Harry Potter, Engellilik ve Toplumsal Güç İlişkileri
Harry Potter evreninin ilk iki kitabı üzerinden engellilik, ayrımcılık, psikoloji, güç ilişkileri ve hak temelli yaşam mücadelesini bir araya getiren bu söyleşi, fantastik edebiyatın “gerçeğe davet” olduğunu gösteriyor. Söyleşinin konuğu Psikolojik Danışman Ayşegül Taşgın.
Ayşegül, Harry Potter’ın en sevdiği kitap serilerinin başında yer aldığını söylüyor. Ama asıl amaç, fantastik edebiyatın “gerçek dışı ve kaçış” olarak küçümsenmesine itiraz etmek. Ayşegül’e göre Harry Potter gibi fantastik eserler gerçek hayatla güçlü bağlar kuruyor; psikoloji, ayrımcılık, engellilik, güç ilişkileri, zorbalık ve toplumsal düzen gibi temaları büyülü bir anlatı üzerinden görünür kılıyor. Bu nedenle söyleşinin, hem Harry Potter okurlarına hem de engellilik ve insan hakları odağında düşünen izleyicilere hitap edeceği vurgulanıyor. Söyleşide odak, serinin ilk iki kitabı olan “Harry Potter ve Felsefe Taşı” ile “Harry Potter ve Sırlar Odası”’na indirgeniyor.
Düşler dünyası mı, gerçekler mi?
İlk alıntı olarak “Düşler dünyasına dalıp gerçek dünyayı yaşamayı unutmak doğru değildir” sözü ele alınıyor. Bu sözün Dumbledore tarafından söylendiği ve bağlamının “aynada arzular” motifi olduğu anlatılıyor. Aynanın, kişinin en büyük arzusunu göstererek onu kendine bağımlı hale getirmesi, büyülü bir nesne gibi görünse de aslında çok “gerçek” bir psikolojik durumun alegorisi olarak yorumlanıyor. Ayşegül’e göre burada fantastik edebiyat, okuru kaçışa değil, tam tersine gerçeğe davet ediyor. Emre, bu alıntının engellilik deneyimiyle nasıl kesişebileceğini kendi yorumuyla açıyor. Bazı kişilerin “bir gün iyileşirim” hayaline takılıp anı kaçırabildiğini, sürekli tedavi arayışının yaşamı ertelemeye dönüşebildiğini söylüyor. Bu düşünce, aynanın başındaki Harry’nin sürekli “olmasını istediği” hayatı izlemesiyle paralel kuruluyor. Emre, tedavi arayışını doğal bulduğunu ama bunun yaşamı ertelemeye dönüşmemesi gerektiğini vurguluyor; “bastonunla şimdi çık, hayatı şimdi kur” fikrini öne çıkarıyor. Böylece söyleşi, engellilik bağlamında “umut” ile “erteleme” arasındaki ince çizgiyi tartışmaya açıyor.
Kendin olmak
Ardından “Kendin ol yeter” alıntısı gündeme geliyor. Ayşegül, Harry’nin büyü dünyasına ilk adım atarken yaşadığı kaygı ve belirsizliğin herkesin yeni ortamlarda hissettiği endişeye benzediğini söylüyor. Bu sözün, kişinin kimliğini başkalarının beklentileriyle değil kendi varoluşuyla kurması gerektiğini hatırlattığını savunuyor. Emre bu noktayı daha sert, toplumsal bir örnekle derinleştiriyor. Engelli bireylerin “gören gibi davranma” baskısına maruz kalabildiğini, “sen kör gibi değilsin” gibi sözlerin kimi zaman övgü sanılıp içselleştirilebildiğini, hatta bazı kişilerin bu beklentiyi karşılamak için doğal davranışlarını bastırdığını anlatıyor. Beden dili eğitimleri örneğini vererek bazı kalıpların “evrensel doğru” gibi aktarılmasının, kişinin özgünlüğünü silikleştirebileceğini söylüyor.
İyi, kötü ve güç
Sonraki alıntı “İyi ya da kötü diye bir şey yoktur; güç vardır sadece” sözü. Bunun Voldemort tarafından söylendiği belirtiliyor. Emre, bu sözün günümüz dünyasındaki iktidar ilişkilerini anlattığını savunarak, gücü olanların yanlışlarının örtülebildiğini, küçük suçların ağır cezalandırılırken büyük suistimallerin meşrulaştırılabildiğini, hiyerarşik düzenin “iyi-kötü” ayrımını eğip bükebildiğini söylüyor. Ayşegül ise bunun “güce tapan” bir karakterin cümlesi olduğunu vurgulayarak karşı bir okuma yapıyor. Dünya böyle işliyor olabilir ama kitap, okura bir seçim alanı açıyor ve “güçlü olmak mı, iyi olmak mı” sorusu üzerinden insanı kendi değerlerini inşa etmeye zorluyor.
