|

Doç. Dr. Başak Ağın ile Posthümanizm, Engellilik ve Yeni Beşeri Bilimler Üzerine

 

Bu söyleşide Doç. Dr. Başak Ağın ile hem “Beşeri Bilimlerin 50 Rengi” kitap serisi hem de posthümanizm, transhümanizm, engellilik çalışmaları ve yapay zekâ gibi birbiriyle bağlantılı pek çok başlık kapsamlı biçimde ele alınıyor.

 

Doç. Dr. Başak Ağın hakkında

Konuşmanın başlangıcında Başak Ağın’ın Türkiye’de posthümanizm denince akla gelen önemli isimlerden biri olduğu vurgulanıyor. Söyleşinin yalnızca akademik bir kavram tartışması olarak kalmaması, posthümanizm gibi kuramsal alanların gündelik hayata, sanata, teknolojiye ve özellikle engellilik deneyimine nasıl temas ettiğinin de konuşulması amaçlanıyor. Bu çerçevede Başak Ağın, kendi akademik serüveninden söz ederek 2021’den beri TED Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştığını, ancak posthümanizmle ilişkisinin çok daha eskiye, 2010 yılına dayandığını anlatıyor. 2015 yılında doğrudan posthümanizm üzerine yazdığı doktora tezini tamamladığını, o tarihten bu yana da Türkiye’de bu alanın tanınması ve anlaşılması için yoğun biçimde emek verdiğini belirtiyor.

 

The Pentacle hakkında

Söyleşide, Başak Ağın’ın kurduğu ve uzun süre Türkiye’de posthümanizm üzerine Türkçe içerik üreten önemli bir platform işlevi gören Pentacle adlı internet sitesine de özel olarak değiniliyor. Pentacle’ın şu anda yeni içerik üretimine ara vermiş olsa da arşivinin açık erişimde kaldığı, bu yönüyle hem konuya yeni ilgi duyanlar hem de alanda çalışan araştırmacılar için önemli bir kaynak olmaya devam ettiği ifade ediliyor. Başak Ağın, beş yıl boyunca her pazar düzenli içerik yayımlanan bu platformun, yalnızca akademik yazılar değil; videolar, röportajlar, söyleşiler ve farklı düzeylerde bilgi sunan çok katmanlı bir arşiv oluşturduğunu söylüyor. Bu siteyi Türkiye’de posthümanizmin anlaşılmasına katkı sağlayan bir eşik olarak konumlandırıyor. Kendi son dönem çalışmalarının ise posthümanizm ile sanatın kesişimine, özellikle biyosanat, ekosanat ve dijital sanat gibi alanlara yöneldiğini; burada engellilik çalışmalarıyla temas eden yeni düşünsel açılımlar üretmeye çalıştığını anlatıyor. Bu bağlamda daha önce tohumları atılmış olan “madde metin” kavramını büyütüp estetik bir teoriye dönüştürme çabası içinde olduğunu da belirtiyor.

 

Beşeri Bilimlerin 50 Rengi kitap serisi

Konuşmanın önemli duraklarından biri “Beşeri Bilimlerin 50 Rengi” adlı kitap serisi oluyor. Başak Ağın, bu serinin editörlerinden biri olarak kitabın ortaya çıkış sürecini ayrıntılı biçimde anlatıyor. İki ciltlik bu çalışmanın temel sorusunun “Beşeri bilimler bugün neyi kapsıyor ve nereye doğru gidiyor?” olduğunu söylüyor. Klasik anlamda edebiyat, tarih ve felsefe gibi disiplinlerin elbette beşeri bilimlerin temelini oluşturduğunu, ancak son otuz yılda çevresel krizler, dijital teknolojiler, biyoteknoloji, yapay zekâ ve insan tanımının dönüşmesi gibi gelişmelerin bu alanın sınırlarını ciddi biçimde genişlettiğini vurguluyor. İnsan artık yalnızca kültürel bir varlık olarak değil, ekolojik, biyolojik ve teknolojik ağlar içinde yer alan ilişkisel bir varlık olarak düşünüldüğünde, beşeri bilimlerin de buna göre yeniden şekillenmesi gerektiğini savunuyor. Bu nedenle kitap serisinin ilk cildi, yeni beşeri bilimlerin temel kavramlarını tanıtmayı amaçlayan bir çerçeve sunuyor.

 

Yeni beşeri bilimlerin dört ana rengi

Başak Ağın, yeni beşeri bilimlerin dört ana rengini çevreci beşeri bilimler, tıbbi beşeri bilimler, posthüman beşeri bilimler ve dijital beşeri bilimler olarak sayıyor. Çevreci beşeri bilimler, insanın doğa üzerindeki etkisini ve doğanın insan üzerindeki etkisini kültürel, etik ve politik boyutlarıyla birlikte ele alıyor. Dijital beşeri bilimler, teknolojinin hem araştırma yöntemlerini hem de insan anlayışını nasıl dönüştürdüğünü sorguluyor. Tıbbi beşeri bilimler, beden, sağlık ve hastalık gibi konuları yalnızca biyolojik ya da medikal verilerle değil, toplumsal ve kültürel bağlamlarıyla birlikte düşünmeye çağırıyor. Posthüman beşeri bilimler ise en temel ve sarsıcı soruyu ortaya atıyor: İnsan nedir ve insanı yeniden nasıl düşünebiliriz? Bu sorularla birlikte kitap serisinin yalnızca akademik bir derleme olmadığı, aynı zamanda Türkçede kavramsal boşlukları doldurmaya çalışan bir sözlük işlevi de gördüğü anlaşılıyor. Özellikle posthümanizm, yeni materyalizm ve çevreci beşeri bilimler gibi alanlarda Türkçe kaynakların sınırlı olmasının bu çalışmayı daha da önemli kıldığı vurgulanıyor.

Kitapların editöryal sürecinin son derece yoğun, zahmetli ve kolektif bir emek gerektirdiği de söyleşide ayrıntılı biçimde anlatılıyor. Her iki ciltte toplam yüz kavramın ele alındığı, yaklaşık seksenden fazla yazarın katkı sunduğu, üstelik bunların yalnızca akademisyenlerden değil, sanatçılardan ve performans sanatçılarından da oluştuğu belirtiliyor. Bu yönüyle çalışma, salt disiplinler arası bir toplam değil, disiplin sınırlarını aşan transdisipliner bir üretim olarak değerlendiriliyor. Kavramların Türkçeleştirilmesi de ayrı bir emek alanı olarak anlatılıyor. Çünkü bazı kavramların birden fazla çevirisi bulunurken, bazıları ilk kez Türkçeye kazandırılıyor. Bu nedenle ortak ve tutarlı bir terminolojik çerçeve oluşturmak için uzun tartışmalar yürütüldüğü, kitapların arkasına bu nedenle bir sözlükçe eklendiği ifade ediliyor. Görsel ve işitsel sanat çalışmalarının karekodlarla kitaba eklenmiş olması da serinin özgün taraflarından biri olarak öne çıkıyor. Bu bütünlük sayesinde kitapların iklim krizinden yapay zekâya, insan kimliğinden türlerin yok oluşuna, sanat-bilim ilişkisinden dijital dönüşümün etik sorunlarına kadar geniş bir alanda düşünmek isteyenler için temel bir başvuru kaynağına dönüştüğü anlatılıyor.

 

Posthümanizm nedir?

Söyleşinin merkezinde ise posthümanizm kavramının ne olduğu sorusu yer alıyor. Başak Ağın, Türkiye’de bu kavramın çoğu zaman “insan sonrası” ya da “insan ötesi” olarak çevrildiğini, ancak bunların tek başına yeterli olmadığını belirtiyor. Posthümanizmin aslında bir gelecek kuramı, yani insanın ortadan kalkacağı ve yerini makinelerin alacağı bir senaryo olmadığını; esas olarak Aydınlanma hümanizmine ve liberal hümanizmin insanı merkeze alan dünya görüşüne yöneltilmiş bir eleştiri olduğunu söylüyor. Buradaki temel mesele, insanın evrenin merkezinde, diğer canlılardan üstün, bağımsız ve ayrıcalıklı bir varlık olduğu düşüncesinin sorgulanması. Posthümanizm, insanı doğadan, maddeden, teknolojiden ve diğer canlılardan ayrı düşünmüyor; onu ilişkiler ağı içinde var olan bir bileşen olarak kavrıyor. Bu yüzden de “insan nedir?” sorusu kadar “insan neyin içindedir, hangi ilişkiler ağı içinde oluşur?” sorusu da önem kazanıyor.

 

İnsanmerkezcilik kötü bir şey mi?

Bu tartışma insanmerkezcilik eleştirisine bağlanıyor. Başak Ağın, insanmerkezcilikle insani olmak arasında ayrım yapılması gerektiğini vurguluyor. İnsana değer vermek, etik bir zemini savunmak ya da insan onurunu önemsemek ile insanı bütün varlık düzeninin merkezine koyup diğer türleri onun hizmetine tabi görmek aynı şey değil. İnsanmerkezcilik, insanın diğer türler üzerinde tahakküm kurmasını meşrulaştırıyor ve bu sadece doğaya zarar vermekle kalmıyor, aynı zamanda insanın kendi yaşam koşullarını da yıkıma uğratıyor. Ayrıca posthümanizm açısından mesele sadece insan ile hayvan ya da doğa arasındaki ilişki değil. Tarih boyunca bazı insan topluluklarının da “tam insan” sayılmadığı, ırkları, cinsiyetleri ya da engellilik durumları nedeniyle dışlandığı düşünülürse, hümanizmin merkezindeki “insan” kategorisinin de her zaman kapsayıcı olmadığı görülüyor. Bu yüzden posthümanizm, yalnızca insanın doğaya üstünlüğünü değil, insan kategorisinin içindeki hiyerarşileri de sorguluyor.

 

Transhümanizm ve posthümanizm arasındaki farklar

Konuşmada transhümanizm ile posthümanizm arasındaki fark da ayrıntılı biçimde işleniyor. Başak Ağın, transhümanizmin daha çok teknolojik bir ideoloji olarak, insan kapasitesini artırmayı, ömrü uzatmayı, bedensel ve bilişsel yetileri güçlendirmeyi hedeflediğini söylüyor. Buna karşılık posthümanizmin etik ve felsefi bir duruş sunduğunu, bireysel güçlenme anlatısından çok ilişkiselliği ve karşılıklı bağımlılığı öne çıkardığını vurguluyor. Transhümanizmde insan hâlâ merkezdedir; yalnızca daha güçlü, daha dayanıklı, daha gelişmiş bir versiyonuna ulaşmak amaçlanır. Posthümanizm ise insanı yeniden yerli yerine koymaya, onu ekosistemin ve maddi dünyanın bir parçası olarak düşünmeye çağırır. Bu yüzden Başak Ağın, transhümanizmi posthümanizmin “karanlık ikizi” olarak niteleyen yaklaşımını da açıklamış oluyor. Çünkü teknolojinin herkese eşit dağılmadığı, erişimin sınıfsal ve siyasal eşitsizliklere bağlı olduğu bir dünyada, insanı geliştirme iddiası yeni ayrıcalık biçimleri ve yeni dışlanmalar yaratma tehlikesi taşıyor.

 

Engellilik düzeltilmesi gereken bir durum mu?

Bu tartışma doğrudan engellilik alanına bağlanıyor. Söyleşinin en dikkat çekici bölümlerinden birinde, engelliliğin neden sürekli düzeltilmesi gereken bir eksiklik gibi ele alındığı sorgulanıyor. Başak Ağın, özellikle nöroteknoloji ve benzeri projelerde, örneğin bir kişinin işitmesini, görmesini ya da bilişsel kapasitesini “normal” seviyeye getirme hedefinin sorgulanmadan kabul edildiğini söylüyor. Burada asıl sorulması gereken şeyin, “normal” olanın kim tarafından tanımlandığı ve neden herkesin bu normatif bedene yaklaştırılmak istendiği olduğunu belirtiyor. Engelliliğin yalnızca bireysel bir eksiklik değil, toplumsal ve teknolojik düzenlemelerle birlikte ortaya çıkan bir durum olduğunu vurgulayan yaklaşım, burada posthüman engellilik çalışmalarıyla buluşuyor. Bu çerçevede işitmeyen bir kişinin mutlaka işitmek isteyip istemediği, görmeyen bir kişinin görme arzusu taşımasının ne kadarının toplumsal baskının ürünü olduğu gibi sorular da gündeme geliyor. Başak Ağın’a göre toplum, kişilere belli beden biçimlerini ve belli işlevleri ideal beden olarak dayattıkça, teknolojik düzeltme projeleri de daha çekici ve kaçınılmaz görünmeye başlıyor.

 

Posthüman engellilik çalışmaları

Posthüman engellilik çalışmaları tam da bu noktada yeni bir düşünme alanı açıyor. Başak Ağın, bu alanın engellilik çalışmalarının sosyal modelinden ve posthümanizmin ilişkisel ontolojisinden beslendiğini anlatıyor. Engellilik ne yalnızca tıbbi bir bozukluk ne de yalnızca toplumsal bariyerlerle açıklanabilecek bir durum olarak ele alınıyor. Onun yerine beden, çevre, mimari, teknoloji, söylem ve maddi koşulların oluşturduğu ilişkisel ağlar içinde ortaya çıkan bir oluş hali olarak değerlendiriliyor. Bir kişinin tekerlekli sandalye kullanması örneği üzerinden, erişilebilir bir çevrede bu kişinin engellenmemiş olacağı; buna karşılık merdivenlerle dolu, erişimsiz bir ortamda ise engelliliğin ortaya çıkacağı anlatılıyor. Bu bakış, engelliliği sabit ve özsel bir kimlik olmaktan çıkarıp bağlama, ilişkiye ve çevresel düzenlemelere bağlı bir süreç olarak kavrıyor. Aynı zamanda tüm bedenlerin kırılgan, geçici ve bağımlı olduğu; dolayısıyla engelliliğin istisnai bir durum değil, insan olmanın temel koşullarından biri olduğu vurgulanıyor.

 

Hepimiz siborg muyuz?

Teknolojiyle beden arasındaki ilişki de bu bağlamda yeniden düşünülüyor. Protezler, işitme cihazları, yapay organlar ya da algoritmik destek sistemleri gibi araçlar yalnızca bedene sonradan eklenmiş yardımcı parçalar olarak değil, insan bedeninin sınırlarını zaten baştan beri karma ve hibrit hale getiren unsurlar olarak ele alınıyor. Bu tartışma siborg kavramına da uzanıyor. Başak Ağın, Donna Haraway’in siborg anlayışına yakın bir yerden konuşarak, beden ile teknolojinin iç içe geçmesinin yeni bir şey olmadığını, insanın ateşi kullanmaya başlamasından bu yana zaten teknolojiyle birlikte evrildiğini ifade ediyor. Bu nedenle yalnızca protez kullanan ya da bedensel kapasitesini artıran teknolojilere sahip olanlar değil, gündelik yaşamında telefon, bilgisayar, lens, dolgu, araç ve benzeri sistemlerle yaşayan herkes bir tür siborgluk deneyimi içinde bulunuyor. Siborglaşmanın kendisini olumsuz bir etiket olarak görmüyor; asıl meselenin bu teknolojilerin normatif beden ideali doğrultusunda mı işlediği, yoksa insanı daha ilişkisel ve çoğul biçimde mi düşündürdüğü olduğunu söylüyor.

 

Yapay zekâ ile üretilen görseller aslında kimin?

Söyleşinin son bölümünde sanat, yapay zekâ ve yaratıcılık ilişkisi de dikkat çekici bir tartışma yaratıyor. Emre Taşgın’ın yapay zekâ ile görsel üretim yapan kişilerin ortaya çıkan eserin kime ait olduğunu sorması üzerinden yürüyen konuşmada Başak Ağın, burada da dolanık ve ilişkisel bir üretim sürecinin söz konusu olduğunu savunuyor. Prompt’u insan verir, yönlendirici çerçeveyi insan kurar; ancak yapay zekânın kendisi de büyük veri setlerinden, önceden üretilmiş sayısız görsel ve bilgi katmanından hareket ederek sonuç üretir. Buna rağmen Başak Ağın, bu sürecin gerçek anlamda bir yaratıcılık olarak görülmemesi gerektiğini; çünkü burada esasen bağımsız, özgün, emek içeren bir yaratım değil, mevcut verilerin çok güçlü istatistiksel işlenişi bulunduğunu söylüyor. Ona göre yapay zekâ, kendi başına yaratıcı bir özne değil; fakat yine de yalnızca pasif bir araç da değil. Burada sorun, yapay zekâ ürünlerine hep ideal kullanıcı ve mükemmel sonuç beklentisiyle yaklaşılması. Yapay zekâ bir görseli istenildiği kadar “iyi” üretmediğinde bunu kusur, eksiklik ya da başarısızlık olarak değerlendirmek de yine normatiflik fikrinin uzantısı oluyor.

 

Gürültü bilgi

Başak Ağınbu noktada kendi “gürültü bilgi olarak” yaklaşımını devreye sokuyor. Bir ses kaydındaki cızırtı, bir görüntüdeki kusur, bir performanstaki aksama ya da bir teknolojik üretimdeki kayma, hemen temizlenmesi gereken hata olarak görülmek zorunda değil. Tersine, bunlar da bilgi üretiminin bir parçası olarak kabul edilebilir. Aynı yaklaşım engellilik için de geçerli olabilir. Yani “eksik”, “kusurlu”, “arızalı” ya da “düzeltilmesi gereken” olarak görülen şeylerin aslında farklı bir bilgi, deneyim ve duyumsama biçimi ürettiği kabul edildiğinde, hem sanat hem teknoloji hem de engellilik bambaşka bir yerden düşünülmeye başlanabilir. Bu bakış, Batı merkezli klasik epistemolojiyi ve sağlamcı tasarım anlayışını kökten sorgulayan bir paradigma değişimine işaret ediyor. İşitme cihazlarının görünmez olacak şekilde tasarlanması ya da protezlerin normalliğe yaklaştırma amacı taşıması gibi örnekler, teknolojinin tasarımına gömülü sağlamcı varsayımları görünür hale getiriyor. Başak Ağın’ın vurgusu, teknolojinin yalnızca düzeltici bir araç değil, anlamın eş-yazarı, eylemin eş-faili ve duyumsamanın ortağı olarak düşünülmesi gerektiği yönünde.

Paylaş: