Görme Engelli Psikolog Bahar Yavuz’un ABD Professional Fellows Deneyimi
Bu söyleşide, görme engelli psikolog Bahar Yavuz’un Amerika Birleşik Devletleri’nde katıldığı Professional Fellows Program (PFP) deneyimi, bu deneyimin arka planı ve Türkiye’ye döndükten sonra sürdüreceği proje süreci ele alınıyor.
Bahar Yavuz hakkında
Bahar kendini tanıtırken doğuştan görme engelli olduğunu, Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji mezunu olduğunu anlatıyor. Eğitimde Görme Engelliler Derneği’nin (EGED) kurucu üyesi olduğunu, ikinci dönemde uluslararası işler sekreterliğini yürüttüğünü ve proje komisyonunda da görev üstlendiğini ifade ediyor. Mesleki hattını ise kamuda Aile Bakanlığı’nda psikolog olarak çalışmasıyla başlatıyor; farklı kurum deneyimlerinden sonra engellilik alanında proje koordinatörlüğü yaptığını, koruma ve insani yardım alanında “engelli uzmanlığı” görevleri üstlendiğini söylüyor. Ardından Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nda bölge ofisinde ülke ofislerini engel kapsayıcılığı konusunda desteklediğini, bölge ofisinin Birleşmiş Milletler engelli kapsayıcılığı stratejisi kapsamında aksiyon planı geliştirmesine katkı sunduğunu ekliyor. Ayrıca Bilgi Üniversitesi Travma ve Afet Çalışmaları Uygulamalı Ruh Sağlığı programında yüksek lisans yaptığını, tezinin “travma sonrası büyüme ve engellilik” üzerine olduğunu, tezi Türkçe yazdığını ancak daha sonra İngilizce makale olarak yayımlayıp uluslararası literatüre taşımayı amaçladığını aktarıyor.
Professional Fellows Program nedir?
Bahar, ABD’nin Fullbright dışında da birçok değişim programı yürüttüğünü, öğrencilerden öğretmenlere ve farklı meslek gruplarına kadar geniş bir yelpazede fırsatlar bulunduğunu anlatıyor. PFP’nin temel fikrini, Amerika’da belirli bir süre kalıp oradaki işleyişi ve profesyonel kültürü deneyimlemek, ardından kendi ülkesinde bunu ya uygulayarak ya da işbirlikleri geliştirerek sürdürülebilir çıktılara dönüştürmek olarak tarif ediyor. Programın 40 yaşına kadar profesyonel hayatta belli bir uzmanlık biriktirmiş kişilere odaklandığını, katılımcıların ABD’de belirli kurumlarda yaklaşık 4 hafta staj yaptığını, ilgi alanına uygun projelerde çalıştığını söylüyor. Ayrıca programın tek yönlü bir “gidip gelme” olmadığını, ülkeler arası karşılıklı etkileşime dayandığını belirtiyor. Kendi döneminde yaklaşık 67 ülkeden katılımcı olduğunu, Ukrayna, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova ve Türkiye gibi ülkelerden gelenlerle aynı grupta bulunduğunu; engellilik alanıyla sınırlı olmayıp doktorlardan mühendislere, sosyal girişimcilerden savcılara kadar çok farklı mesleklerin yer aldığını özellikle vurguluyor.
Bahar Professional Fellows Program’a neden başvurdu?
Bahar, programa başvurma motivasyonunu “gittiğim her yerde bir fark yaratabildiğim alanları denemeye çalışıyorum” diyerek açıklıyor. Kamudan ayrılıp sivil topluma geçişinin de, sahip olduğu birikimi daha etkili kullanma arzusuyla bağlantılı olduğunu söylüyor. Bu başvuruyu bir “kişisel gelişim ve öğrenme fırsatı” olarak gördüğünü, bir üniversite öğrencisi kadar hevesle farklı şeylere dahil olabildiğini ekliyor. Proje fikri kısmında, başlangıçta engelli kadınların istihdamı ve özellikle nitelikli, uzmanlık gerektiren işlerde engelli bireylerin ne kadar yer alabildiği sorusuna odaklanmak istediğini anlatıyor. “İstihdam var ama kalifiye işlerde ne durumdayız?” sorusunu önemli buluyor; başka ülkelerdeki küçük pilot uygulamaları görüp Türkiye’ye uyarlanabilir yönleri düşünmek istediğini söylüyor. Ancak programı yürüten kurumun (American Councils) kendi ağları doğrultusunda katılımcıları kurumlarla eşleştirdiğini, ilk gideceği kurumu son ana kadar öğrenemediğini, eşleşmenin süreç içinde netleştiğini aktarıyor.
Başvuru süreci erişilebilir mi?
Başvuru sürecinin kendisi de söyleşide ayrıntılı biçimde konuşuluyor. Bahar, başvuru formunun İngilizce doldurulduğu bilgisini veriyor. Formun özellikle dosya yükleme kısımlarında erişilebilir olmadığını, bu aşamada arkadaşlarından destek almak zorunda kaldığını belirtiyor. Dil yetkinliği belgesi yüklemediğini ama mülakatın zaten dil yeterliliğini ölçtüğünü anlatıyor. Mülakatın Zoom üzerinden yapıldığını, 10 dakikalık kısa bir sürede “kimsin, neden katılmak istiyorsun, proje fikrin ne?” gibi başlıkları anlatmanın zorlayıcı olduğunu ama bu eleme aşamalarından geçerek kabul aldığını söylüyor. Türkiye’den toplam 5 kişinin programa seçildiğini ve kendisinin de bu beş kişiden biri olduğunu ekliyor.
Program ekibi ihtiyaçlara dönük çözümler geliştiriyor
Bununla birlikte, mülakattan sonraki hazırlık sürecinde erişilebilirliğe dönük olumlu uygulamalarla karşılaştığını özellikle anlatıyor. Program ekibinin, engellilik durumunu bildikleri için spesifik ihtiyaçları belirlemeye yönelik formlar gönderdiğini; şehir seçimi, merdiven kullanımı, çalışma ortamı gibi konularda ayrıntılı bilgi istediğini söylüyor. Kendi açısından en kritik talebinin “toplu taşımanın aktif kullanılabildiği bir yerde olmak” olduğunu açıkça anlatıyor. Çünkü birine “beni alır mısın, götürür müsün” demenin kendisinde eşitlik hissi yaratmadığını, bağımsız hareket edebildiği bir şehirde olmayı istediğini söylüyor. Bu talep doğrultusunda Washington DC bölgesine yerleştirildiğini, staj yerinin Virginia eyaletinde olsa da Washington DC–Virginia–Maryland üçgeninde toplu taşımanın güçlü olduğu bir alanda yaşadığını aktarıyor. Yerleşim olarak Arlington/Virginia tarafında olduğunu, toplu taşımayla bir yerden bir yere gitmenin rahat olduğunu ekliyor.
Oryantasyon programı ve erişilebilirlik
Hazırlık döneminde, ABD’de çalışma kültürü, sosyal hayat ve federal sistem gibi konularda haftalar süren bir oryantasyon programına alındıklarını anlatıyor. Sunumları önceden talep ettiği için erişilebilir biçimde kendisine ulaştırdıklarını, görsel içerik varsa bununla ilgili de bilgilendirme yaptıklarını söylüyor. Ayrıca isterse yanında bir asistan götürebileceğini ve masrafların karşılanacağını belirtiyor; fakat kendisi “eldivenle dokunuluyormuş gibi” hissettirdiği için bu seçeneği tercih etmediğini, bağımsız şekilde gitmeyi seçtiğini anlatıyor. Bahar, bu tercihle hem erişilebilirliği bizzat test etmek istediğini hem de sosyalleşme ve deneyim açısından bunun kendisine iyi geleceğini düşündüğünü ekliyor.
Bağımsız biçimde hareket etmek önemli
Programın genelinde katılımcıları gönüllü ailelerle eşleştirip aile yanında kalma uygulaması olduğunu, bunun yerel kültürü tanımak için avantaj sağladığını söylüyor. Ancak kendi eşleştirildiği evin metroya yürüyüş mesafesinin gören biri için bile 30 dakika olduğunu öğrenince bunun kendisi için zor olacağını ifade ediyor. Akşam tiyatroya, konsere gidip dönüşte güvenli şekilde eve gelme ihtiyacını düşünerek aile yanında kalmanın pratikte bağımsızlığını zorlayacağını söylüyor. Bunun üzerine program ekibinin kendisine eşyalı bir ev tuttuğunu ve orada tek başına kaldığını anlatıyor. Bahar, aile yanında kalmanın şehir tanıtımı ve sosyalleşme avantajı olduğunu kabul ederken, insanların bazen farkında olmadan “ebeveyn gibi” davranıp onun ihtiyaçlarını sormadan üstlenmeye başladığını, bu sınırları baştan konuşmanın her zaman kolay olmadığını anlatıyor. Evde tek kalınca yemeğini kendi yapması gerektiğini, verilen bütçenin her gün dışarıda yemeye yetmediğini; Washington DC’nin tamamen olmasa da pahalı bir yer olduğunu söylüyor. Kültürel etkinliklere giderken navigasyon uygulamalarıyla rota bulmaya çalıştığını, bazen yanıldığını bazen rahat gittiğini; tüm zorluklara rağmen yalnız gitmekten pişman olmadığını özellikle vurguluyor.
Metro istasyonları için bilgilendirici Braille kitapçık
Bahar, Washington Metropolitan Area Transit Authority (WMATA) üzerinden metro kullanımıyla ilgili çok somut bir erişilebilirlik örneği anlatıyor. Metro hatlarını ve durakları Latin harfleriyle ve Braille ile gösteren, aktarma istasyonlarının katmanlarını da işaretlerle anlatan küçük bir kitapçık temin ettiğini söylüyor. İnternetin çekmediği veya aksan nedeniyle anonsları anlamanın zorlaştığı anlarda bu kitapçığın çok işe yaradığını; durakların zaten anons edildiğini ama bazen yerel aksan ve hızın anlamayı güçleştirdiğini, elindeki metnin destekleyici olduğunu ekliyor.
Staj ortamı
Bahar’ın staj yaptığı kurumun bir STK olduğunu ama Türkiye’de alışılan STK modelinden farklı çalıştığını anlatması söyleşinin önemli başlıklarından biri oluyor. Bahar, kurumun “Advancing States” benzeri bir yapı olduğunu, doğrudan eyaletlerin resmi kurumlarıyla çalıştığını, üyelik sistemiyle kamu kurumlarından kaynak aldığını ve kamuya politika/teknik destek sunduğunu söylüyor. ABD’de yaşlılar ve engelliler için ayrı yasal çerçeveler, ayrıca Medicare/Medicaid gibi programlar olduğunu; federal sistem nedeniyle eyaletlerin planlarının farklılaştığını belirtiyor. Kurumun 50 eyaletle çalıştığını, bu yüzden ekipte ülkenin her yerinden iş arkadaşları bulunduğunu ve toplantıların çoğunun online olduğunu anlatıyor. Buna rağmen kendisinin ofise gittiğini, haftanın üç günü ofisten iki günü evden çalıştıklarını söylüyor. Kaldığı evin ofise yakın olduğu için yürüyerek gidip gelebildiğini, bunun büyük rahatlık sağladığını ekliyor.
Staj ortamında ofis kültürü ve iletişim
Ofis kültürü ve iletişim biçimi sohbetin bir başka güçlü ekseni oluyor. Bahar, insanların çok destekleyici davrandığını, Türkiye’yi merak ettiklerini, Türkiye’de engellilerin yaşamı, haklar ve hizmetler üzerine çok soru sorduklarını anlatıyor. O da EGED çalışmalarını, farklı kurumlarla işbirliklerini ve bazı içerikleri paylaştığını söylüyor. Kurum yöneticisinin ayrıca zaman ayırmasını çok değerli buluyor; “lunch and learn” tarzında öğle yemeğinde buluşup hem yemek yiyip hem de karşılıklı deneyim paylaşımı yapılan görüşmeler düzenlediklerini anlatıyor. Dakiklik konusunu da belirgin bir kültürel fark olarak aktararak toplantıların tam saatinde başladığını, bitiş saatinde bittiğini, insanların genellikle birkaç dakika önce geldiğini; kısa bir hal-hatır muhabbetinden sonra doğrudan işe geçildiğini söylüyor.
Staj sürecinde erişilebilirlik
Erişilebilirlik uyarlamaları konusunda da somut örnekler veriyor. Ofisteki kahve makinesinin dokunmatik olduğunu ve bunun kendisi için zorlayıcı olduğunu söyleyince, yöneticilerinin çözüm üretmeye açık davrandığını anlatıyor. Kabartmalı küçük etiketler sipariş edip sık kullandığı tuşlara yapıştırdığını, ertesi gün gelen etiketlerle kahve makinesini bağımsız şekilde kullanmaya başladığını söylüyor. Benzer etiketlemeleri evdeki dokunmatik bulaşık makinesi, fırın ve mikrodalga için de yaptığını ekliyor. Türkiye’de böyle bir durumda “biz yaparız” denip kişinin bağımsızlığına alan açılmayabileceğini, ABD’de ise kişinin kendi yapma isteğinin daha çok desteklendiğini, bunun ona iyi geldiğini anlatıyor.
Bahar stajda hangi konuda çalıştı?
Stajın içeriğine gelindiğinde Bahar, ABD’de engellilerin toplum temelli yaşamasıyla ilgili kritik bir hukuki çerçeveyi işlediğini söylüyor. 1999’da sonuçlanan ve yüksek mahkeme kararıyla anılan bir davadan söz ederek, kurum bakımında tutulması gerekmeyen kişilerin toplum içinde yaşamalarının esas olduğuna dair yaklaşımın eyalet planlarına yansıdığını anlatıyor. Bu doğrultuda her eyaletin kendi planlarını ve stratejilerini geliştirdiğini; ancak planların biçim ve içerik açısından çok değişken olduğunu belirtiyor. Kimi eyaletin yüzlerce sayfa plan yazdığını, kimisinin bir web sayfasına topladığını, kimisinin göstergeleri çok net belirlediğini, kimisinin daha betimsel kaldığını söylüyor. Bahar’ın görevi, bu planları derlemek, düzenlemek ve ulaşılabilir kaynakları toparlamak oluyor. Dört haftanın çok kısa bir süre olduğunu, sistemi anlamanın başta zor geldiğini, mevcut hukuki düzeni kavramak için çok soru sorması gerektiğini ama ekibin yardımcı olduğunu söylüyor.
Kurum içi iletişimde kısaltmaların yoğunluğu da dikkat çekiyor. Bahar, her eyaletin farklı kısaltmalar kullandığını, toplantılarda sürekli kısaltmalarla konuşulduğunu; bunun özellikle yeni gelen biri için zorlayıcı olabileceğini anlatıyor. Kurumun bu sorunu azaltmak için sürekli güncelledikleri bir “kısaltmalar dosyası” tuttuğunu, ihtiyaç duydukça bakabildiğini söylüyor. Ayrıca ekip arkadaşlarının Bahar toplantıdayken kısaltmanın açılımını otomatik olarak söyleyip devam ettiklerini, böylece onun soru sormak zorunda kalmadığını vurguluyor. Önceki bazı deneyimlerinde kısaltmaların anlamını aylarca hatta yıllarca netleştiremediğini; burada ise bir hafta içinde adapte olup kendisinin bile kısaltma kullanmaya başladığını anlatıyor ve buna kendisinin bile şaşırdığını söylüyor. Stajın sonunda ekip ona veda yemeği düzenliyor; Bahar, değerli hissettiren bu yaklaşımın kendisi için duygusal olarak da güçlü olduğunu anlatıyor. Toplamda 37 gün ABD’de kaldığını, bunun bir kısmının başlangıç ve bitiş programlarıyla geçtiğini, dört haftayı staj kurumunda ve evde geçirdiğini; kalan zamanda otel konaklaması olduğunu aktarıyor. Bu başlangıç-bitiş oturumlarında “bu göç değil ama yeni bir kültüre alışmanın psikolojik süreçleri olabilir” gibi konuları da konuştuklarını, programın bu yönüyle çok iyi hazırlandığını söylüyor.
Bahar stajda nasıl deneyimler elde etti?
Bahar, staj boyunca bazı yanlarının geliştiğini fark ettiğini söylüyor. Özellikle iletişim tarzını örnek veriyor. ABD’de iletişimin daha açık ve direkt olduğunu, Türkiye’de ise aynı şeyi söylemek için daha dolaylı, daha uzun konuşma eğilimi bulunduğunu; orada bunun “zaman kaybı” gibi algılandığını anlatıyor. Nazik ama doğrudan konuşma pratiğinin kendisi için bir öğrenme alanı olduğunu, bunu ne kadar becerebildiğinden emin olmasa da daha iyi hissettiğini söylüyor. Ayrıca “her eyaletin kişiliği var” yaklaşımını çok öğretici buluyor. Her yerin aynı olmadığını, çözüm ve planlamanın yerel dinamiklere göre şekillenmesi gerektiğini; Türkiye’de ise İstanbul’la Gaziantep gibi çok farklı bağlamları aynı beklentiye sokmanın gerçekçi olmadığını, bunun hem beklentileri boşa çıkardığını hem de şehirler arası haksız kıyaslara yol açabildiğini söylüyor.
Bahar, staj sürecinde “ben ne yapıyorum burada?” hissine kapılmadığını özellikle vurguluyor. Gerek kendisinin gerekse de ekibin Hukukçu olmadığını, esasen politika ve sistem mantığını anlamaya çalıştığını anlatıyor. Zaman zaman “yeterince iyi yapıyor muyum” kaygısı yaşasa da ekip arkadaşlarının en ufak emeği bile takdir ettiğini, teşekkür ettiğini ve bunun çok motive edici olduğunu söylüyor. Sadece “övmek için” değil, gerçekten düşündükleri ve katkı gördükleri için geri bildirim verdiklerini hissettiğini belirtiyor.
ABD ve Türkiye’de engelli bakımı kıyaslaması
Türkiye kıyasına gelindiğinde Bahar, ABD’deki bireysel kültürün bazı sistem sorunlarını büyütebildiğini anlatıyor. Devlet desteklerinin yetersiz kaldığı noktalarda insanların aileden ya da topluluktan destek bulması gerekebildiğini; ancak Türkiye’de bakım yükünün kültürel olarak zaten belirli kişilere “otomatik” yüklendiğini ve bunun “bulma” sürecini gerektirmediğini söylüyor. ABD’de ise birinin “ben bu kişiye bakacağım, destek olacağım” diye bilinçli biçimde karar vermesi gerektiğini, bunun da her zaman kolay olmadığını anlatıyor. Bu durumun kurum bakımından topluma geçiş planlarını etkilediğini; bazı yerlerde kurumların kapatılıp insanların dışarı çıkarıldığını ama yerine konan destek sistemlerinin iyi planlanmadığında insanların günlük yaşam desteği, bütçe yönetimi, bakım ve rehberlik gibi ihtiyaçlarının ortada kalabildiğini söylüyor. ABD’de evsiz sayısının çok yüksek olduğunu, evsizlerin önemli bir bölümünün engelli olduğunun bilindiğini; bu nedenle “toplumda yaşamak” fikrinin her zaman güvenli ve istikrarlı bir “ev ve yaşam düzeni” anlamına gelmeyebildiğini anlatıyor. Planlamanın tüm adımlarıyla yapılmasının önemini burada daha net gördüğünü söylüyor; bazı eyaletlerin dönüşümü iyi planlayıp başarılı örnekler ürettiğini, bazılarının ise aceleci adımlarla sorunlar doğurduğunu ekliyor.
Sohbetin ikinci yarısı sosyal yaşam, kültürel deneyimler ve erişilebilirlik gözlemlerine kayıyor.
Bahar’ın ABD’de sosyal ve kültürel hayatı
Bahar, Washington DC gibi kültürel olarak hareketli bir yerde bulunduğu için tiyatro, müzikal ve konserlere gitmek istediğini anlatıyor. Klasik müziği sevdiği için konserlere katıldığını, “Sound of Music” müzikaline gittiğinde program kitapçığının Braille basılı bir kopyasının kendisine verildiğini ve bunun onu çok heyecanlandırdığını söylüyor. Her temsil için yeniden Braille program bastıklarını duyunca daha da etkileniyor ve bunu “çok büyük bir şey” olarak tanımlıyor. Kennedy Center’da halka açık, ücretsiz konserlerin olduğu Millennium Stage deneyiminden bahsediyor; farklı türlerde müzisyenleri ücretsiz izleyebilmenin kendisi için çok iyi olduğunu söylüyor. Ulaşım tarafında ise hafta sonları bazı metro hatlarında çalışma olduğu için bazen aksaklık yaşadığını; bu tür durumlarda çevreyi tanıması ve gerektiğinde destek alması için bir “eşlikçi/kişisel asistan” görevlendirildiğini anlatıyor. İhtiyaç duyduğu günlerde bu kişiyi aradığını, birlikte konserlere gittiklerini, plakçılardan plak seçtiklerini, tandem sürdüklerini ve bu desteğin sosyal hayatını kolaylaştırdığını söylüyor.
ABD’de Braille ve dokunsal erişilebilirlik
Bahar’ın en çok vurguladığı konulardan biri Braille ve dokunsal erişilebilirlik oluyor. ABD’de dokunsal Rubik küp gibi ürünlerin kolay bulunabildiğini, Türkiye’de ise bu tarz ürünlerin ya hiç olmadığını ya da çok zor bulunduğunu söylüyor. Braille şiir kitabı gibi yayınları satın aldığını, valizini hem insanların istediği şeylerle hem de Braille ürünlerle doldurduğunu anlatıyor. Braille tabelaların yaygınlığını da çarpıcı örneklerle aktarıyor. Metroda, binalarda, tabelalarda Braille versiyonlara rastlamasının kendisini büyülediğini söylüyor. Ancak burada önemli bir nüans ekliyor. Zira oradaki sistem “her kör için ilk günden otomatik rahatlık” anlamına gelmiyor. Çünkü orada doğup büyüyen körlerin yön bulma referansları farklı olabiliyor. Örneğin binalarda ve şehir tariflerinde kuzeybatı-kuzeydoğu gibi yönlerin çok kullanıldığını; sokaklarda bile NW gibi kısaltmaların bulunduğunu ve yerel körlerin buna alışık olduğunu anlatıyor. Türkiye’de bu tür yön referanslarının günlük dilde pek kullanılmadığını, bu yüzden Türkiye’den giden bir körün sisteme alışması gerektiğini söylüyor. Türkiye’de sarı kılavuz çizgiler gibi referanslara alışık olduğunu; ABD’de kılavuz izlerin yaygın olmamasının yerel körleri daha az etkilediğini çünkü onların “başka yer işaretleriyle” büyüdüğünü anlatıyor. Braille tabelayı “duvarda Braille yazı” olarak ilk kez bu kadar yoğun görmenin kendisine yabancı geldiğini söylüyor. Buradan erişilebilirlik düzenlemelerinin kültürle ve deneyimle birlikte anlam kazandığı sonucuna varıyor.
Bahar hangi kurumlarla tems kurdu?
Boş zamanlarında kurum ve etkinliklerle temas konusu da ayrıntılanıyor. Bahar, çalıştığı kurumun dahil olduğu ağların toplantılarına katıldığını ama çoğunun online olduğunu söylüyor. Bunun yanında “Enabling Summit” adıyla erişilebilirlik ve bilişim eksenli büyük bir etkinliğe katılma fırsatı doğuyor. Bu etkinlikte Microsoft, Meta, Google gibi firmaların, erişilebilirlik danışmanlarının ve sivil toplum kuruluşlarının bulunduğunu; normalde ücretli olduğu için gönüllü olup katılmayı düşündüğünü anlatıyor. Ancak staj yaptığı kurumun yöneticisi, stajyer olmasına rağmen masrafını karşılamayı teklif ediyor ve hatta başka bir çalışanı da gönderiyor. Etkinlikte Bahar yoğun bir networking yapıyor; aralarda insanlarla konuşup kartvizit topluyor, bağlantılar kuruyor. Bu noktada erişilebilir bir kartvizit fikri öne çıkıyor. Bahar, QR kod ve NFC içeren, telefona yaklaştırınca doğrudan sayfa açan bir kart bastırdığını söylüyor. İnsanların bu fikri çok beğendiğini, kartların üzerine Braille kullanımının da yaygın olduğunu anlatıyor. Program ekibinden Meta Kaplan isimli görevlinin Türkçe bilmesi ve Türkiye bağlantıları kurması da dikkat çekiyor. Bahar, bu görevlinin kendisi için üniversitelerdeki hocalarla temas kurduğunu; üç farklı üniversiteden akademisyenlerle mailleşme ve toplantılar yaptığını anlatıyor. Bu temaslar sayesinde bir hocanın onu çok sevip çevresiyle tanıştırdığını, Türkiye’ye daha önce geldiklerini ve Türk misafirperverliğini sevdiklerini anlattıklarını; onu da ABD’de benzer şekilde ağırlamak istediklerini söylüyor. Daha da somut bir çıktı olarak, Bahar’ın uzaktan katılabileceği bir ders imkânı doğuyor ve düzenli katılım ve ödevlerle tamamlanırsa ders aldığına dair belge verileceğini söylüyor.
Bahar Türkiye’de ABD’li misafirini ağırlayacak
Söyleşinin son bölümü, program sonrası zorunluluklara ve Bahar’ın Türkiye’de yapacağı projeye odaklanıyor. Program bir değişim programı olduğu için ABD’den bir kişinin Türkiye’ye geleceğini, onun da kısa süreli bir ziyaret yapacağını anlatıyor. Toplam ziyaret süresinin yaklaşık bir hafta olacağını söylüyor. Proje bütçesinin çok küçük olduğunu, yaklaşık 700 dolar civarında bir bütçe verildiğini; bununla çeviri ve erişilebilir araç gibi iki kalemi karşılamaya çalışacağını dile getiriyor. Buna rağmen kendi proje fikrinin seçildiğini ve bunun kendisi için önemli olduğunu söylüyor.
Bahar’ın Türkiye’de kurguladığı proje, bağımsız yaşam odağı etrafında şekilleniyor. ABD’den gelecek kişinin, Bahar’ın staj yaptığı kurumun direktörü olacağını; kamu kurumlarıyla yakın çalışan, farklı eyaletlerdeki uygulamaları bilen, bağımsız yaşamın nasıl ele alındığına hâkim bir isim olduğunu söylüyor. Bu kişinin Türkiye’de kamu aktörleriyle, sivil toplumla ve medya ile görüşmesini; birlikte beyin fırtınası yapılmasını planlıyor. Ankara’nın politika merkezi olması nedeniyle sürecin ağırlıkla bu şehirde yürütüleceğini belirtiyor. “Sistemler ve yasal düzenlemeler farklı ama tartışma meselemiz aynı” diyerek ortak zemini işaret ediyor.
Projeye katılım ve iletişim konusunda Bahar “çağrıya çıkacağım” diyor ve mail üzerinden bülten göndermeyi düşündüğünü anlatıyor. Katılmak isteyenlerin mail atabileceğini, sorularını iletebileceğini, gelişmeleri bültenle paylaşabileceğini söylüyor. Bahar, bağımsız yaşam gibi geniş bir tartışmanın çok farklı aktörlerle konuşuldukça zenginleşeceğini, herkesin katkı sunabileceği yönler olduğunu, hatta Türkiye’ye özgü bir pilot model geliştirilebilir hale gelirse çok mutlu olacağını söylüyor.
Hayat, tek yönde akan bir şey değil
Bahar, hayatı “tek yöne akan” bir şey gibi algıladığımızı; yeni bir şeye girişince düzenin bozulacağı ve bir daha toparlanamayacağı korkusunun bizi tuttuğunu söylüyor. Oysa bakış açısını değiştirince yeni deneyimlerin bugünkü düzenimize de katkı sunabileceğini; özellikle erişilebilirlik düzenlemelerinin arttığı, bilişimin ve yapay zekânın hayatı kolaylaştırdığı bir dönemde olduğumuzu hatırlatıyor. Eskiden “ya başıma bir şey gelirse” diye düşünülen pek çok şeyin bugün çözümü olduğunu, kiminle nerede tanışıp hayatın nasıl şekilleneceğinin çok değişken hale geldiğini söylüyor. Merakı olanlara “peşinden gidin” diyor; merakı olmayan ya da düzenini bozmak istemeyenlere de “merakı olan insanların bir yerlere erişebilmesine destek olun” çağrısı yapıyor. Hayatın çok katmanlı olduğunu, tek yönlü olmadığımızı; fark yaratabildiğimiz, birilerine katkı sunabildiğimiz ve öğrenebildiğimizde bunun yaşamın en güzel taraflarından biri olduğunu vurguluyor.