Gerçeklerle yüzleşmek
Bu güç tartışmasının ardından “Her şeyin gerçek adını söyle. Bir şeyin adından korkarsan kendisinden daha çok korkmaya başlarsın” sözü gündeme geliyor ve bunun da Dumbledore’a ait olduğu söyleniyor. Burada sohbet, doğrudan “korku” meselesine bağlanıyor. “cin” demeyip “üç harfli” demek, Voldemort demeyip “kim olduğunu bilirsin sen” demek gibi ifadelerle gerçek isimlerden uzaklaşmanın yarattığı korku vurgulanıyor. Benzer biçimde, engellilikten korkan toplumun doğrudan sözcüklerden kaçabildiği; “kör” demek yerine dolambaçlı, rahatlatıcı ama gerçekte korkuyu büyüten ifadeler üretilebildiği dile getiriliyor. Emre, kişinin kendini nasıl adlandırdığının bir “güç” meselesi olduğunu savunuyor ve başkalarının dayattığı kalıplarla kendini ifade etmenin tehlikesini anlatıyor. Bu noktada “özel gereksinimli” ifadesine eleştiri getiriyor. Bu ifadenin, temel hak taleplerini “özel” bir lütuf gibi konumlandırabileceğini, erişilebilirliğin bir ayrıcalık değil hak olduğunu görünmezleştirebileceğini söylüyor.
İlk kurbanlar, en suçsuzlardır
Bir diğer alıntı “İlk kurbanlar hep en suçsuz olanlardır” üzerinden zorbalık ve istismar tartışılıyor. Ayşegül, bunun kitapta Voldemort’un hayatta kalmak için bir tek boynuzlu atın kanını içmesi bağlamında söylendiğini aktarıyor. Buradan “güçsüz olana yönelen şiddet” fikrine geçiliyor. Ayşegül, zorbalık, ihmal ve istismarın en çok güçsüz görülen kişilere yöneldiğini; bunun yalnızca engellilikle sınırlı olmadığını, çocuklar, kadınlar, iş yerinde mobbinge uğrayanlar gibi birçok grup için geçerli olduğunu söylüyor. Emre de Türkiye’deki öğretmen örneğiyle bunu somutlaştırıyor. Sınıf yönetimi sorunu yaşayan iki öğretmenden engelli olanın sorununun “engelliliğe” bağlanabildiğini, engelli olmayanınkinde ise öğrencilerin şımarıklığı gibi açıklamaların öne çıktığını belirtiyor. Burada engelliliğin toplumsal algıda “zayıflık”la eşleştirilmesinin, suçu kişiye yıkmaya daha yatkın bir zemin oluşturduğu düşüncesi işleniyor.
Gerçek özen ister
Sonra “Hem güzel hem korkunç bir şeydir gerçek. Çok özen ister” sözü etrafında, adalet ve hak savunuculuğu konuşuluyor. Emre, gerçekleri doğru ifade etmenin adalete yaklaşmanın yolu olduğunu söylüyor. Erişilebilirlik sorunları anlatılırken acındırıcı bir dilden kaçınılması, sorunun sistemsel olduğunu gösterecek şekilde “hak temelli” anlatılması gerektiğini savunuyor. Erişilebilir olmayan bir sistemin engelli çalışanı “işe yaramaz” gibi gösterebildiğini; oysa sistem erişilebilir olsa performans algısının değişeceğini ifade ediyor. Ayşegül ise “engelliler gününde değer verme” ile gündelik hayatta dışlama arasındaki çelişkiyi açıyor. Engelliler gününde “çok değerlisin” denirken, normal günlerde grup konforu bozulmasın diye kahveye çağırmama, sokakta beraber görünmekten utanma, baston ya da tekerlekli sandalye ile birlikte yürürken insanların bakışlarından rahatsız olma gibi davranışların gerçek yüzünü anlatıyor. Ayşegül bu “korkunç gerçeğin” konuşulmasının zor ama gerekli olduğunu söylüyor. Çünkü çoğu zaman karşı taraf “alınganlık” diyerek savunmaya geçiyor ve gerçeği reddediyor.
Sevgi koruyucudur
Söyleşide “Annenin sana olan sevgisi kadar güçlü bir sevgi… Böylesine yürekten sevilmek seven insan gitse bile bizi sonsuza kadar korur” sözü ele alınıyor. Ayşegül, Lily Potter’ın Harry’yi korumak için kendini feda etmesini anlatıyor ve bunu sevginin “büyülü koruma” gibi somutlaştırıldığı bir örnek olarak değerlendiriyor. Ardından bunu psikolojiyle ilişkilendirerek sevilen, saygı gören, kişisel sınırları öğretilen bireylerin daha dayanıklı olduğundan; acıma, ihmal ve istismarın ise kişiyi zayıflatan bir iklim yarattığından bahsediyor. Emre, burada sık kullanılan “asıl engel sevgisizliktir” söylemine mesafe koyuyor; Ayşegül de asıl problemin sevgisizlikten ziyade “sevgi adı altında acımanın arkasına sığınmak” olduğunu vurguluyor. Sevginin, hakları teslim etmeden, adaleti işletmeden bir “lütuf” gibi kurulmasının engellilik alanında sorunlu bir ilişki biçimi yaratabileceğini söylüyorlar.
Yardım hiyerarşik olmamalı
Bu çizgi, “Hogwarts’ta isteyen herkese yardım edilir” alıntısıyla “yardım” kavramına taşınıyor. Emre ve Ayşegül, yardımın çoğu zaman acıma temelli, hiyerarşik bir pratik gibi kurulduğunu; “seni de idare ederiz, seninle de içeriz” gibi cümlelerle kişinin aslında hem dışlanıp hem de vicdan rahatlatma nesnesine dönüştürülebildiğini anlatıyor. Oysa kitapta yardım, dayanışma ve birlikte güçlenme fikriyle kuruluyor. Birinin potansiyelini gerçekleştirebilmesi için omuz vermek, birlikte başarmak, ihtiyacı hak temelli ve erişilebilir biçimde karşılamaya destek olmak, yardımın antihiyerarşik bir olgu olduğunu gösteriyor. Başka bir deyişle yardım, “mağdura el uzatma” değil “eşitler arası dayanışma” olarak yeniden çerçeveleniyor.
Damgalama ve görülmezlik
Söyleşi tekrar “Kendin ol yeter” alıntısına dönerken, Filch karakteri üzerinden görünür-görünmez engellilik ve damgalama tartışılıyor. Filch’in büyü yapamayan bir hademe olarak küçümsenmesi, “kofti” olduğunu saklamak zorunda kalması, çocukların hedefi olması; engelli bireylerin saklanması, misafirliğe götürülmemesi, okulda “yetkili gelecek, çocuğun gelmesin” gibi dışlayıcı pratiklerle karşılaştırılıyor. Burada “farklı olanın hedefe konması” temel çizgi olarak ortaya çıkıyor. Ayşegül görünür engelliliğin daha fazla hedef gösterildiğini söylerken, Emre ise işitme engelinin ilk bakışta fark edilmemesi, az gören birinin görme yetisini kullanmaya çalıştığında engelinin anlaşılmaması gibi görünmez engellilik örnekleriyle bunun nasıl anlaşılabileceğini daha da somut hale getiriyor.
Yeteneklerimiz ve seçimlerimiz
Ardından “Bize aslında kim olduğumuzu gösteren şey yeteneklerimizden çok seçimlerimizdir” alıntısı ele alınıyor. Ayşegül bu sözü eylemliliğe çağrı olarak okuyor. O’na göre insan, sadece başına gelenlerle değil, yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla kimliğini kurar. Emre, yeteneklerin nasıl kullanıldığının seçimi görünür kıldığını; hatta yeteneği hiç kullanmamanın bile bir seçim olduğunu ve hem kişiyi hem çevresini etkilediğini söylüyor.
Cesaretin her türlüsü yürek ister
Son alıntı “Türlü türlü cesaret vardır… Düşmanlarımıza karşı koymak yürek ister ama dostlarımıza karşı koymak da yürek ister” üzerinden hem kişisel hem toplumsal düzeyde cesaret konuşuluyor. Emre, cesaretin bazen en yakındaki kişilere karşı da gösterilmesi gerektiğini, bunun “akıllıca bir cesaret” olduğunu söylüyor. Özellikle hak savunuculuğu bağlamında, aynı davanın içinde nüans farklılıkları yaşandığında bunun yıkıcı bir çatışmaya dönüşmemesi gerektiği vurgulanıyor. “Davaya ihanet” gibi sert etiketlemelerin hareketi zayıflatabileceği; oysa uyarıcı, besleyici ve güçlendirici bir tavırla, omuz omuza yürümeyi sürdürecek bir cesaretin kurulabileceği ifade ediliyor. Bu, söyleşinin engellilik mücadelesine dönük en doğrudan mesajlarından biri haline geliyor. Hak savunuculuğu yalnızca karşıt güçlere değil, gerektiğinde yakın çevredeki sorunlu tutumlara da cesaretle ama yıkmadan karşı durmayı gerektirir…
