|

Engellilerin gündemi (66. bölüm)

 

Emre Taşgın tarafından hazırlanıp sunulan Engellilerin Gündemi programının 66. Bölümünde; son iki haftada engellilik alanında öne çıkan gelişmeler bir araya getiriliyor ve hem ulusal ölçekte hem de yerelde yaşanan olaylar üzerinden engelliliğe bakışın nasıl şekillendiği tartışılıyor.

 

Engelli öğretmen ataması olacak mı?

Programın ilk gündem maddesi, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in engelli öğretmen ve diğer engelli personel alımlarına ilişkin yaptığı açıklamalar oluyor. Bakanın, Bakanlık bünyesinde yeni alımlar yapılacağını ve bu alımların EKPSS sonuçlarına göre gerçekleştirileceğini belirtmesi, özellikle engelli öğretmen adayları açısından dikkatle izlenen bir gelişme olarak aktarılıyor. Açıklamada Bakanlık bünyesinde 35 bin engelli personel ve 20 bin engelli öğretmen bulunduğu da ifade ediliyor. Geçmiş yıllarda benzer açıklamaların ardından atama süreçlerinin başlatıldığı hatırlatılıyor, fakat bu kez aynı netlikte bir sürecin başlayacağı konusunda temkinli bir yaklaşım sergileniyor. Bu ihtiyatlı yaklaşımın temel nedeni, Bakanın aynı açıklama içerisinde hem öğretmen atamalarından hem de diğer memur kadrolarına yapılacak alımlardan söz etmesi. Programda, öğretmen atamaları ile genel EKPSS yerleştirmeleri arasındaki fark özellikle vurgulanıyor. Engelli öğretmen atamalarının doğrudan Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütüldüğü, buna karşılık memur atamalarında ÖSYM’nin sürece dahil olduğu belirtiliyor. Yakın dönemde EKPSS üzerinden zaten bazı yerleştirmelerin yapılmış olması, ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı için yeniden memur ataması yapılacağı beklentisini zayıflatıyor. Buradan hareketle, kısa vadede yeni bir memur ataması beklenmediği yönünde bir değerlendirme yapılıyor. Özellikle yeni EKPSS’ye kısa bir süre kalmışken, onun öncesinde ayrıca bir memur alımı yapılmasının düşük ihtimal olduğu düşüncesi öne çıkarılıyor.

Öğretmen atamaları bakımından ise tablo daha farklı bir olasılık barındırıyor. Programda, yeni EKPSS öncesinde öğretmen ataması yapılmasının da çok güçlü bir ihtimal olarak görülmediği, buna karşın yaz döneminde ya da Eylül’e yakın bir tarihte bir sürecin başlatılabileceği ifade ediliyor. Bakanın sözlerinden, en azından öğretmen atamalarına ilişkin bir hazırlığın olabileceği sonucu çıkarılıyor. Bununla birlikte atamaların kadrolu mu yoksa sözleşmeli mi yapılacağı konusundaki belirsizliğe dikkat çekiliyor. EKPSS ile ilgili Yönetmelikte engelli öğretmen atamalarının puan üstünlüğüne göre yapılacağı belirtilse de, Milli Eğitim Bakanlığı’nın daha güncel mevzuatında öğretmen alımlarının sözleşmeli modele göre şekillendiğine ilişkin ifadelerin bulunması, engelli öğretmen adayları açısından belirsizlik yaratıyor. Bu nedenle programda, duyuru yayımlanmadan birçok ayrıntının netleşmediği, son ana kadar bazı hususların açık bırakıldığı ve kararların çoğu zaman nihai açıklama anında anlaşılabildiği vurgulanıyor.

 

Aksaray’da engelli aracına ceza

Programın ikinci önemli başlığı, ÖTV muafiyetiyle alınan engelli araçlarının kullanımına ilişkin Aksaray’dan aktarılan bir olay oluyor. Gece yarısı yapılan trafik denetiminde durdurulan bir aracın engelli aracı olduğunun anlaşılması ve aracın mevzuata aykırı şekilde kullanıldığının tespit edilmesi, son dönemde sıkça tartışılan istismar meselesini yeniden gündeme getiriyor. Olayda araç sahibinin araçta bulunmadığı, araç sahibinin oğlunun ehliyeti olmadığı için direksiyonu yanındaki kişiye verdiği, bu nedenle araca ceza kesildiği ve aracın trafikten men edildiği belirtiliyor. Bir yandan bu tür istismar vakalarına karşı devletin denetim yapmasının, yaptırım uygulamasının ve bu tür olayların görünür hale gelmesinin gerekli olduğu ifade ediliyor. Çünkü mevzuat açık biçimde engelli aracının kimler tarafından, hangi koşullarda kullanılabileceğini düzenliyor. Bu kuralların dışına çıkıldığında, özellikle de araç sahibinin yokluğunda, eğlence dönüşü gibi tamamen alakasız bir bağlamda aracın başkasına kullandırılması durumunda, yaptırım uygulanmasının doğal olduğu savunuluyor. Diğer yandan bu tür olayların, engelli bireylerin ÖTV muafiyetine erişimini sınırlayan daha geniş düzenlemeleri meşrulaştırmak için kullanılmaması gerektiği de açık biçimde belirtiliyor.

Bu tartışmanın devamında, ÖTV muafiyetinde yapılan son düzenlemelere karşı sivil toplum örgütlerinin yürüttüğü mücadeleye de değiniliyor. Özellikle Anayasa Mahkemesi nezdinde yerlilik oranı ve araç kullanım süresine ilişkin değişiklikler hakkında devam eden hukuki süreçlerin bulunduğu, sivil toplum aktörlerinin bu kararların engelliler lehine sonuçlanması için çaba gösterdiği anlatılıyor. Ayrıca sivil toplum örgütlerine yalnızca ÖTV düzenlemeleri için değil, erişilebilirlik başta olmak üzere engellilerin karşılaştığı diğer yapısal sorunlar için de savunuculuğu sürdürmeleri çağrısı yapılıyor.

 

Ankara’da KDK’dan okulda engelli tuvaleti kullanımına dair karar

Programın üçüncü önemli gündemi, Ankara’da bir okulda erişilebilir tuvaletin kullanımına ilişkin olarak Kamu Denetçiliği Kurumu’na taşınan bir başvuru oluyor. Olayda, engelli bir öğrencinin okulda erişilebilir tuvaleti kullanmasına izin verilmediği iddiası yer alıyor. Başvuruda, sosyal pragmatik iletişim bozukluğu tanısı bulunan öğrencinin yeni başladığı okulda tuvalet kullanımında ciddi zorluklar yaşadığı, kalabalık ve sıra bekleme gibi durumların öğrencide kaygı ve davranışsal zorlanmalara yol açtığı ifade ediliyor. Daha sonra okuldan bilgi isteniyor ve okul, bünyesinde erişilebilir tuvalet bulunduğunu, rehberlik servisinin öğrenci ve veliyle görüşme yaptığını, ilgili tuvaletin öğrencinin kullanımına açıldığını KDK’ya bildiriyor. Başvuran kişiyle yapılan görüşmede de sorunun çözüldüğü, öğrencinin erişilebilir tuvaleti ve gerektiğinde personel tuvaletini kullanabildiği teyit ediliyor.

Başvurunun öğrencinin ebeveyni yerine kimliği açıklanmayan başka bir kişi tarafından yapılmış olması dikkat çekici bulunuyor. Buradan hareketle, velinin doğrudan başvuru yapmamasının ardında okul idaresinden ya da öğretmenlerden gelebilecek olumsuz tutumlara dair bir çekingenlik bulunabileceği düşünülüyor.

Engelli tuvaleti konusundaki toplumsal algı da ayrıca tartışmaya açılıyor. Türkiye’de “engelli tuvaleti” ifadesinin çoğu zaman bütün engelli grupları için otomatik olarak ortak bir alan gibi düşünüldüğü, oysa bu tuvaletlerin esas olarak fiziksel düzenlemeler yoluyla özellikle bedensel engelli bireylerin ihtiyaçları gözetilerek tasarlandığı hatırlatılıyor. Tutamaçlar, lavabo yüksekliği, kullanım alanı gibi unsurların belirli standartlara göre düzenlendiği ve asıl amacın fiziksel erişilebilirliği sağlamak olduğu anlatılıyor. Buna rağmen kimi kurumlarda görme engelli bireyler de varsayımsal biçimde doğrudan bu tuvaletlere yönlendiriliyor. Hatta bazı durumlarda bu alanların hijyenik olmadığı, depo olarak kullanıldığı ya da gerçekten ihtiyacı olan kişilerin erişimine kapalı hale getirildiği örnekler hatırlatılıyor. Bazı engelli personelin kendi çalıştıkları kurumlarda erişilebilir tuvaleti kullanamadıkları için yakındaki AVM ya da başka kurumların tuvaletlerine gitmek zorunda kaldığına değinilerek meselenin ne kadar travmatik bir boyuta ulaşabildiği vurgulanıyor. Bu çerçevede, görünür engeli bulunmayan bir öğrencinin erişilebilir tuvaleti kullanmasına başlangıçta izin verilmemiş olmasının, engelliliğin yalnızca görünür fiziksel farklılıklara indirgenmesinin tipik bir örneği olabileceği ifade ediliyor. Kamu Denetçiliği Kurumu’na yapılan başvurudan sonra hem erişilebilir tuvaletin hem de gerektiğinde personel tuvaletinin kullanılmasına izin verilmiş olması, aslında kurum içinde çözülebilecek bir meselenin neden bu kadar büyüdüğünü sorgulatıyor. Taşgın, rehberlik servisinin okul idaresiyle sağlıklı bir köprü kurması halinde böyle bir başvuruya gerek kalmadan çözüm üretilebileceğini vurguluyor.

 

Muğla’da sahte kör iddiası

Programın diğer gündeminde, Muğla’nın Fethiye ilçesinde yaşanan ve basına “sahte kör dilenci” başlığıyla yansıyan olay ele alınıyor. Ramazan ayında dilencilere yönelik zabıta denetimleri sırasında görme engelli bir kişinin de dilencilik yaptığı sanılarak yakalandığı ve bunun sonrasında belediye kaynaklı biçimde “kör taklidi yapan kişi” şeklinde haber servis edildiği anlatılıyor. Ancak daha sonra olayın aslının çok farklı olduğu ortaya çıkıyor. Söz konusu kişinin geçimini sokakta çorap ve tespih satarak sağlayan yüzde 85 görme engelli bir yurttaş olduğu anlaşılıyor. Böylece ilk anda sahtekârlık ve istismar çerçevesinde kamuoyuna sunulan olayın, gerçekte yanlış değerlendirme ve sorumsuz iletişim kaynaklı bir mağduriyet olduğu ortaya çıkıyor. İlk günlerde birçok haber sitesinin aynı yanlış ifadeyi kullanarak kişiyi “sahte kör” olarak yaftaladığı, sosyal medyada da buna paralel tepkiler üretildiği anlatılıyor. Fakat gerçek ortaya çıktıktan sonra dahi yanlış haberlerin bazı büyük sitelerde hâlâ kaldırılmadığına dikkat çekiliyor. Olayın daha da çarpıcı boyutu, belediyenin bu yanlış haber servisinden sonra kamuoyuna dönük açık bir özür ya da telafi adımı atmaması oluyor. Taşgın, bir vatandaşın itibarını zedeleyen böylesi ağır bir yanlışın ardından kurumların sessiz kalmaması gerektiğini vurguluyor. Eğer yanlışlıkla da olsa bir yurttaş hedef haline getirildiyse, o kişinin toplumsal itibarını iade etmeye dönük açık bir tutum sergilenmesi, sosyal destek mekanizmalarının devreye sokulması ve kamuoyuna şeffaf biçimde açıklama yapılması gerektiği belirtiliyor.

 

Sakarya’da engelli yolcuya otobüste zorbalık

Programın bir başka dikkat çekici konusu, Sakarya’da toplu taşımada yaşanan ve kişisel sınırlar ile görünmeyen engellilik meselesini yeniden gündeme getiren olay oluyor. Otobüste ileri yaşta bir adamın genç bir yolcudan yer vermesini istemesi, genç kişinin yer vermemesi üzerine yaşlı adamın onun kucağına oturması ve sonrasında genç kişinin protez bacaklı olduğunun anlaşılması, gündelik yaşamda engelliliğin nasıl yanlış okunduğunu gösteren güçlü bir örnek olarak ele alınıyor. Olayda genç kişi, protez bacağını göstermek zorunda bırakılıyor ve “bak, dokun, ondan sonra konuş” diyerek kendini açıklamak durumunda kalıyor. Yaşlı adam ise “söyleseydin” diyerek, engel durumunun baştan açıklanmasını beklediğini ortaya koyuyor.

Bu olay vesilesiyle programda Türkiye’de kişisel sınırların yeterince tanınmaması sert biçimde eleştiriliyor. Özellikle otobüs gibi kamusal alanlarda bazı kişilerin kendilerinde başkalarının bedensel alanına müdahale etme, onları azarlama, dokunma ya da zorla yerinden kaldırma hakkı gördüğü belirtiliyor. Oysa kimsenin kendi sağlık durumunu, bedensel farklılığını ya da engelini herkesin içinde açıklamak zorunda olmadığı vurgulanıyor. Görünmeyen engellilik biçimlerinin varlığına dikkat çekiliyor; her zaman ilk bakışta anlaşılamayan ama kişinin hareket kabiliyetini, dayanıklılığını ya da yer değiştirme imkânını sınırlayan durumların bulunabileceği hatırlatılıyor. Bu nedenle bir kişinin yer vermemesi otomatik olarak saygısızlık, terbiyesizlik ya da bencillik olarak yorumlanmamalı; onun görünmeyen bir gerekçesi olabileceği kabul edilmelidir düşüncesi öne çıkarılıyor. İhtiyacı olan kişilere toplu taşımada yer verilmesinin önemli bir toplumsal davranış olduğu kabul edilirken, bu talebin zorbalık, azarlama ya da bedensel müdahale yoluyla dile getirilmesinin kabul edilemez olduğu belirtiliyor. Taşgın, özellikle “söyleyeceksin” mantığının sorunlu olduğunun altını çiziyor. Çünkü bu mantık, engelli bireyin ya da sağlık sorunu bulunan kişinin kendi mahremiyetini koruma hakkını yok sayıyor. İnsanların hayatlarını herkese açık biçimde yaşamak zorunda olmadıkları, herkesin bedenine ve durumuna ilişkin her bilgiyi kamusal biçimde açıklamaya mecbur tutulamayacağı güçlü şekilde ifade ediliyor. Böylece olay, yalnızca bir otobüs tartışması olmaktan çıkıp, mahremiyet, görünmeyen engellilik, toplumsal kabalık ve zorbalık kültürü üzerine daha geniş bir eleştiriye dönüşüyor.

 

İşitme engellilerden SGK’ya işitme cihazı çağrısı

İşitme Derneği Başkanı tarafından dile getirilen verilere göre, 2026 yılı itibariyle giriş seviyesi bir işitme cihazının 25 bin ila 50 bin lira arasında, orta ve üst segment cihazların ise 50 bin ila 100 bin lira bandında olduğu; buna karşın emekli bir yetişkin için SGK desteğinin yalnızca 5087 lira seviyesinde kaldığı aktarılıyor. Bu desteğin, orta halli bir cihazın bedelinin ancak yüzde 10 ila 20’sine denk gelebildiği ve özellikle düşük gelirli bireyleri ya cihaz alamamaya ya da ihtiyaçlarını tam karşılamayan çok düşük kaliteli çözümlere mecbur bıraktığı vurgulanıyor. Kısa süre önce SGK’nın bazı destek tutarlarını güncellemiş olmasına rağmen bu artışların gerçek piyasa koşulları karşısında çok yetersiz kaldığı ifade ediliyor. Beyaz baston örneği verilerek, SGK’nın bu araç için sağladığı desteğin son derece düşük olduğu, oysa nitelikli bir beyaz bastonun fiyatının birkaç bin lirayı bulduğu hatırlatılıyor. Özellikle ithal ürünlerde döviz kuru nedeniyle fiyatların daha da yükseldiği belirtiliyor. Dolayısıyla engelli bireylerin ihtiyaç duyduğu araç, cihaz ve teknolojilere erişimin sadece bu ürünlerin piyasada bulunmasıyla ilgili olmadığı ifade ediliyor. Asıl önemli mesele bu ürünlere ekonomik açıdan erişimin mümkün olup olmadığı. Burada erişilebilirlik kavramı daha geniş bir çerçevede ele alınıyor. Sadece ürün geliştirmek, teknolojik yenilik üretmek ya da yeni çözümler tanıtmak yeterli görülmüyor. Eğer vatandaş o cihaza erişemiyor, onu satın alamıyor, ondan fiilen yararlanamıyorsa burada da açık bir erişilebilirlik sorunu bulunduğu ifade ediliyor. Yapay zekâ destekli sistemler, ekran okuyucular, braille ekranlar, akıllı bastonlar gibi pek çok destekleyici teknolojinin varlığından söz edilse de bunların büyük bölümünün yüksek maliyet nedeniyle geniş kesimlere ulaşamadığı vurgulanıyor. Bu yüzden SGK’nın ödeme miktarlarını artırmasıyla birlikte destek kapsamına daha fazla ürün dahil etmesi gerektiği savunuluyor. Program bu noktada sivil toplum örgütlerine de bir çağrı yapıyor. Taşgın, yalnızca ÖTV muafiyeti ya da araç düzenlemeleri değil, yardımcı teknolojilere erişim ve sosyal güvenlik destekleri gibi doğrudan günlük yaşama etki eden meselelerde de güçlü savunuculuk yapılması gerektiğini ifade ediyor.

Paylaş: