey, insanlık tarihinin başından beri aynı şekilde adı konmuş ve tartışılmış bir olgu değil; tam tersine, bu kavramı bir davranış biçimi olarak tanımlayıp “ayrımcılık” diye adlandırmamız oldukça yeni. Çayır’a göre, insanın doğuştan eşit olduğu fikri de yeni; hatta bugün bile kâğıt üzerinde kabul edilmiş olsa da hayata geçirme konusunda ciddi eksikler var ve gidişat otomatik biçimde “hep daha iyiye” gitmiyor. Siyasete, toplumsal gelişmelere, dönemsel kırılmalara bağlı olarak eşitlikçi kazanımların zayıflayabildiğini, hatta geriye gidişlerin de mümkün olduğunu söylüyor.

Bugün ayrımcılık dediğimiz şeyler 100 yıl önce öyle değildi
2026’dan geriye bakıldığında, 100 yıl önce kadınların oy hakkının olmadığını hatırlatıyor ve o dönemlerde buna “ayrımcılık” denmediğini, çünkü eşitsizliğin doğal ve yerleşik kabul edildiğini anlatıyor. Çayır’a göre eşitsizliğin adını “ayrımcılık” olarak koyup mücadele alanı haline getiren şey toplumsal hareketler; özellikle kadın hareketi, feminist mücadele, eşitlik talebini büyütüp ayrımcılık kavramını kamusal bir kavga başlığına dönüştürüyor. Bu yüzden ayrımcılık çalışmaları da büyük ölçüde 20. yüzyılda gelişiyor; özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında, 1960’lar ve 70’lerde yoğunlaşıyor ve hâlâ devam eden bir araştırma alanı olarak sürüyor.

II. Dünya Savaşı bir kırılma anıdır
Taşgın, II. Dünya Savaşı sonrası ayrımcılık tartışmalarının neden daha belirginleştiğini sorunca, Çayır kırılma noktası olarak Holocaust’u ve Nazi dönemindeki kitlesel yok etme politikalarını hatırlatıyor. Burada yalnızca Yahudilerin değil; engellilerin, Romanların ve “saf Alman” sayılmayan farklı grupların hedef alındığını vurguluyor. Bilimsel ve endüstriyel ilerleme anlatılarının ortasında, Avrupa’nın merkezinde milyonlarca insanın sistematik biçimde yok edilmesi, ayrımcılığı anlamaya dönük güçlü bir sarsıntı ve sonrasında yoğun kuramsal arayışlara yol açıyor.

İstatistik ve ayrımcılık ilişkisi
Sohbet, istatistik biliminin kurucularından Francis Galton üzerinden modern devlet, nüfus ve “öjeni” tartışmasına bağlanıyor. Taşgın, “güçlünün hayatta kalması”, kimlerin üreyebileceği/üreyemeyeceği fikri üzerinden ayrımcılık ile istatistik arasındaki bağı soruyor. Çayır, “statistics” kelimesinin içindeki “state” (devlet) çağrışımına dikkat çekerek modern ulus-devletin nüfusu sayma, sınıflandırma, kontrol etme biçimlerine işaret ediyor. Ulus-devletlerin belli bir etnik kimlik üzerine kurulması, nüfus yönetimi pratikleri, bazı grupların dışarıda bırakılması ve kimi dönemlerde dezavantajlılaştırılmış grupların üremesine dair müdahaleci politikalar, ayrımcılığın modern devletleşme ve modernleşme süreçleriyle nasıl iç içe geçtiğini gösteren bir bağlam olarak anlatılıyor. Ayrımcılığı anlamak için yalnızca bireylerin niyetine değil, devletin ve toplumun kurduğu sistemlere bakmak gerekiyor.

Tarihte engellilerin algılanış biçimleri
Bu noktadan sonra söyleşi engellilik alanına doğru özelleşiyor. Çayır, tarihin farklı dönemlerinde engelliliğin çok farklı şekillerde algılandığını söylüyor ve Osmanlı sarayında cücelerin “soytarı kadrosu” gibi eğlence amaçlı istihdam edildiğini, buna karşılık sağır kişilerin de bazı alanlarda (örneğin gizli görüşmeler) avantaj sayılan özellikleri nedeniyle görevlendirilebildiğini hatırlatıyor. Yani engellilik, tarih boyunca tek yönlü bir dışlanma ya da tek biçimli bir muamele üzerinden okunmuyor; kimi zaman aşağılanma, kimi zaman yüceltme, kimi zaman da belirli bir işlev üzerinden “kullanışlılık” gibi çerçeveler devreye giriyor. Ancak Çayır, modern dönemin yükselen kapitalizm ve sanayi düzeniyle birlikte “sağlam/çalışabilir beden” idealinin güçlendiğini; fabrikaya giden, üretim temposuna uyum sağlayan “sağlam” işçi modelinin norm haline geldiğini anlatıyor. Bu normun dışında kalan bedenler ve zihinler “eksik-kusurlu” kategorisine itiliyor ve engellilik modern dönemde bu düzenle uyumsuz bir kategori gibi kurgulanıyor.

Engelliler tek tip değil
Çayır’a göre “Engelliler” diye tek bir homojen gruptan söz etmenin kendisi de sorunlu; çünkü engellilik heterojen bir deneyim alanı. Görme engellilerin, işitme engellilerin, tekerlekli sandalye kullanıcılarının, farklı düzeylerde destek ihtiyacı olan bireylerin hayatla kurduğu ilişki, imkânları ve karşılaştığı bariyerler aynı değil. Dezavantajlı grupları homojen görmek, kadınları, göçmenleri ya da engellileri tek bir deneyimmiş gibi okumak, tartışmayı eksik ve hatalı bir yere çekiyor. Dolayısıyla gerçek eşitsizlikleri konuşabilmek için farklılıkları “tek kalıba” sokmadan, katmanlı biçimde görmek gerekiyor.

Engellilik hareketi ne zaman başladı?
Engellilik hareketinin dönüştürücü etkisi de söyleşide geniş yer buluyor. Çayır, 1970’ler ve 80’lerde özellikle İngiltere ve Amerika’da güçlenen “sakat hareketi/engelli hareketi”nin sokaklara çıkarak “Biz olmadan bizim için asla” sloganıyla kapsayıcılık talep ettiğini anlatıyor. Bu hareketin, engellilerin otobüslere binebilmesinden eğitimde kapsayıcılığa, özel kurumlara kapatılmaya itirazdan sosyal hayata katılıma kadar pek çok alanda dönüşüm başlattığını söylüyor. Türkiye’de de son yıllarda engelli hareketinin ciddi yol aldığını ve önümüzdeki 10 yılda büyük dönüşümlerin yaşanabileceğini, bu dönüşümde aktivistlerin rolünün çok belirleyici olduğunu ifade ediyor. Taşgın, modern dönem öncesinde engellilerin ayrımcılığa uğrayıp uğramadığını sorunca Çayır “o dönemlerde buna ayrımcılık denmiyordu” çizgisini tekrar açıyor. Çünkü köleliğin, sınıfsal hiyerarşinin, soyluluk-köylülük gibi doğuştan statülerin doğal kabul edildiği bir dünyada, eşitsizliğin kendisi “normal” sayılıyor. Ayrıca kırsal toplumlarda engellilerin kimi zaman hayatın içinde daha kolay yer bulabildiğini, kentleşmenin ve modern düzenin kimi açılardan hayatı daha zorlaştırabildiğini söylüyor. Bu, engelliliğin deneyiminin mekân ve toplumsal örgütlenme biçimiyle de ilişkili olduğunu gösteren bir başka bağ oluyor.

Ayrımcılığın pozitifi olur mu?
Söyleşinin bir diğer güçlü hattı, “pozitif ayrımcılık” tartışması üzerinden ilerliyor. Çayır, ayrımcılık literatüründe “pozitif ayrımcılık” kavramını artık daha az kullandıklarını, çünkü ayrımcılığın “pozitifi-negatifi” gibi bir ayrımın sorunlu olduğunu söylüyor ve bunun yerine “özel önlem” kavramını öneriyor. Özel önlemleri de ikiye ayırıyor: kalıcı özel önlemler ve geçici özel önlemler. Rampayı kalıcı özel önleme örnek veriyor; çünkü bu tür düzenlemeler bir defalık değil, sürekli var olması gereken erişilebilirlik koşulları ve sadece engelliler için değil, bebek arabası kullanan ebeveynler, yük taşıyanlar gibi farklı gruplar için de yaşamı kolaylaştırıyor. Geçici özel önlem örneği olarak ise istihdam kotası gibi uygulamaları tartışıyor. Bazı gruplar toplumsal hayata ve iş hayatına zaten giremediği için, güçlenene ve temas artana kadar geçici düzenlemeler gerekli olabilir; bunu “kayırmacılık” gibi değil, yapısal eşitsizliği dengeleyici bir araç olarak görüyor.
Bu bölüm, evrensel tasarım kavramıyla derinleşiyor. Çayır, mimariden dijital dünyaya uzanan bir hatla, “sadece bir gruba yönelik” gibi görünen birçok düzenlemenin aslında herkese yarar sağlayan bir tasarım mantığına dönüşebileceğini anlatıyor.

Özel gereksinimli ifadesi neye yol açıyor?
Söyleşi, Türkiye’de yaygınlaşan “özel gereksinimli”, “özel insan” gibi ifadelerin de risklerini tartışıyor. Taşgın, “engelli” kelimesinden kaçınmak için kullanılan bu ifadelerin kişileri “özel” diye etiketleyip daha da ayrıştırabileceği kaygısını dile getiriyor. Çayır, “özel gereksinimli” ifadesinde gerçekten bir sorun gördüğünü, çünkü herkesin zaten farklı gereksinimleri olduğunu söylüyor. Hamilelik, yaşlılık, ana dil farklılığı, nöroçeşitlilik gibi pek çok değişkenin sınıf ortamında bile sürekli bir heterojenlik yarattığını; eşitliğin herkese aynı davranmak değil, herkesin farklı ihtiyacına eşit ciddiyetle yaklaşmak olduğunu vurguluyor. Bunun, “şekli eşitlik” değil “maddi eşitlik” anlayışı olduğunu söylüyor. Ayrıca “melekleştirme” ya da “şeytanlaştırma” gibi iki uçlu kalıp yargıların, engellilik algısında da üretildiğini; “özel çocuk”, “melek” gibi yüceltici görünen söylemlerin bile uzun vadede dışlayıcı bir sonuç üretebileceğini hatırlatıyor.

Mavi kapak kampanyaları neden zararlı?
Çayır, sosyoloji birinci sınıf dersinde engellilik konusunu birkaç hafta işledikten sonra yıl sonunda öğrencilere “en etkili hafta hangisiydi?” diye sorduğunda, birçok öğrencinin “engellilik haftası” dediğini anlatıyor. Üstelik bu öğrenciler engelli öğrenciler değil; ancak “hiç bilmiyormuşuz” diyerek sağlamcılık kavramını, yardım temelli ve hak temelli yaklaşım farkını, yıllarca kapak toplama gibi pratiklerin aslında nasıl bir muhtaçlık imgesi ürettiğini fark ettiklerini söylüyor. Kapak toplama örneği üzerinden, iyi niyetli görünen kampanyaların bile engellileri sürekli yardıma muhtaç bir grup gibi konumlandırabildiğini; bunun da kültürel olarak sağlamcı bir algıyı beslediğini hatırlatıyor. Çayır’a göre engellilik tartışması sadece “engellilik” tartışması değil; normalliği, tasarımı, toplumsal ihtiyaç çeşitliliğini, kapsayıcı dili ve eşitlik tahayyülünü tartışmaya açtığı için son derece dönüştürücü.

Engelliler normalliğe meydan okuyor
Söyleşi, engellilik tartışmasının normalliğe meydan okuyan bir boyutu olduğu fikriyle daha da derinleşiyor. Engelli hareketinin “normal” diye öğretilen eşitsizlikleri sarstığını; bunun da başka dezavantajlı gruplara alan açabildiğini söylüyorlar. Burada kesişimsellik kavramı devreye giriyor. Engellilik tek başına ele alınamaz; engelli ve kadın olmak, engelli ve yaşlı olmak, sınıfsal konum, yaş, cinsiyet gibi katmanlar deneyimi değiştirir. Çayır, kimlikleri “soğan zarı” gibi düşünmeyi öneriyor; katman katman açıldıkça farklı kimlik boyutlarının ortaya çıktığını ve ayrımcılığı anlamanın bu katmanlı bakışı gerektirdiğini vurguluyor.

Batı ve doğu arasında engelliliğe bakış farkları
Taşgın, engellilik modelleri tartışmasına geçerek tıbbi model, sosyal model gibi kavramların batıdan doğduğunu; doğu toplumlarının ya da güney yarımküre ülkelerinin deneyimlerini her zaman tam açıklayamadığı yönündeki eleştirileri gündeme getiriyor. Engelliliğin oluşumunun farklı coğrafyalarda savaş, açlık, yoksulluk gibi koşullarla şekillendiğini; kimi yerlerde mücadelenin “hayatta kalma” düzeyinde seyrettiğini ve bunun model tartışmalarını farklılaştırdığını anlatıyor. Çayır, bir yandan “toplumsal bağlam” vurgusunu tekrar ederek Türkiye’deki gerçekliklerin farklı olduğunu, yoksulluğun ve altyapı eksiklerinin önemli olduğunu kabul ediyor; diğer yandan hak, eşitlik, adalet gibi kavramların evrensel bir çekirdeği olduğunu ve tamamen “bize uymaz” diye kenara itmenin problemli olabileceğini söylüyor. Ayrıca dekolonizasyon eleştirilerinin de kimi zaman batının içinden, örneğin siyah kadın aktivistlerin feminist harekete yönelttiği eleştirilerle geliştiğini hatırlatarak “batı-doğu” ayrımının kendisinin de tartışmalı bir çerçeve olabileceğini ima ediyor. Çayır’a göre asıl mesele, her ülkenin bağlamına göre mücadele yollarının ve önceliklerin değişebileceğini görmek; ama hedefin farklılıklarla eşit ve adil bir dünyaya yaklaşmak olduğunu unutmamak.
Bu hedefi somutlaştırmak için Çayır, Norveç’te yaşadığı bir örneği anlatıyor. Bir grup Norveçli öğrenci Türkiye sosyolojisi dersi dinlemeye geliyor; grupta sağır bir öğrenci var ve onun için ders materyalleri önceden isteniyor. Derste üç farklı işaret dili çevirmeni dönüşümlü olarak çeviri yapıyor. Çayır, bu kadar kapsamlı desteği görünce “kaç kişisiniz?” diye soruyor ve Norveç’te sağır bir öğrencinin yurt dışına çıktığında üç çevirmenle seyahat etme hakkı olduğunu öğreniyor. Bu örneği, Türkiye’de yaklaşık otuz yıldır üniversitede ders verdiğini ve üniversiteye gelebilmiş sağır öğrenciye neredeyse hiç rastlamadığını söyleyerek tamamlıyor. Çayır’a göre böyle bir düzenleme “Norveç’e has bir lüks” değil; Türkiye’de de mümkün olmalı ve bunun adı hak temelli bir eşitlik düzeni.

Sağlamcılığa karşı durmak, kapsayıcılığı yaygınlaştırmak
Söyleşinin son kısmında, sağlamcılık ve kapsayıcı dil üzerine güçlü bir kapanış yapılıyor. Çayır, Türkiye’de sağlamcılığın hâlâ yeterince bilinmediğini; buna rağmen günlük hayatta sağlamcı ifadelerin çok yaygın kullanıldığını söylüyor. Çayır, engellilik konusunu yaymanın yalnızca engelliler için değil, çok farklı gruplar için daha eşit ve refah içinde yaşayabilecekleri toplumlar üretmeye katkı sağlayacağını ifade ediyor.

Paylaş: