Engellilerin Gündemi (67. bölüm)
Engellilerin Gündemi programının 67. bölümü, Emre Taşgın’ın yorumuyla, geride bıraktığımız iki haftada basında ve sivil toplumda engellilik alanında yaşanan gelişmeleri ele alıyor.
Evde bakım yardımı konusunda Anayasa Mahkemesi kararı
İlk gündem maddesi, evde bakım yardımı konusunda Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara ayrılıyor. Kararda, evde bakım yardımı ve bakım hizmetlerinden yararlanabilmek için uygulanan hane içi kişi başına düşen gelir kriterinin iptali yönündeki talep reddedildi. Mahkeme, Sosyal Hizmetler Kanunu’nda yer alan ve kişi başına düşen gelirin asgari ücretin üçte ikisinden az olması şartını Anayasa’ya aykırı bulmadı. Kararın temel gerekçeleri arasında devletin sosyal yardım sistemini belirleme konusunda sahip olduğu takdir yetkisi, kamu kaynaklarının etkin kullanımı ve sistemin sürdürülebilirliği yer alıyor. Programda bu kararın, özellikle sivil toplum örgütlerinin yıllardır dile getirdiği eleştiriler açısından olumsuz bir tablo ortaya koyduğu söyleniyor. Çünkü pek çok sivil toplum aktörü, evde bakım yardımının bireysel bir hak ve destek biçimi olarak görülmesi gerektiğini, hane gelirine göre yapılan hesaplamanın birçok engelli bireyi yardımdan dışladığını ve onları aile içinde görünmez hale getirdiğini savunuyordu. Bu görüşe göre yardım, kişinin kendi yaşam koşulları temel alınarak değerlendirilmeliydi; ancak Anayasa Mahkemesi bu yaklaşımı benimsemeyip devletin mevcut gelir kriterini belirleme yetkisini koruyan bir karar verdi.
Bu karar yorumlanırken, son dönemde kamu yönetiminde sıkça öne çıkan tasarruf, kaynakların etkin kullanımı ve sürdürülebilirlik gibi kavramların kararda da açık biçimde hissedildiği belirtiliyor. Enflasyonun yükseldiği, yaşam maliyetlerinin arttığı ve sosyal yardımların kamu bütçesi üzerinde daha fazla baskı yarattığı bir dönemde, mahkemenin de bu genel yönelime paralel bir yaklaşım benimsediği düşünülüyor. Bu çerçevede, sivil toplumun yıllardır savunduğu “hane geliri değil bireysel gelir esas alınmalı” talebinin yargı düzeyinde karşılık bulmadığı sonucuna varılıyor. Bunun, evde bakım yardımından yararlanamayan kişiler ve bu konuda mücadele yürüten yapılar açısından moral bozucu bir gelişme olduğu söyleniyor. Ayrıca bu dosyanın Danıştay’ın girişimiyle gündeme geldiği belirtiliyor ve önümüzdeki dönemde engellileri ilgilendiren başka önemli başlıkların da yüksek yargı önünde olduğuna dikkat çekiliyor. Özellikle ÖTV muafiyeti ve engellilerin emeklilik koşullarına ilişkin davaların nasıl sonuçlanacağının ayrıca izleneceği belirtiliyor.
TBMM’ye engelli kamu istihdamını ilgilendiren yeni kanun teklifi
Programın ikinci önemli başlığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan ve engellilerin kamuda istihdamını ilgilendiren kanun teklifi oluyor. Teklifin özetine göre, kamu kurumlarında engelli istihdamı için ayrılacak kontenjan artık serbest kadro sayısına göre değil, dolu kadro ve pozisyonların toplamına göre belirlenecek. Buna ek olarak, dolu kadro ve pozisyon sayısı binin altında olan kurumlara engelli yerleştirmesi ancak kurumun talebi olursa yapılabilecek. Bu düzenleme ilk bakışta teknik gibi görünse de, programda bunun engellilerin kamuda istihdamı açısından olumsuz sonuçlar doğurabilecek bir teklif olduğu açık biçimde dile getiriliyor. Çünkü toplam kadro sayısı yerine dolu kadro sayısının esas alınması, engelli kontenjanının fiilen daralması anlamına geliyor. Aynı şekilde küçük ölçekli kurumlarda kurumun talebine bağlı bir sistem kurulması da merkezi yerleştirme mekanizmasını zayıflatabilecek bir adım olarak görülüyor.
Bu teklifin kamuoyuna Memurlar.net üzerinden yansıması ayrıca dikkat çekici bulunuyor. Programda, bu tarz haberlerin zaman zaman belirsiz, gri ve test amaçlı biçimde dolaşıma sokulduğu, dolayısıyla burada da bir nabız yoklaması yapılmış olabileceği ihtimali üzerinde duruluyor. Yani böyle bir teklifin nasıl karşılanacağı, sivil toplumun ve engelli camiasının ne kadar tepki vereceği, kamuoyundan nasıl bir ses yükseleceği ölçülmek istenmiş olabilir. Bir başka ihtimal olarak da, bu tekliften rahatsız olan bazı çevrelerin bunu özellikle sızdırarak kamuoyu baskısı oluşturmayı amaçlamış olabileceği söyleniyor. Taşgın, bu teklifin yasalaşma ihtimalinin zayıf olduğu yönünde bir değerlendirme yapıyor. Seçim takviminin yaklaşmakta olduğu, olası bir erken seçim tartışmasının da zaman zaman gündeme geldiği bir ortamda, engelliler aleyhine yorumlanabilecek böyle bir düzenlemenin siyasal olarak kolayca geçirilemeyeceğini düşünüyor. Yine de teklifin gündeme gelmiş olmasının bile tedirgin edici olduğu, bu yüzden dikkatle izlenmesi gerektiği vurgulanıyor. Öte yandan engelli kotasının artırılması yönündeki tekliflerin de uzun süredir sonuçsuz kaldığı hatırlatılıyor ve kısa vadede ne artırıcı ne de azaltıcı yönde belirgin bir değişiklik beklentisi taşınmadığı açıkça söyleniyor.
Trabzon Yomra Belediyesi’ne dolaylı ayrımcılık cezası
Üçüncü haber, Trabzon’un Yomra ilçesindeki sahil yürüyüş yolunda yaşanan erişilebilirlik sorunu ve buna ilişkin Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu kararı etrafında şekilleniyor. Görme engelli bir başvurucunun, yürüyüş yolunda hissedilebilir yüzey bulunmadığı, erişilebilir düzenleme yapılmadığı ve deniz kenarındaki kayalıklar nedeniyle can güvenliği açısından ciddi risk oluştuğu gerekçesiyle kuruma başvurduğu aktarılıyor. Kurum, bu başvuruyu değerlendirerek söz konusu durumun ayrımcılık yasağını ihlal ettiğine karar veriyor ve Yomra Belediyesi’ne 50 bin lira idari para cezası veriyor. Bu cezanın dayandırıldığı kavram ise dolaylı ayrımcılık oluyor. Programda dolaylı ayrımcılık kavramı sade bir dille açıklanıyor. Buna göre hizmetin engellilere kapalı olması için özel bir çaba gösterilmese bile, yapılan düzenleme onların hizmete fiilen erişememesine yol açıyorsa orada dolaylı ayrımcılık ortaya çıkıyor.
Bu haber yorumlanırken, sahil kenarlarının görme engelliler açısından taşıdığı riskler daha geniş bir bağlama oturtuluyor. Bunun sadece Yomra’ya özgü bir sorun olmadığı, Çanakkale’den İstanbul’a kadar birçok kıyı kentinde benzer tehlikelerin yaşandığı hatırlatılıyor. Hatta geçmişte basına yansıyan denize düşme vakalarına değinilerek, meselenin son derece kritik bir güvenlik problemi olduğu vurgulanıyor. Belediyenin verdiği yanıtta ise rampaların bulunduğu, vatandaşın taleplerinin dikkate alınacağı ve çalışmaların sürdüğü yönünde ifadeler yer aldığı söyleniyor. Ancak bu açıklama, klasik bir kamu kurumu geçiştirmesi olarak değerlendiriliyor. “Çalışmalar devam ediyor” cümlesinin, olumlu cevap verilmek istenmeyen taleplerde sıkça başvurulan genel bir söylem olduğu belirtiliyor. Her ne kadar verilen cezanın miktarı çok yüksek bulunmasa da, dolaylı ayrımcılık tespiti yapılmış olmasının önemli olduğu düşünülüyor. Bu kararın emsal niteliği taşıdığı, özellikle sahil kentlerinde yaşayan görme engellilerin belediyelere başvurmaları, sonuç alamazlarsa da Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’na gitmeleri yönünde açık bir çağrı yapılıyor. Çünkü sahilde güvenli biçimde yürümek, temiz hava almak ve bunu korku yaşamadan yapabilmek görme engelliler açısından da doğal ve meşru bir hak olarak görülüyor.
Manisa’da İşitme Engelliler Şampiyonlar Ligi
Programın bir sonraki başlığı, Manisa’da düzenlenecek uluslararası işitme engelliler futbol organizasyonu oluyor. Avrupa’nın prestijli işitme engelliler futbol etkinliklerinden biri olarak tanıtılan DEF Champions League’in 27 Nisan ile 2 Mayıs 2026 tarihleri arasında ilk kez Türkiye’de ve Manisa’da düzenleneceği aktarılıyor. Avrupa’dan dokuz, Türkiye’den üç takımın katılımıyla toplam on iki takımın mücadele edeceği, sporcular ve teknik ekiplerle birlikte yaklaşık dört yüz kişinin Manisa’ya geleceği ifade ediliyor. Bu organizasyon, toplumsal farkındalık ve görünürlük açısından önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor. İşitme engelli sporcuların ve beraberindeki uluslararası katılımcıların şehirde dolaşması, esnafla ve yerel halkla temas kurması, sokak yaşamında görünür olması, doğrudan bir farkındalık etkisi yaratabilecek bir süreç olarak yorumlanıyor.
Edirne’de engelli derneğine tahliye kararına Vali engel oldu
Edirne Belediyesi’nin, kira borçları nedeniyle lokal binasını tahliye etmek istediği Edirne Bedensel Engellileri ve Ailelerini Koruma Yardımlaşma Derneği’yle ilgili işlemin, Vali Yunus Sezer’in devreye girmesiyle durdurulduğu aktarılıyor. Dernek başkanının açıklamasında büyük bir üzüntü yaşandığı, üyelerin ağladığı ve valinin müdahalesinin rahatlatıcı olduğu ifade ediliyor. Belediye tarafı ise 2014’te sözleşmenin sona erdiğini, mevzuat gereği ihalesiz biçimde aynı kurumla yeniden kira sözleşmesi yapılamadığını, 2016’dan bu yana da borçların ödenmesi ve tahliye konusunda çağrı yapıldığını savunuyor. Hatta İçişleri Bakanlığı’nın bu durum nedeniyle belediye hakkında soruşturma açtığı da belirtiliyor. Taşgın, valinin nasıl bir müdahalede bulunduğu, hukuki ya da idari olarak ne yaptığı, eğer ortada kesinleşmiş bir tahliye süreci varsa bunun ne şekilde durdurulduğu gibi soruların yanıtsız kaldığını söylüyor. Haberde bazı parçaların eksik olduğu ve tam tabloyu görmenin kolay olmadığı dile getiriliyor.
Bu olay üzerinden daha geniş bir mesele tartışmaya açılıyor: Sivil toplum kuruluşları ile kamu kurumları arasındaki ilişkinin sınırları nerede başlamalı, nerede bitmeli? Programda, yerel düzeyde çalışan derneklerin ekonomik sıkıntılar yaşadığı, bağış toplamakta zorlandığı, aidat gelirlerinin sınırlı kaldığı ve proje kaynaklarının artık eskisi kadar kolay bulunamadığı kabul ediliyor. Bu nedenle birçok dernek belediyelerden yer, araç, yemek ya da başka ayni destekler talep ediyor. Belediyeler de bu destekler üzerinden kendilerine olumlu bir görünürlük alanı açıyor. Ancak bu ilişkinin bedeli olarak, bazı sivil toplum örgütlerinin belediyeleri eleştirme kapasitesini kaybettiği, hak temelli bir çizgiden uzaklaştığı düşünülüyor. Programda, belediyeden yemek aldığı için belediyeyi eleştiremeyen örgütler örnek gösteriliyor ve bu durum açıkça sorunlu bulunuyor. Taşgın, kendi deneyiminden de hareketle, belediyelerden araç desteği alınsa bile, belediyenin erişilebilirlik eksiklerini eleştirmekten geri durulmaması gerektiğini söylüyor. Sivil toplumun bağımsızlığını koruması için, kamu kurumlarıyla kurduğu ilişkide tavizkâr bir pozisyona düşmemesi gerektiği vurgulanıyor. Edirne’deki olayın bu yüzden yalnızca bir tahliye meselesi değil, sivil toplumun kamuyla kurduğu bağımlılık ilişkisinin de çarpıcı bir örneği olduğu düşünülüyor.
